Bayık: Bu savaş Kürt halkının savaşıdır, ulusal bir savaştır

0
233

Zap, Metina ve Avaşin’de devam eden savaşın PKK savaşı olmaktan çıktığını söyleyen Bayık, “Bu savaş Kürt halkının savaşıdır, ulusal bir savaştır. Kürt halkı ve demokrasi güçleri bu savaşta gerilla mücadelesine destek vermeli” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Stêrk TV’de yayınlanan özel programın 2. bölümünde, Medya Savunma Alanlarında devam eden gerilla direnişini ve Türk devletinin Rojava ile Şengal’e yönelik saldırılarını değerlendirdi.

Türk devletinin Rojava’da halkın suyunu kestiğini belirten Bayık, “Türk devleti halkın suyunu keserek bu durumu bir savaş kozu olarak kullanıyor. Halbuki bu suyu kesmek suçtur. Bu bir savaş ve insanlık suçudur. Ama görüyoruz ki bu konuda kimse ses çıkarmıyor. Ses çıkarılmadığı için de Türk devleti bundan faydalanıp tüm kanunları ayaklar altına alarak bunu bir savaş kozu olarak kullanmaya devam ediyor. Bu konuda sesini çıkarmayanlar da bu suçun ortaklığını yapıyor. Bunun görülmesi ve hesabının sorulması lazım” dedi.

Zap, Avaşin ve Metina alanlarına yönelik işgal saldırılarına karşı gerillanın direnişinin devam ettiğine değinen Bayık, tüm Kürdistan halkına ve dostlarına da gerillaya destek verme çağrısında bulundu. İşgalci Türk devletine karşı tüm demokrasi ve özgürlük güçlerinin birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Bayık, “Zap, Metina ve Avaşin’deki savaş PKK savaşı olmaktan çıkmıştır. Bu savaş Kürt halkının savaşıdır, ulusal bir savaştır. Kürtler kendine sahip çıkmalıdır. Kendini savunmak ulusal savaşını vermek zorundadır. Biz birlikte faşist, katliamcı Türk işgaline karşı durmak zorundayız. Mücadeleyi hep birlikte vermeliyiz. Bu çağrıyı bir kez daha tekrarlıyorum. Çünkü gerçekte tehlike sadece PKK için değildir, bütün Kürtler için tehlike söz konusudur. Kürtler şahsında tüm demokrasi güçleri ve insanlık için bir tehlike söz konusudur. Bundan kaynaklı herkes bu tehlikeyi görmelidir” diye konuştu.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın, Stêrk TV’de yayınlanan röportajının 2. bölümü şöyle:

Rojava’da halkın direnişinden söz ettiniz. Buna karşın intikam alırcasına Rojava’ya bir saldırı söz konusu. Bu aynı zamanda ekolojik ve tarımsal felaketlere de yol açıyor. Fırat suyu kesintiye uğratılarak oradaki halk yıldırılmaya çalışılıyor. Oradaki insanlar bir yandan açlıkla terbiye edilmeye çalışılıyor, bir yandan da sürekli bir bombardıman var. Bu konularda neler söylemek istersiniz?

Yıllardır Dicle ve Fırat suları sorunsuz özgür bir şekilde akıyordu. Şimdi görüyoruz ki faşist, katliamcı ve işgalci Türk devleti bu suyu kesiyor. Bunu bir koz olarak kullanıyorlar. Halklara karşı bunu bir şantaj aracı olarak kullanıyor. Yani bir anlamda ‘siz bana karşı durursanız, benim hizmetime girmezseniz yaşamı size haram ederim’ diyor. Bu şekilde Kürt halkı başta olmak üzere o bölgedeki halkları teslim almak istiyorlar. Çünkü bu sulardan sadece Kürt halkı faydalanmıyor aynı zamanda bölgenin tüm halkları faydalanıyor.

