Amed: PKK tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor

0
684

KJK Yönetim Üyesi Ayten Amed, Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’da yaşananlara ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. PKK’nin 41. yıl dönümünü kutlayan KJK Yönetim Üyesi Ayten Amed, PKK hareketinin yıllardır geliştirdiği direniş ile artık uluslararası bir düzey kazandığına dikkat çekti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununu gündemleştirdiğini, uluslararası alanda tartışmaya açtığını ve bu soruna ulusal boyut kazandırdığını söyleyen Amed, “Bir sorunda bu denli hayati rol oynayan bir Önderden bağımsız geliştirilecek her çözüm, çözümden ziyade sorunu derinleştirmede ve çıkmaza sokmada rol oynayacaktır” dedi.

AKP hükümetinin yürüttüğü özel savaşa dikkat çeken Amed, Türk devletinin yıllardır “PKK’yi bitirdik” yalanına başvurduğunu hatırlatarak, “PKK’nin zayıflatılmış veya bitirilmiş olması bir yana, aksine gerek askeri, gerek ideolojik-örgütsel ve paradigmasal olarak tarihinin en güçlü dönemini yaşamaktadır. PKK hareketine karşı her alanda geliştirilen saldırıların içeriğine bakılırsa bu daha rahat anlaşılacaktır.

Doğadaki tüm varlıklarda şöyle bir kanun vardır. Güçlü olana karşı güçlü bir mücadele içerisinde olunur, zayıf olan ile uğraşılmaz. Şimdi bu temel gerçekten yola çıkarak bir değerlendirme yapacak olursak, zayıflayan, bitmek üzere olan bir PKK’nin bu kadar gündemleştirilmemesi gerekirdi. Zayıf olan önemsenmeyeceğine göre, amiyane bir deyimle neden PKK ile yatıp PKK ile kalkıyorlar diye de sormak gerekir bu düşünce sahiplerine. Daha doğrusu Erdoğan ve yandaşı medyasına” diye konuştu.

PKK hareketi 42. yılında nasıl bir mücadele verecek. İnkar ve imha siyasetine karşı nasıl bir direniş sergileyecek?

Sorunuzu cevaplamadan önce bizleri, Kürt halkını ve dünyada ezilen tüm halkları bugünlere getiren; bizlere demokratik mücadele ile kendi haklarımıza sahip çıkmayı öğreten Önderliğimizin diriliş bayramını kutluyor, O’nun şahsında tarihte mücadele sahibi olan tüm halkları ve önderlerini selamlıyorum, anılarının önünde saygıyla eğiliyorum.

Şimdi PKK denildiğinde akla ilk gelen şey nedir? Ters yüz edilmiş insanlık tarihinin yeniden ele alınarak, gerçekçi yorumlara tabi tutularak yazılmasıdır ki, bunu yaparken de direniş dışında elinde hiçbir şey bulunmayan; yoktan var etmeyi başaran bir gerçeklik olmaktadır. Bunu biraz daha açımlamak ve kavratmak açısından kısaca da olsa PKK’nin geçmiş tarihine bakmak gerekecektir. İlk çıktığında, grup aşamasında iken inancı dışında herhangi bir imkana sahip olmayan bir gerçeğe sahipti PKK. PKK’nin ilk çıkışında 6 kişilik inanan kadrosu dışında elinde hiçbir imkan yoktu, ne maddi, ne manevi, ne ulus içi; ne de ulus dışı herhangi bir desteğe sahip değildi.

Elindeki tek imkanı inancı ve kendi ulusunun kaderini tayin etmesi gerektiği dışında ne bir ideolojik, ne de teorik bir birikime sahip değildi. Böylesi bir gerçekliğin içinden çıkmış, kendi ulusal kaderini tayin etmeyi kendisine görev bellemiş bir gerçeklikten sergilediği direniş çizgisi sayesinde uluslararasılaşan bir gerçeğe, sadece Kürt halkının değil, ezilen tüm dünya halklarına öncülük edebilecek, onları kendi komünal demokratik değerleri ile buluşturacak bir güce kavuşturabilmişse elbette ki bu ilk günden günümüze kadar sergilemiş olduğu direniş sayesindedir.

DEVLETE KARŞI DİRENİŞ SADECE BİR ALAN İLE SINIRLANDIRILAMAZ

Hiçbir direniş güçlü bir ideolojik, teorik ve tarihsel gerçeğe dayanmadan kendisini var edemez. PKK hareketinin günümüzde gerek dostları gerekse düşmanlarıyla uluslararası bir düzey kazanmışsa sergilemiş olduğu direniş, geliştirmiş olduğu paradigma ve bu paradigmayı teorik düzeyde ele almaktan ziyade bunun pratik sergileyicisi olmasıyla ilgilidir. İlk çıkışından günümüze kadar nasıl bir direniş çizgisini sergilemiş, ahlaki ve politik bir duruş sahibi olmuşsa açık ki bugünden sonra da aynı direniş çizgisinin sahibi olacaktır.

PKK’nin başlatmış olduğu mücadele özünde sadece Kürt halkı üzerinde uygulanan imha ve inkar politikalarını boşa çıkarmak değildir. Ulus devlet aklının halklar üzerinde uyguladığı imha ve inkar politikalarını boşa çıkarmaya dönük bir mücadele olmaktadır. Çünkü ulus devlet özünde diğer halkların, inanç ve kültürlerin reddine dayalı geliştirilen ve soykırım amaçlı ortaya çıkan bir oluşumdur. Ulus devlet oluşumu özünde imha ve inkara dayalı geliştirilen, milliyetçiliğe dayalı varlığını sürdüren bir kurum olmaktadır.

İmha ve inkara dayalı siyaset boşa çıkartılacaksa en başta devlet denen ve halklar üzerinde tek adam diktatörlüğünü dayatan kuruma karşı ciddi anlamda bir demokratik mücadelenin yürütülmesi gerekmektedir. Ulus devlet zihniyetini aşan bir mücadele çizgisi benimsenmedikçe, buna karşı halkların demokratik cephesi örgütlendirilmedikçe imha ve inkara dayalı hiçbir politika boşa çıkartılmayacaktır. Bu kurum veya oluşum dünyanın neresinde olursa olsun varlığını sürdürdüğü müddetçe hiçbir imha ve inkar politikası boşa çıkarılamayacağı gibi, demokratik ulus inşası de gerçekleşemeyecektir.

Devlete karşı direniş sadece bir alan ile sınırlandırılacak bir direniş değildir. Toplumun tüm alanlarında verilecek mücadele ve sergilenecek direniş ile gerçekleştirilebilir. Önderliğimiz bunu savunmalarında develet+demokrasi biçiminde formüle etti. Diğer bir deyişle demokratik konfederal sistemin geliştirilmesiyle bunun aşılabileceğini belirtti. Açık ki buna karşı geliştirilecek mücadele de demokratik konfederalizm ilkeleri doğrultusunda devleti küçülten, daraltan, yok olmaya götüren; halkın demokratik öncülüğünü esas alan bir örgütlülük ile geliştirilecektir. Ki önümüzdeki süreçte imha ve inkar siyasetine karşı geliştirilecek direniş bu temelde olacaktır.

Erdoğan DAİŞ-El-Nusra ve bütün terör gruplarını arkasına alarak, Suriye’de işgal planlarını gerçekleştirerek, 9 Ekim’de bir saldırı başlattı. Rojava ve Kuzey Suriye’deki direnişi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başta şunu belirtmekte yarar var. Erdoğan’ın Rovaja’ya yönelik geliştirmiş olduğu işgal hareketi sadece Erdoğan veya TC devleti ile sınırlı olan bir işgal harekatı değildir. Gerek basında gerekse de kamuoyunda sürekli TC’nin Rojava işgali olarak ele alınmasında ciddi bir yetersizlik söz konusudur. Bu saldırının arka planı nedir, arkasında kimler ve hangi güçler bulunmaktadır sorularına yanıt arayarak cevaplamaya çalışmak daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Bu saldırı sadece Kürt halkının Rojava’da elde ettiği kazanımlara karşı geliştirilen bir saldırı değildir. Dikkat edilirse görünürde Erdoğan, TC devleti ve adını verdiğiniz terör örgütleri olmakla birlikte; bu saldırının arkasındaki esas güç kapitalist-emperyalist sermaye güçleri olmaktadır. Neden sermaye güçleri? Çünkü Rojava ve Kuzey Suriye’de Önderlik paradigması çerçevesinde gelişen sistem ulus devletlerin lehine olduğu kadar, toplumsal, demokratik, sosyalist güçlerin aleyhine gelişen bir sistemdir.

Bu sistemin başarıya ulaşması ve halklarca sahiplenilmesi aynı zamanda ulus devletin ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Ulus devletin ortadan kalması en çok kimi, kimleri veya hangi güçleri zora sokacak? Elbette ki kapitalist-emperyalist sermaye güçlerini. Demokratik ulusun inşası sermayenin tekelleşmesinin, dünya sermayesinin bir avuç insanın elinde birikmesinin ve biriktirdiği sermaye ile topluma hükmetmesinin engellemesi anlamına geldiğinden bu sistemin başarıya ulaşmaması için böylesi bir işgal harekatı dışında bir seçeneklerinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır.

Aksi taktirde tüm dünyayı DAİŞ gibi bir terör örgütünden kurtaran, bu uğurda binlerce insanın hayatını feda etmesine neden olan bir güce terörist muamelesi yapmayı başka türlü izah etmek mümkün görünmemektedir. Dünyanın en büyük terör saldırısını boşa çıkaran bir gücü terörist olarak ele almak, bunu bir işgal harekatını başlatmanın gerekçesi saymak ulus devlet, kapitalist-emperyalist sermayenin kaybetme korkusu dışında izah etmeye çalışmak gerçekçi olmayacaktır.