Bu sular halkların, insanlığın hizmetinde olmalı. Bu konuda uluslararası kanunlar da bu temeldedir. Fakat Türk devleti Kürt soykırımını esas aldığı için, bu kanunları uygulamıyor. Kürt halkı ve bölge insanları için düşman politikası ile yaklaşıyor. Eğer Türk devleti suyu kesiyorsa sebep budur. Bu durumu bir savaş kozu olarak kullanıyor. Halbuki bu suyu kesmek suçtur. Bu bir savaş ve insanlık suçudur. Ama görüyoruz ki bu konuda kimse ses çıkarmıyor. Ses çıkarılmadığı için de Türk devleti bundan faydalanıp tüm kanunları ayaklar altına alarak bunu bir savaş kozu olarak kullanmaya devam ediyor.

Bu konuda sesini çıkarmayanlar da bu suçun ortaklığını yapıyor. Bunun görülmesi ve hesabının sorulması lazım. Sesini çıkarmayanlara neden bu suça ortak oluyorsunuz diye hesap sormak lazım. Türk devleti elinden gelse Kürt halkı üzerindeki havayı da oksijeni de keser. Tabi ellerinden gelmiyor. Ancak halkın en insani temel ihtiyacı olan suyu kesiyorlar. Bu durum sadece insanlara değil tüm canlılara ciddi zararlar veriyor. Doğa ve canlılar için bir felaket ortaya çıkarıyor.

HALKIN SUYUNU KESMEK SAVAŞ İLAN ETMEKTİR

Türk devleti insanlığın, doğanın düşmanlığını yapıyor. Kendini Müslüman bir devlet, insanların kardeşliğini esas alan bir devlet diye göstermeye gayret ediyor ama bunların hepsi kandırmaktan öte şeyler değildir. Bunların İslamiyet ile dini değerler ile hiç bir alakası yoktur. Bunların İslamiyet’e verdiği tahribatı kimse vermemiştir. Çünkü yaptıkları tüm vahşetleri İslamiyet ve Türk kavramları ile yapıyor. Bunlar ne İslamiyet’e ne de Türk halkına hizmet eder. Kimsenin bu durumu kabul etmemesi lazım. İnsanların çıkıp ‘Siz İslam ve Türk adıyla bunları yapamazsınız’ demesi lazım. İslam dünyasının bu konuda hesap sorması lazım. Çünkü İslam adı altında yapılıyor. Peki Müslüman devletler bunu nasıl kabul eder. Aynı biçimde Türk halkı bunu nasıl kabul eder? Bunun karşısında durmaları gerekir.

Halkın temel gereksinimi olan suyu kesmek halka karşı savaş ilan etmektir. Bu tehdit ve şantaj bir savaş ve insanlık suçudur. Türk devletinin bu savaş ilanını kimse kabul etmez. Bu savaş ile bölgedeki halkın varlığını ortadan kaldırmak istiyorlar. Sadece orada bulunan insanların değil doğal ekolojik yaşamın tamamını ortadan kaldırmak istiyorlar. Doğayı tamamen tahrip edip salgın hastalıkların önünü açıyorlar. Bu durum sadece insanların tarımsal faaliyetlerini değil, aynı zamanda orada yaşayan diğer canlıları da tehlikeye sokar.

Bu sular kesildiği zaman kuraklık ve bununla beraber hastalıklar ortaya çıkmaya ve artmaya başlar. Bu yüzden Türk devleti oradaki coğrafyayı, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte tehlikeye sokuyor. Bu büyük bir savaştır. Bu yüzden halkın bunu kabul etmemesi ve buna karşı durması lazım. Aynı şekilde uluslararası güçlerin de bunun karşısında durması ve var olan uluslararası hukuka sahip çıkması gerekir. Eğer uluslararası hukuka sahip çıkmıyorlarsa o zaman Türk devleti ile bu suça ortak oluyorlar demektir. Halkın bu açıdan hesap sorması gerekir.