ÖZGÜRLÜK HAREKETİ 9 EKİM KOMPLOSUNDAN SONRA VARLIĞINI SÜRDÜRDÜ

Bir de neden 9 Ekim’de böylesi bir işgal saldırısı sorusuna cevap aramak gerekmektedir. 9 Ekim bilindiği gibi önderliğimiz üzerinde devletler arası komplonun geliştirildiği tarihtir. Bu saldırının bu tarihe denk getirilmesi tesadüfi değildir. Bu aynı zamanda bir mesajdır. Kime ve neye karşı bir mesaj? Kürtlere, PKK’ye, demokrasi güçlerine ve en başta da kadına verilmek istenen bir mesajdır.

Bu mesajı şöyle okumak gerekmektedir: Önder Apo öncülüğünde PKK hareketi ile başlatılan onursal direniş ve mücadeleyi nasıl ki Önder Apo şahsında bitirmek istediysek; bu hareket ve önderliği şahsında direnen halk gerçekliğini ortadan kaldırmak istediysek, bu hareket öncülüğünde gelişen her tür gelişmeyi de aynı biçimde bastırır ve bitiririz mesajıdır verilmek istenen. Çünkü kendileri de çok iyi biliyor ki 9 Ekim komplosu ile amaçlarına ulaşmadılar.

Amaçlarına ulaşmalarını bir yana bırakalım özgürlük hareketi 9 Ekim komplosunun ardından ivme kazanarak, kazanımlarına yeni kazanımlar ekleyerek varlığını daha güçlü bir biçimde sürdürdü. Bunun en somut örneği de Rojava ve Kuzey Suriye’de yaşanan gelişmelerdi. Ve bu yüzden aynı tarihte bu kazanımlara karşı bir saldırı başlattı. Her ne kadar bu saldırının arkasında kapitalist-emperyalist sermayenin desteği olsa da asıl hedefine ulaşamadığı ve ulaşamayacağı bu geçen süre zarfında çok iyi anlaşıldı. Çünkü uluslararası kamusal ve halk desteği, dört parça Kürdistan’da gelişen direniş bu amaçlarına ulaşmalarını ciddi anlamda engelledi.

Burada anlaşılması gereken temel husus şudur: Ulus devletlerin tüm çabalarına, ittifak-ilişkilerine ve geliştirdikleri sermaye birlikteliğine rağmen halkların Rojava’yı desteklemesine, arka çıkmasına, savunmasına; hatta yapılanın Kürtlere karşı kendi devletlerinin ihaneti olarak değerlendirmesini engelleyememiştir. Bir halkın kendi devletini bir başka halka karşı ihanet ile suçlaması yürütülen haklı mücadeleyi destekleme düzeyini, saldırının haksızlığını da açıkça gözler önüne sermektedir.

DİRENİŞİN OLMADIĞI YERDE TESLİMİYET VARDIR

Elbette ki buna karşı aylardır süren bir direniş söz konusudur. Bu direniş basit bir direniş olmadığı gibi, demokrasi cephesi, demokratik ulus inşası adına da küçümsenmemelidir. Tüm sermaye güçlerine, dünyanın hegemon güçlerine karşı verilen direniş taktire şayan olduğu gibi, başarıya götürecek olan da açıkçası bu olacaktır. Saldırı altında bulunan, onur sahibi olan her güç için gelişen saldırı ve işgallere karşı direnişten başka bir şansın olmadığı hepimizin malumu.

Aslında Rojava ve Kuzey Suriye hattında aylardır süren direniş, bir onur direnişi, kendi inancına, siyasetine, kültürüne, tarihsel ve toplumsal değerlerine sahip çıkma direnişi olmaktadır. Hiçbir halk kendisi olmaya çalışırken, kendi varlığını sürdürme mücadelesini verirken ağır bedeller ödemeden bunu yapamamıştır. Nasıl ki tarihteki tüm direnişler ağır bedeller ödeyerek kendi varlıklarına sahip çıkmış, mücadelelerinde başarılı olmuşsa Rojava ve Kuzey Suriye halklarının da bunun dışında bir tercihi söz konusu değildir. Direnişin olmadığı yerde teslimiyet vardır, teslimiyetin olduğu yerde kendini inkar vardır.

Elbette ki yaşanan direnişi selamlamak gerektiği gibi, bu direnişin tüm alanlarda sürdürülmesi de başarıya götürecektir. Bu başarı sadece Erdoğan ve çetelerine karşı kazanılacak bir başarı değildir, kapitalist-emperyalist güçlere karşı başarı kazanan bir direniş de olacaktır. Bu direnişin başarması halinde sadece yenilecek olan Erdoğan olmayacak, aksine yenilen ulus devlet zihniyeti, hegemon güçler ve dünya sermayesi olacak. Başarı kazanan ise halkların demokratik mücadelesi ve halkaların kardeşliği olacaktır. Bu nedenle böyle bir anlam yükleyerek bu direnişin tüm cephelerden yükseltilmesi gerektiğine inanıyorum.