Irak, KDP ve Türk devletinin Şengal için vardığı anlaşma, halkın ortaya koyduğu direniş ve tepkiler üzerine bir yere kadar geriletildi. Fakat hala Şengal üzerinde bir tehdit durumu devam ediyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Irak ve Hewlêr hükümetleri arasında Şengal için bir anlaşmaya varıldı. Bazı devletler de, hatta BM bile bu ittifakın gerçekleşmesini istedi. Bu ittifak büyük bir hatanın üzerinde gelişti. İttifak yapanlar kimlerdir? Irak ve Hewlêr. Peki şimdiye kadar Êzidîlere sahip çıkmayan, onları DAİŞ katliamıyla yüz yüze bırakanlar kimlerdir? Yine Irak ve Hewlêr’dir. Êzidî toplumunu katliam yaşamasına sebep olan, onlara sahip çıkmayan güçler, Êzidîlerin iradesi olmadan onlar adına karar almaya ve ittifak oluşturmaya çalışıyor. Bu ne kadar doğru ve sağlıklı olabilir. Bu yüzden Irak ve Hewlêr arasında varılan anlaşma yanlıştır. Êzidî halkı bunun farkında olduğu için kabul etmiyor. Êzidî halkı kendilerini katliamla yüz yüze bırakan, DAİŞ saldırılarına maruz bırakan güçlerin, kendi iradeleri olmadan Şengal hakkında anlaşmaya vardığını söylüyor ve bunun karşısında duruyorlar.

Eğer DAİŞ Şengal’e saldırdığı zaman Irak veya Hewlêr hükümeti Êzidî halkını korusaydı ve DAİŞ’i oradan çıkarsaydı bu anlaşmanın belki bir anlamı olabilirdi. Fakat ne Irak, ne de Hewlêr güçleri savaşmadı DAİŞ’e karşı. Şengal halkını savunmadıkları gibi oradaki güçlerini saldırı yapıldığı zaman geri çektiler. Hiç savaşmadan DAİŞ’in Şengal’e girmesine izin verdiler. Şengal halkı katliama maruz kaldı. Halen binlerce Êzidî kadın ve çocuk DAİŞ tarafından kaçırılmış durumda. Bunlar nerede veya yaşıyorlar mı kimse bilgi sahibi değil. Hala Êzidîler üzerinde bu tehdit yaşanmaya devam ediyor. Eğer fırsat bulurlarsa tamamlayamadıkları katliamı tamamlarlar. Bu bir gerçek.

Êzidî halkı katliamdan geçti, tecavüze maruz kaldı. Eğer bir bütünen katliamdan geçmediler ise bunun sebebi gerilladır. Gerilla buna müsade etmedi. HPG ve YJA-Star gerillaları yine YPG güçleri ile Şengal’de bulunan topraklarını savunan güçler orada savaşarak katliamın sonuca ulaşmasını engelledi. Eğer Êzidî halkı bugün yaşıyorsa, verilen o direniş sayesinde yaşıyorlar. Eğer Êzidî halkı bugün Önder Apo’yu, gerillayı ve PKK’yi seviyorsa bundan kaynaklı seviyor. Çünkü onlara sahip çıkanlar sadece bu güçlerdi. Onlar katliama maruz kalırken kaçanları kabul etmiyorsa nedeni budur. Çünkü onları DAİŞ’e teslim ettiler. DAİŞ’in Êzidî halkının başına getirdiği katliamın sorumluları onlardır. Êzidî halkı bunu bildiği için bunları kabul etmiyor. Şimdi bu güçler zorla ‘bizi kabul edeceksiniz’ diyorlar. Bazı devletler ve BM de ‘kabul edeceksiniz’ diyor. Êzidî halkı da kabul etmeyeceğiz diyor. Bunu kabul etmemek Êzidî halkının en temel hakkıdır. Bu nedenle Şengal halkını ve Êzidî toplumunu anlamak gerekir. Tarihlerini, yaşadıkları acıları anlamak gerekir. Bunları bilenler onlara hak verecektir.