PKK hareketi 41. yılında değerlerini koruyarak kadınların, halkların, direnişini kendi özgünlüğünü dünya kadınlarıyla buluşturdu. Burada nasıl bir bağ kurulabilir?

Her mücadelenin kendine has bazı özellikleri bulunmaktadır. Ve bu mücadeleler bu özelliklere daha doğrusu bu ilkelere dayalı gelişim veya gerileme sağlayabilirler. Bir mücadele eğer toplumun tüm kesimlerince benimsenip, sahip çıkılıyorsa bu o mücadelenin haklılığının ve doğruluğunun ispatıdır. Haksız bir mücadeleyi hiçbir güç sahiplenmediği gibi, haklı bir mücadeleyi de onu temsil ettiğine inanan her güç tarafından sahiplenildiği bilinen ve tarihte ispatlanan bir gerçek olmaktadır.

Eğer ki PKK hareketi 41. yılında bu kadar sahipleniliyor, özümsenip benimseniyorsa bu onun doğru yolda olduğunu, haklı olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra ideolojik ve ilkesel duruşunda tüm saldırılar karşısında tavizsiz sürdürüldüğünün bir kanıtı olmaktadır. PKK ilk çıkışından günümüze kadar temel bir ilkeden yola çıkarak hareket etti ve bunun pratik adımlarını güncelleyerek gerçekleştirdi. Nedir bu ilkesi; ezilen halk gerçekliğinin yanı sıra ezilen kadın gerçekliğinin ters yüz edilmesi gerektiği ve hak ettiği değeri kazanması gerçeğidir.

Bunu sadece güncel yaşanan erkek egemen gerçekliğe dayandırarak yapmadı. Tarihten ele alarak günümüze kadar erkek egemen sistemin kadın, dolayısıyla kadın şahsında toplum üzerinden nasıl bir egemenlik kurarak kendisini var ettiğini de ortaya koydu. Önderliğimiz kadını bir cins olarak ele almaktan ziyade bir ulus olarak ele aldı. Aynı zamanda kadın sorunu çözülmeden hiçbir toplumsal sorunun çözülemeyeceğini irdeledi.

TEORİK VE PROPAGANDA DÜZEYİNİ AŞAMAYAN HİÇBİR PARADİGMA SAHİPLENİLMEZ

PKK ve Kürt kadınları öncülüğünde gelişen cins mücadelesi haklılığına ve meşruluğuna dayanarak sergilemiş olduğu destansı direniş sayesinde bir ulusun kadınları ile sınırlı kalan bir mücadele olmayı aşarak uluslararası olmayı başardı. Bu başarının arkasında yatan temel gerçek; ideolojik, örgütsel, demokratik mücadelenin verilmesinde kahramanca sergilenen direniş olmaktadır. Elbette ki bunun ilk adımları günümüzde yaşananlarla sınırlı değildir. Tüm ilkler her zaman ilgi çekicidir.

Bu anlamda bakıldığında kadın özgürlüğü ve özgünlüğü bakımından PKK hareketi tüm ilklerin başlangıç yeridir aynı zamanda. Beş bin yıllık erkek egemen sistemi çözümleyen, ona karşı alternatif bir bakış açısını geliştiren ve bunu tüm dünya kadınlarına mal eden açık ki demokratik, ekolojik kadın özgürlüğüne dayalı geliştirilen paradigma olmaktadır. Bu paradigmanın bir de pratikselleştirilmesi ve hayata geçirilmesidir.

Teorik, ideoloji ve propaganda düzeyini aşamayan hiçbir paradigma sahiplenilemez. Pratikleşen ve hayat bulan bir paradigma ise güçlü sahiplenilir. Bu anlamda ele aldığımızda Önder Apo’nun demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmasının dünya kadınları ve halklarınca sahiplenilmesi de elbette ki doğal olmaktadır. Kadın mücadelesinin dünyaca sahiplenilmesinin temel nedeni Kürt kadınlarının DAİŞ ve çetelerine karşı verdiği mücadele ve destansı direniş ile sınırlandırmak gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.

SORUNLARIMIZIN ORTAKLIĞI BİZİ ORTAK MÜCADELENİN VERİLMESİNDE BULUŞTURDU

Bunun tarihsel adımları açıktır ki daha öncesinde yani PKK hareketi içerisinde Beritan, Zilan ve Saralar şahsında atıldı. Sara arkadaş sahsında kadın hareketi uluslararası bir boyut kazandı. Zilan arkadaş şahsında özgürlük uğruna fedaileşen kadın gerçekliği yaratıldı. Beritan arkadaş şahsında ise savaşmayı tek silah olarak elinde bulunduran ve kendi işi olarak gören erkeğin elindeki silahın alınması ve kadın ordulaşmasının temelleri atıldı. Bu temel Rojava devriminde Arinleşerek zirveye ulaştı.