İNSANLIK ÊZİDÎ HALKINA BORÇLUDUR

Êzidîler kimseye düşman olmadıklarını ve kimseden bir şey istemediklerini söylüyorlar. Sadece kendi kendilerini savunmak istediklerini söylüyorlar. Kendi varlıklarını, kültürlerini dini geleneklerini özgür bir şekilde sürdürmek istediklerini söylüyorlar. Yaşadıkları onca katliamda kimse tarafından korunmadıklarını ve bu yüzden kendi kendilerini savunmak istediklerini söylüyorlar. Bunları istemek de onların temel hakkıdır. Hem Irak, hem Hewlêr, hem de insanlık bu halka borçludur. Bu halk kendini savundu. O güçlerin de bu halkın isteklerini kabul etmesi gerekir. Onların istediği fazla bir şey yoktur. Kimseye bir düşmanlık yapmıyorlar. Sadece kendi topraklarında özgürce yaşamak istiyorlar. Kendilerini savunup kendi kendilerini yönetmek istiyorlar. Ancak böyle varlıklarını devam ettireceklerini söylüyorlar. Bu talepler onların hakkıdır ve kabul edilmesi gerekir.

Biz hem Irak, hem Hewlêr, hem de BM’nin bu halkın özgür yaşam taleplerini kabul etmesi gerektiğini söylüyoruz. Eğer bu güçler zorla ‘Biz sizin kurumlarınızı, özerk yaşamınızı, taleplerinizi kabul etmiyoruz, biz sizi yöneteceğiz’ diyorlarsa bu büyük bir haksızlıktır. Zaten yeteri kadar haksızlık yaptılar. En azından bu saatten sonra haksızlık yapmaya son vermelidirler. Bu halk devlet kurmak istemiyor veya bir yerleri ele geçirmek gibi bir amaçları yok. Sadece kendi toprakları üzerinde kendi kendilerini yönetmek korumak istiyorlar. Bu haklı ve meşru taleplere karşı kim hayır diyebilir. Bu halk verdiği mücadele ile bunları kendi kazanıp hak etmiş. Herkesin bu gerçeği kabul etmesi gerekir. Şimdi diyorlar ki ‘bu anlaşma ile Güney Kürdistan’da kamplarda bulunan Êzidîler dönecek. Eğer anlaşma olmazsa dönmezler’ Bu da büyük bir kandırmaca.

Eğer izin verseler tüm Êzidîler geri dönecek. Ama izin vermiyorlar. Onları rehin tutmuşlar. Bunu gerekçe yaparak tüm dünyayı kandırmaya çalışıyorlar. Kendilerince bu ittifak ile Şengal’i yeniden kurmak ve ülkeyi terk eden Êzidîlerin geri gelmesini sağlamak istediklerini söylüyorlar. Bu isteklerinin önünde ise Şengal’de bulunan mevcut kurumlar ve PKK engeldir diyorlar. Büyük bir kandırmaca ve yalandır. Şimdi birçok kampta ve kampların dışında hayatta kalanları kim kurtardı peki? Şu anda Şengal’deki halk onları kurtardı. Biz özerklik istiyoruz diyenler kurtardı onları. O zor şartlarda DAİŞ saldırılarına karşı binlerce insanı o dağlardan çıkarıp hayatta kalmasını sağlayanlar nasıl olur da onların topraklarına geri dönmesine karşı olur. Bu mümkün değildir.

Şu an Şengal’deki insanlar Şengal’den çıkmak zorunda kalanların tekrar geri gelmesi için mücadele veriyor. Bunu açıkça da söylüyorlar. Ülke dışına çıkanların geri gelmesini ve her imkanı sağlayacaklarını söylüyorlar. Benim de çağrım bu yöndedir. Nerede bir Êzidî varsa kendi topraklarına, köylerine, evlerine geri dönmelidir. Şengal’deki halkın istediği de budur. Bu yüzden herkes topraklarına geri dönmeli ve Şengal’in özerklik talebini sahiplenmelidir. Eğer bunu bugün yapmazlarsa başka zaman bunu yapamayacaklardır. Bunu yapamadıkları takdirde başka bir katliamın kurbanı olurlar ve biterler. Herkes bu gerçeği bilmeli ve öyle anlamalıdır.

“Dem dema azadiyê ye” hamleniz devam ediyor. Aynı doğrultuda gerilla güçleri de bir savaş veriyor. Hamlenin geldiği aşamayı, demokrasi ve özgürlük güçlerinin üzerine düşen sorumluluklar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

“Dem dema azadiyê ye” hamlesini başlattığımız zaman bir hedef vardı. Hedef faşizmin, işgalciliğin karşısında durarak tecridi bitirmekti. Bu amaç doğrultusunda hamle geliştirildi. Yani amaç Türkiye’de faşizmi ve tecridi sonlandırarak özgürlüğü sağlamak, demokrasiyi geliştirmek ve bunu Ortadoğu’ya da yaymaktı. Kürt ve Türk halkını AKP ve MHP faşizminin elinden kurtarmaktı amaç. Çünkü var olan faşizm sadece Kürtler için değil tüm Türkiye halkları ve Ortadoğu hakları için tehlike oluşturuyor. Herkes gördü Libya’da, Azerbaycan’da Irak’ta, Rojava’da ve Yunanistan’da bu faşizmin nasıl tehlikeli sonuçlar amaçladığını. Eğer bu hamleyi geliştirdiysek amaç bu faşizm tehlikesinin önüne geçmekti. Şimdi bu hamle epey gelişti ve önemli sonuçlar da açığa çıkardı. Fakat daha güçlü bir şekilde devam etmesi gerekir. Çünkü faşist, inkarcı, katliamcı Türk devleti bu hamleyi boşa çıkarmak ve kendi iktidarını sürdürmek için çaba sarf ediyor.

Biz hamleyi başlattığımız gibi onlar da cevap verdi. İşte Önder Apo’ya yönelik tecridi daha da ağırlaştırdılar. Kürt halkına karşı yürüttüğü operasyonları daha kapsamlı ve sık hale getirdiler. Türkiye’de demokratik siyaseti temsil eden HDP’ye karşı kapatma davası açtılar. Kobanê davası ile HDP’yi kapatmak istediler. Yani saldırı üzerine saldırı yapmaya başladılar. En son Metina, Zap ve Avaşin’de işgal saldırısı başlattılar. Bu saldırılara devam edip her gün tehditler savuruyorlar. Erdoğan çıkıp ‘Kandili yerle bir edeceğiz’ diyor. Bunları herkese açık bir şekilde söylüyorlar. Erdoğan ve Bahçeli Kürtler üzerindeki soykırımı gerçekleştirmek için PKK’ye karşı her türlü imkanı devreye sokmuş. Öyle ki kimyasal silahları bile kullanıyorlar. Bazı arkadaşlarımız bu kimyasal saldırılar ile Mamreşo’da şehit oldu. Karargahımız bu konuda açıklama yaptı. Ne kadar faşist devlet varsa ne kadar demokrasi düşmanı devlet varsa AKP ve MHP’ye yardım ediyor.

Yine Türkiye’de ne kadar ulusalcı, milliyetçi, faşist kesim varsa hepsi AKP ve MHP iktidarına destek veriyor. Bu destek ve yardımlar ile bu işgal saldırılarını yapıyor. Gerçeklik budur. Şimdi bu saldırılara karşı başlattığımız hamle kapsamında Metina, Zap ve Avaşin’de büyük bir mücadele veriliyor. Bu anlamda yapılan saldırılar karşısında daha güçlü bir duruş ve mücadele gerekir. Nasıl ki AKP ve MHP faşizminin saldırılarına destek veren faşist güçler varsa bunun karşısında gerillanın verdiği mücadeleye de tüm devrimci, sosyalist ve özgürlük isteyen güçler destek vermelidir. Tecridin, işgalin ve faşizmin karşısında durmaları gerekir. Zap, Metina ve Avaşin’deki savaş PKK savaşı olmaktan çıkmıştır. Bu savaş Kürt halkının savaşıdır, ulusal bir savaştır. Bu yüzden hem Karargahımız hem de ben çağrı yaptım. Kürtler kendine sahip çıkmalıdır. Kendini savunmak ulusal savaşını vermek zorundadır.