Dünya kadınlarının umudu olmanın, onlara gelecek vaat etmenin ve sahiplenmenin arkasında yatan bu gerçekler anlaşılmadan bu bağın nasıl geliştiği de anlaşılmayacaktır. Bir de kadın olarak bizi bu mücadele çatısı altında buluşturan en temel etken hepimizin ezilen ulus, ezilen cins, yok sayılan bir gerçeğe sahip olmamızdır. Sorunlarımızın ortaklığı bizi ortak mücadelenin verilmesinde buluşturdu. Dünyanın neresinde olursak olalım, ikinci cins muamelesine tabi tutuluruz. Dayak yeriz, namus, töre, eş, cinayetlerine kurban gideriz.

Gelgelelim bize bunu yapan devlet zihniyeti olduğundan dolayı devlet –eşittir erkek- nezdinde her zaman suçlu görülür ve cezalandırılırız. Böylesi bir zihniyetin egemen olduğu dünyada büyüyen biz kadınların buluşma noktası günümüzde görüldüğü gibi ortak mücadele ve direniş olmaktadır. Ki zaten yürütülen de budur. Elbette ki bunun yetmez ve eksik yanları vardır. Ancak ortaklaşan kadın mücadelesi ile aşılacak sorunlardır.

Kürt sorunu uluslararası alanda tartışılırken Kürt Halk Önderi Öcalan Kürt-Türk ilişkilerine değinmişti. Kürt-Türk ilişkilerinde yaşanan tarihsel sorunlar nasıl çözülebilir?

Sizin de belirtiğiniz gibi Kürt-Türk ilişkisinde yaşananlar tarihsel bir sorun olmaktadır. Tarihsel sorun derken kast etmeye çalıştığım uzun geçmişe dayalı bir sorun değil. Tarihi biraz bilen ve araştıran her insanın hemfikir olduğu bir gerçek vardır ki oda yaşanan sorunun birinci Cumhuriyet sürecine denk geldiğidir. Osmanlı imparatorluğunun yıkılış sürecine kadar Kürt-Türk sorunu diye bir sorundan söz etmek mümkün değildir. Hatta birinci Cumhuriyet döneminde de böyle bir sorundan söz edilemez.

Ne zaman Cumhuriyet kendisini ilan etti, Kürt beyleri ve beylikleri görmezden gelinmeye başlandı, daha doğrusu TC Atatürk öncülüğünde milliyetçi bir karaktere büründü, adına Türk- Kürt sorunu dediğimiz olay tarih sahnesine çıkmaya başladı. Başta da belirttiğim gibi bunun ulus devlet yapılanması ve zihniyeti ile bağlantısı vardır. Bakın bir yerde bir sorun yaşanıyorsa bu sorunun çözümü için sorunun arka planına yani tarihsel oluşum aşamasına bakmak gerekecektir. Gerçekten bu sorun çözülmek isteniyorsa adına Türk tarihi denilen olayın yeniden ele alınıp yazılması gerekmektedir.

Mevcut durumda Türk tarihi denilen ve yazılı belgelerde geçen tarihin hiçbir biçimde gerçek ile ilgisi bulunmamaktadır. Yazılan tarih sadece Kürt ulusunun inkarına dayalı olmadığı gibi, tüm azınlıkların inkarına dayalı, kara propaganda ve milliyetçilik temelinde yazılmış bir tarih olmaktadır. İnkarın olduğu bir tarihsel gerçeklik içerisinde gerçekler bulunamaz. Nasıl ki egemen erkek tarihi kadının inkarı üzerinde gelişip dal budak saldıysa; Türk tarihi de başta Kürtler olmak üzere tüm halkların, azınlık ve inançların inkarına dayalı olarak geliştirildi.

MİLLİYETÇİ ZİHNİYET TERK EDİLMEDEN SORUNLAR ÇÖZÜLMEYECEK

Bunun öncülüğünü yapan ve biçim verenin de Atatürk olduğu bilinmelidir. Mustafa Kemal kişiliği, politikası ve geliştirmiş olduğu şoven milliyetçilik anlaşılmadan Türk- Kürt ilişkilerindeki tarihsel kör düğümün çözülmesi imkansızdır. Burada belirleyici olan Cumhuriyet ile geliştirilen şoven milliyetçiliğin sadece Kürtlere değil, tüm Türkiye’deki halklara neler kaybettirdiğidir. Kısacası bu sorunun çözümü tarihin yeniden ele alınması, milliyetçi zihniyetin terk edilmesi, şovenist yaklaşımlar sonucunda katledilen halklardan mevcut cumhuriyetin özür dileme gibi bir cesareti sergileyerek, halklara hak ettikleri tarihsel değeri vermesidir.