Biz birlikte faşist, katliamcı Türk işgaline karşı durmak zorundayız. Mücadeleyi hep birlikte vermeliyiz. Bu çağrıyı bir kez daha tekrarlıyorum. Çünkü gerçekte tehlike sadece PKK için değildir, bütün Kürtler için tehlike söz konusudur. Kürtler şahsında tüm demokrasi güçleri ve insanlık için bir tehlike söz konusudur. Bundan kaynaklı herkes bu tehlikeyi görmelidir. Bu tehlike karşısında herkesin devrimci, ulusal, sosyalist görevlerini yerine getirmesi gerekir. Ancak o zaman hamleyi daha güçlü şekilde sürdürür ve hedefine ulaştırabiliriz. Ancak o zaman faşizmi, İşgalciliği sonlandırıp tecridi bitirmek mümkün. Bu şekilde hem Kürt halkı hem demokrasi ve özgürlük isteyenler hem Ortadoğu halkı rahat bir nefes alabilir. Doğru olan da budur. Başka türlü yaklaşımlar yanlıştır.

Açlık grevleri zindanlarda, Lavrio’da ve Şehit Rüstem Cudi kampında devam ediyor. Altıncı ay bitmek üzere. Bu açlık grevlerine ilişkin neler söylemek istersiniz?

Bu direnişler kutsal ve anlamlıdır. Direnişi sürdürenleri selamlıyor ve kutluyorum. Şimdi Zap, Metina ve Avaşin’de yapılan işgal saldırılarından sonra bu eylemler daha da anlam kazanmıştır. Bu eylemler işgale karşı devam eden eylemler. Bu eylemler sadece zindanlar üzerindeki tecrit için değil aynı zamanda işgalciliğe karşı sürüyor. Bu eylemler tüm Kürdistan halkı, yurt dışındaki halkımız, demokrasi ve özgürlük güçleri için bir mesajdır. Şimdi zindanlarda, Lavrio’da ve Maxmur’da var olan eylemler PKK’nin ve Kürt halkının gerçekliğini temsil ediyor. Çünkü Kürt halkı ve PKK bir çok zorluğun içinde büyük bir mücadele sürdürüyor. Büyük bedeller veriyor ve büyük değerler yaratıyor. Bu değerleri hem kendi için, hem bölge halkaları için, hem de insanlık için yaratıyor.

PKK yıllardır zindanlarda bir mücadele veriyor. Orada bir direniş kültürü gelişmiştir. Zindan direnişi tarihimizde büyük bir semboldür. Zindanlarda sürekli bir direniş vardır, sürekli bir mücadele vardır ve bu mücadele sonunda bedeller verilmiştir. Şimdi de zindanlarda olan şey mücadelenin devam etmesidir. Hamleyi başlattıysak sadece zindanlar üzerinden başlatmadık. Zindanlar sadece bir boyutudur. Zindanlar belki bu hamlenin bir bölümünü tamamlayıcı bir kısmını oluşturur. Zindan kendisi bu direnişi başlatmıştır. Çünkü zindanın kendi kültürü vardır. Kürt halkı üzerinde bir soykırım, Önder Apo’nun üzerinde bir tecrit olduğunu gördükleri için buna karşı duruyorlar. Onları tekrardan selamlıyorum. Tabi Maxmur’da da bir direniş var. Oradaki halkımızı da selamlıyor ve kutluyorum.

Maxmur’da yaşayan halkımız Botan halkıdır. Botan iradesini temsil ediyorlar. Botan hiç bir zaman İşgalci güçler karşısında boyun eğmemiştir. Hiç bir zaman işgali kabul etmemiştir. Sürekli kendi geleneği ile, kültürü, dili ve kimliği ile yaşamak istemiştir. Bunun için de sürekli mücadele vermiştir. Eğer o halk cennet gibi topraklarını terk edip Maxmur’a kadar gelmişse, işgale hayır dedikleri için, köle olarak yaşamak istemedikleri içindir. Tüm bu soykırım siyasetine karşı oldukları için Maxmur’a geldiler. Şimdi burada o mücadeleyi devam ettiriyorlar. Bu sadece Botan halkının iradesini değil aynı zamanda tüm Kürdistan halkının iradesini temsil etmektir. Güçlü bir iradeyi temsil ediyor ve bu doğrultuda mücadelelerini sürdürüyorlar. Bu açıdan kahraman bir halktır. Kürdistan kahramanlığını temsil ediyorlar. Nasıl ki zindanlar PKK ve Kürt halkını temsil ediyorsa, Maxmur da temsil ediyor.