Bu yapılmadığı müddetçe bu sorun devam edecektir. Ancak mevcut hükümet, hükümetin sergilemiş olduğu politik, ahlaki ve askeri tutumlara baktığımızda böylesi bir yaklaşım sahibi olmayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü bunu yapacak gücü ve kabiliyeti yoktur. Geriye tek seçenek kalıyor ki o da halkların demokratik mücadelesidir. Bu ilişkinin düzeltilmesi ve bu halkların aynı çatı altında kardeşçe yaşanmasının tek yolu, Türkiye’de demokrasi mücadelesini yükselmekten geçmektedir.

Toplumsal muhalefetin güçlendirilmesi, demokrasi ayağının sağlamlaştırılması ve güçlü bir direniş temelinde buna sahip çıkılması ile bu sorunun çözülebileceğine inanıyorum. Elbette ki bu mücadelenin tek bir alan ile sınırlı bırakılmaması ve toplumsal tüm kesimleri kapsamasını gerektirmektedir. Demokrasi mücadelesini her alanda, toplumsal, askeri, siyasi, kültürel, inançsal vb. tüm boyutlarda ileri düzeye çıkartmak mevcut sorunun çözümünün tek yolu olarak önümüzde durmaktadır.

İmralı sistemi bir işkence, bir izolasyon, bir tecrit olarak değerlendiriliyor. Bu tecrit halkların ve insanlığın tecridi olarak ele alındı. Öcalan’ın özgürlüğü ve sorunların demokratik çözümü nasıl gelişecek, bu kör düğüm nasıl çözülecek?

İmralı’da geliştirilen sistemi işkence, izolasyon ve tecrit olarak ele almak yerinde bir değerlendirmedir. Tarihsel, toplumsal sorunlar her zaman iç içedir. Birbirinden ayırarak çözüm arayışına girmek ciddi hata ve tehlikelere yol açabilir. Şimdi bu anlamda Öcalan demek, Kürt halkı dolayısıyla insanlığın geleceği demektir. Neden insanlığın geleceği? Çünkü Önderliğimizin paradigmasının temelini oluşturan ve ideolojik ilkeleri sadece Kürt halkının özgürlüğünü kapsamamaktadır.

Geliştirmiş olduğu paradigma tüm egemen devlet, ulus ve cinsi kapsamaktadır. Kısacası egemenliğin hüküm sürdüğü dünyaya başkaldıran ve egemenliğin hüküm sürmediği, eşitlik ve özgürlüğün hakim olacağı bir dünya görüşünü savunmaktadır. Bir avuç egemen sınıfı insanlıktan saymayacağımıza, bunun savunanı da insanlık temsilcisi olarak göreceğimize göre; Önderliğimiz üzerinde uygulanan tecrit insanlık üzerinde uygulanan bir tecrit olmaktadır. Ve bu anlamda da doğrudur.

Bir toplumu, topluluğu, halkı, vs. yok etmek, varlığını inkar etmek istiyorsan onu öncüsüz bırakacaksın. Öncüsünü işlevsiz kıldığın, tecrit ve izolasyona tabi tuttuğun zaman onu da tecrit etmiş, hatta yok saymışsın demektir. Şu ana kadar yapılan ve bundan sonra da ulus devlet şovenizmi tarafında yapılacak olan bu olacaktır. Ancak bu şu anlama gelmemektedir. Devlet böylesi bir zihniyete sahip, sorunun çözümüne yanaşmıyor, her geçen gün İmralı’daki sistemi daha da derinleştiriyor, bu sistemi derinleştirerek kendisini güvence altına almaya çalışıyor, dolayısıyla sorun çözülmeyecek anlamına gelmemektedir.

HÜKÜMETİN KORKUSU ÜLKENİN BÖLÜNMESİ DEĞİL, İKTİDARININ ELDEN GİTMESİDİR

Bir devlet neden Önderlik üzerinde tecridi bu düzeyde derinleştirme ihtiyacını duyuyor? Şimdi bakın demin de dediğim gibi sorunun çözümü için Mustafa Kemal’i anlamak gerekir. Neden Mustafa Kemal? Türk tarihinde iktidar korkusunu en üst düzeyde yaşayan insanlardan biriydi de ondan. Dikkat edilirse Kürtlere karşı geliştirmiş olduğu imha ve inkar politikasının altında yatan gerçek kendi iktidarına karşı Kürt cephesine bir iktidarın geliştirilmesi korkusu onu sürüklediği noktadır.

Korku onu aşırı derecede iktidarcı kıldığı gibi, kendisi dışındakileri de inkara götürdü. Aslında bu tüm iktidar sahiplerinin ortak korkusu olmaktadır. Mevcut durumda TC devletini ve hükümeti demeyeceğim, hükumetlerini Kürt sorununun demokratik çözümünden alıkoyan temel yaklaşım bu korku olmaktadır. Hani hep denir ya, devlet Öcalan’ın düşüncelerinden ve geliştirdiği sistemden korkuyor. İşte sözü edilen korku budur. İktidarını yitirmek korkusu. Devletin erkinin kendiliğinden bu korkusunu aşması beklenilemez.