Lavrio’da kalanlar da bir mücadele veriyor. Onları da selamlıyor ve kutluyorum. Eğer onlar Lavrio’da bulunuyor ise Türk faşizminden dolayı gitmişlerdir. Eğer faşizm olmasaydı asla topraklarını, ülkelerini terk etmek zorunda kalmazlardı. Türk devletinin Kürt halkına yönelik faşist siyasetinden dolayı oraya gitmek zorunda kalmışlardır. Eğer orada bir mücadele veriyorlarsa sebep budur. Yani Türk devletinin faşist siyasetine karşı bir eylem yapıyorlar. Bu açıdan nasıl zindanlar bir sembol ise, Maxmur ve Lavrio’da verilen mücadele de bir semboldür. Onlar Kürt halkı ve insanlık için bir sembolü ifade ediyorlar. Halkımız bunu böyle anlarsa sorumluluklarını bilir ve ona göre hareket eder.

Bu eylemler sonucunda AKP ve MHP iktidarı çok ciddi sarsıldı. En son Garê’de çok ciddi bir yenilgi aldılar. Ancak görüyoruz ki bazı uluslararası güçler her seferinde bu iktidarı tekrar ayakta tutuyor. Siz de değindiniz, kimyasal silah kullanıldığından bahsettiniz. AKP MHP iktidarına destek veren bu küresel güçlerin amaçları ne?

Şimdi AKP ve MHP’yi kimler iktidara getirdi? Bazı devletler getirdi. Yani esasen kapitalist modernitenin temsilini yapan kimi devletler. Amaç ise Türkiye’ye ekonomik, siyasi ve askeri anlamda kendi çıkarları çerçevesinde kullanabilmek. Bu yüzden AKP ve MHP’yi iktidara getirdiler. Bunlar öyle denildiği gibi örgütlenme ile, kendi imkanları ve çabaları ile iktidara gelmediler. Her gün oturup kalkıp ‘Biz miliyiz, yerliyiz’ deyip büyük yalanlar söylüyorlar. Bunların dedikleri bu kavramlar ile hiç bir alakaları yoktur. Bunlar tamamen dışarıda kapitalist modernist güçlerin, içerde ise faşist, milliyetçi sermaye güçlerinin desteği ile iktidara gelmişlerdir. İktidarda kalmak için de içerde ve dışarda durmadan savaşı sürdürmeye devam ediyorlar. Bu savaşı sosyalist, demokrasi, özgürlük isteyen güllere karşı sürdürüyorlar. Büyük bir savaş veriyorlar. Onların bu savaşına karşı da Kürt halkı, demokrasi ve özgürlük güçleri büyük bir mücadele veriyor.

Özellikle PKK öncülüğünde süren Kürt halkının mücadelesi onların hedeflerine ulaşmasına engel oluyor. PKK verdiği mücadele ile onları zayıf düşürdü. Onları öyle zayıf düşürdü ki nerdeyse birkaç defa tamamen bitmelerine yakınlaştılar. Gördük ki ne zaman zayıf düşüp yıkıma doğru gittiler hemen onları iktidara taşıyan güçler destek verip ayakta tuttu onları. Neden bu iktidarın düşmesine engel oldular? Çünkü her anlamda kendi çıkarları temelinde onları kullanmak istiyorlar. Zaten onların hizmetindedirler. Tabi bir bütünen kendi hizmetlerine almak istedikleri için iktidardan düşmelerini istemiyorlar. Şu anda AKP ve MHP’nin içinde olduğu suça bu güçler de ortak oluyorlar. Onların yapması Gereken AKP ve MHP iktidarına destek vermemek olmalıydı. Çünkü bu iktidar halklara karşı bir soykırım siyaseti yürütüyor. Bunlar demokrasiye, halklara özgürlüklere ve özellikle de Kürt halkına karşı düşmanlık yapıyorlar. Bu herkesin bildiği gördüğü bir şey.