Devlete bu korkuyu aştırtmak belki de çözüm için ilk adım olabilir. Yine çokça ifade ettikleri gibi, “Ülke birdir, bölünmez, Apo, dolayısıyla PKK bizi bölmek istiyor” gerçeğinin altında yatan ülkenin bölünmesi korkusu değil, kendi iktidarlarının bölünmesi ve parçalanması korkusudur. Bu yüzden sorunun demokratik çözümüne yanaşmamaktadırlar. Ellerinden geldiğince sorunu çıkmaza sürükleyerek kendi iktidarlarının ömrünü uzatmak istemektedirler.

ÖCALAN’IN ÖZGÜRLÜĞÜ SAĞLANMADAN DEMOKRATİK ÇÖZÜM OLMAZ

Nasıl bir çözüm ve kör düğümünün çözülmesi sorusunun cevabı ise bu temelde yürütülecek mücadele tarafından belirlenecektir. Hiçbir iktidar sahibi kendiliğinden iktidarına birilerini ortak etmek istemez. Bu iktidar ya yürütülen mücadele ile değiştirilir ya da ona son verilerek onun yerine yenisi inşa edilir. Ancak son verme ve yenisini inşa etme şayet yıkılan devlet endeksli iktidarın yerine yeni devlet inşası olacaksa sorunun çözümüne hiçbir katkı sunmayacaktır. Ancak yeni devlet kurma yerine halkların birlikteliğini, eşit ve özgürce, demokratik ilkelerini esas alan bir sistem olursa yaşanan tüm sorunlara çözüm bulunabilir.

Açık belirtmek gerekirse bu kendiliğinde olmaz, gelişmez. Bunun sağlanması için devlet erkinin altına inim inim inleyen tüm toplumsal kesimlerin, kadınıyla, genciyle, erkeği, aydını, sanatçısı ve sosyalisti-demokratıyla aynı çatı altında mücadele etmesiyle gerçekleşebilir. Şunu da unutmamak gerekir ki Öcalan’ın özgürlüğü, Kürt halkının, dolayısıyla halkların ve kadınların özgürlüğü demektir. Başta da belirttiğim gibi bazı sorunlar ve sorunların çözümü içe içedir ve birbirinden ayrılamazlar. İşte bu sorunda böylesi bir karaktere sahiptir.

Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmadan hiçbir soruna demokratik çözüm bulunamaz. Bu nedenle Önderliğimizin özgürlüğü Kürt sorununun çözümünde kilit bir role sahiptir. Çünkü Kürt sorununu gündemleştiren, uluslararası alanda tartışmaya açan, bu soruna ulusal boyut kazandıran Önderliğin kendisi olmaktadır. Bir sorunda bu denli hayati rol oynayan bir Önderden bağımsız geliştirilecek her çözüm, çözümden ziyade sorunu derinleştirmede ve çıkmaza sokmada rol oynayacaktır.

AKP medyası özel ve psikolojik savaştan yararlanarak PKK hareketini “Zayıflattık, bitirdik” havasını oluşturdu. Bu özel savaşın gerçeklerle bağlantısı nedir?

Adı üstünde özel savaş. Şimdi özel savaş denildiğinde akla ilk gelmesi gereken temel husus gerçeklerle alakasının olmamasıdır. Aslında denildiği gibi PKK zayıflatılmış, bitirilmiş olsaydı adı geçen ülkelerin bu yönteme başvurmalarına gerek kalmazdı. En başta Türk devleti ve Erdoğan hükümeti, aynı zamanda yandaş medya olan AKP medyasının böyle bariz açıktan açığa bunu dillendirmelerine gerek kalmazdı. Bu söylemi dile getirerek kendi kendileriyle çelişmektedirler.

Sıkça belirttikleri gibi bu PKK’yi bitirmişlerse neden hala en temel gündemleri PKK ve PKK’nin temsil ettiği ideolojik-askeri ve politik çizgiye saldırmaktadırlar? Neden hala egemen devletlerin PKK gibi bir derdi bulunmakta ve yine neden her gün PKK Ortadoğu’da güçleniyor diye basında veryansın etmektedirler? Sadece bu yaklaşımlarından yola çıkarsak bile idea edildiği gibi PKK’nin zayıflatılmadığını, hele hele hiçbir biçimde bitirilmediğini açıkça dile getirebiliriz.

Şimdi AKP medyasının böylesi bir söylemi gündemleştirmesinin temel nedeni yandaş medya çizgisini benimsemesi ile ilgili bir durum olmaktadır. Daha doğrusu Türkiye de Erdoğan’ın emri ile bağımız medyanın bırakılmaması ile ilgili bir durum olmaktadır. Yandaşlıktan kastetmeye çalıştığım şey aslında şu: Hepimizin bildiği gibi Türkiye de gerek basın yayın organları gerekse medya gruplarının tümü mevcut TC’nin özel savaş dairesinin hizmetinde bir yayın çizgisine sahiptirler.

AKP ÖZEL SAVAŞ YÖNTEMLERİ İLE BAŞARI ELDE EDEMEYECEK

Bu çizginin dışına çıkan, az da olsa devlet, hükümet ve toplumsal sorunları görünür kılan tüm basın yayın organları kapatıldığı gibi; bu kurum ve kuruluşlarda çalışanlarda tutuklanmakta, işkencelere maruz bırakılarak terör damgası yemektedirler. Kısacası özel savaşın denetiminde olmayan hiçbir basın organına yayın hakkı tanınmamaktadır. Bu durum sadece istisnasız tüm Türk yetkililerinin dış ülkelere yaptıkları her ziyaretlerinde, görüşmede PKK’yi anmadan geçmelerine imkan yoktur.

Kendi basın yayın araçlarıyla toplumda yarattıkları algı operasyonlarının yanı sıra bu algı operasyonunu diğer ülkelere taşımak için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamaktalar. AKP medyasının bu konudaki yaklaşımları bundan bağımsız ele alınamaz. Basıncılığın en temel ahlaki ilkelerinden biri olan bağımsız yayıncılık bu anlamda çiğnenmekte, bağımsız yayın yapmaktan ziyade yandaş yayıncılık politikası uygulanmaktadır.

Gerçeği söylemek gerekirse PKK’nin ortaya çıkışından günümüze kadar sürekli uygulanan bir politikadır bu. Basın yayın aracılığıyla hep bir karşı saldırı halinde olan Türk basını nasıl ki tüm karalama kampanyalarına, özel savaş yöntemlerine başvurmalarına ve algı operasyonları düzenlemelerine rağmen bu konuda bir başarı elde edememişse, açık ki AKP medyası da tıpkı diğer hükümetler gibi bu konuda başarılı olamayacaktır. En çok özel savaş yöntemlerine başvuran Tansu Çiller, Demirel ve Güreş hükümeti oldu. Ancak buna rağmen en ufak bir başarı elde edemediler.

PKK BİTMEK ÜZERE İSE NEDEN HEP GÜNDEMLERİNDE?

Birincisi; PKK’nin zayıflatılmış veya bitirilmiş olması bir yana, aksine gerek askeri gerek ideolojik-örgütsel ve paradigmasal olarak tarihinin en güçlü dönemini yaşamaktadır. PKK hareketine karşı her alanda geliştirilen saldırıların içeriğine bakılırsa bu daha rahat anlaşılacaktır. Doğadaki tüm varlıklarda şöyle bir kanun vardır. Güçlü olana karşı güçlü bir mücadele içerisinde olunur, zayıf olan ile uğraşılmaz. Şimdi bu temel gerçekten yola çıkarak bir değerlendirme yapacak olursak, zayıflayan, bitmek üzere olan bir PKK’nin bu kadar gündemleştirilmemesi gerekirdi.

Zayıf olan önemsenmeyeceğine göre, amiyane bir deyimle neden PKK ile yatıp PKK ile kalkıyorlar diye de sormak gerekir bu düşünce sahiplerine. Daha doğrusu Erdoğan ve yandaşı medyasına. Gerçekte ise olan şudur: PKK her zamankinden daha çok uluslararası bir boyut kazandı. Tüm dünya halklarınca tanınmasının yanı sıra, Kürtleri ve Kürt sorununu görünür kıldı. Bununla da yetinmeyip, ezilen halklar adına demokrasi mücadelesinin öncülüğünü üstlenerek uluslararası demokrasi cephesinin gelişmesine yol açtı.

Bunlarla da yetinmeyerek demokratik ulus inşası temelinde kapitalist-emperyalist dünya sistemine başkaldırarak alternatifini geliştirdi. Ki geliştirdiği bu alternatif sistem özelde Ortadoğu, genel de tüm dünya halklarınca sahiplenildi. Bu düzeyde sahiplenilen bir hareketin zayıflatılmış olması, bitirilmesi hepimizin bildiği gibi imkansızdır. Belirttiğim bu ve benzeri nedenlerden dolayı PKK belirtilenin aksine daha da güçlenmiş, her alanda kendisini örgütlemiş olarak Erdoğan ve medyasının karşısında durmaktadır.

Demagoji ve yalana dayalı Türk halkını kandırmaya çalışan Erdoğan yayıncılığı inandırıcılığını yitirmiş bulunmaktadır. Dikkat edilirse basında en çok yapmaya çalıştıkları şey, gerçekleri çarpıtmaktır. Çarpıttıkları gerçeklerle kendilerinin dahi inandıkları bir algı oluşturarak var olmayan bir şey varmış gibi herkese inandırmaya çalışmaktadırlar. Demagoji, yalana dayalı yayıncılık yapan AKP medyası gerçekleri dile getirmek istiyorsa o zaman iktidara geldiğinden bu yana kendi hükümetinin başarısızlıklarının bir anketini hazırlayıp Türk toplumuna sunsun. Bakalım bunu yapacak cesareti var mı?

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here