Şimdi Biden epey uzun süre bekledikten sonra Erdoğan ile 23 Nisan’da telefon görüşmesi yaptı. Erdoğan ısrarla Biden ile görüşmek istiyordu. Çünkü sıkışmış bir haldeydi. Tabi Biden onun daha fazla zor durumda kalmasını istedi. Çünkü kendi çıkarları doğrultusunda daha rahat kullanmak istiyor Erdoğan’ı. 23 Nisan’da yapılan görüşmede Erdoğan’a ‘senin yanındayım düşmene izin vermeyeceğim’ denildi. Tabi Biden bunu kendi isteklerinin kabulü şartıyla söyledi. Biden ‘eğer benim isteklerim doğrultusunda hareket edersen, Kürtlere PKK’ye karşı verdiğin savaşta sana destek veririm’ demiştir. Erdoğan bu telefonu aldıktan sonra Zap, Metina ve Avaşin’de askeri operasyona başladı. Eğer Biden bu konuda önlerini açmasaydı Erdoğan ve Bahçeli bu saldırıyı başlatamazdı. Bu çok açıktır.

BİR HALKIN SOYKIRIMINI BAŞKA BİR HALKIN SOYKIRIMI İLE GİZLİYORLAR

23 Nisan tarih itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihini de ifade ediyor. Bir anlamda Biden tehlikede olan Cumhuriyet konusunda Erdoğan’a destek vererek onun yanında olduğunu söyledi. Erdoğan bu telefon görüşmesi yaptığı günün akşamında operasyona başladı. Öte yandan 24 Nisan’da Biden, Ermeni soykırımını resmi olarak tanıdıklarını söyledi. Yani bir anlamıyla bu durum Türk devletinin soykırım yapabileceğini daha önce de yaptığının tescili oldu. Kendileri Erdoğan için faşist diktatör diyorlar, öte yandan ise Kürtler katliam tehlikesi ile karşı karşıya kaldığında ona destek veriyorlar. Bir yerde Ermeni soykırımını kabul ediyor, öte yandan Kürt soykırımının kapısını da onlara aralıyor. Sözde bununla da bir balans ayarı vermeye çalışıyorlar. Tamamen kendi çıkarları çerçevesinde bu politikayı güdüyorlar tabi. Bu açıdan halkımız da Ermeni halkı da bunu iyi bilmelidir. Halklar ile alay ediyorlar.

Bir halkın soykırımını başka bir halkın soykırımı ile gizliyorlar. Böyle oyunlar oynuyorlar. Bunların iyi anlaşılması gerekir. Kürtlerin soykırımına kapı açtıktan sonra Ermeni soykırımını tanımış veya tanımamış olmanın ne anlamı olabilir. Hiç bir şey ifade etmediği gibi bir kıymeti de yoktur. Hatta sen Kürtlerin soykırımına kapı açmışsan Ermeni soykırımını da onaylamışsın demektir. Bunun başka anlamı yoktur. Zaten konuşmasında ‘Biz bu soykırıma karşıyız’ demiyor. Türk devletinin hesap vermesi gerektiğini de söylemiyor. Sadede diyorlar ki ‘kabul ettik ki Türk devletinin soykırım yapma potansiyeli var, bir daha yapılmaması için bu karar alındı’ deniyor. Yani bunu normal görüyor. Bunu herkesin görmesi gerekir.

KİMYASAL SİLAH KULLANIMINA RAĞMEN KİMSEDEN SES ÇIKMIYOR

Zap, Metina ve Avaşin’de başlatılan işgal saldırısının amacı tamamen PKK’yi tasfiye etmek ve Kürt soykırımını neticeye ulaştırmaktır. Bu ciddi ve tehlikeli bir durumdur. Bunun arkasında kapitalist modernite sistemi ve öncülüğünü yapan güçler vardır. Bu saldırı öncesi yoğun bir görüşme trafiği gerçekleşti. Türkiye ile İngiltere, Irak, Amerika, Fransa, Almanya, İsrail ve Hewlêr ile yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler saldırı zeminini yaratmak amacıyla yapıldı. Bu zemin üzerinden Türkiye bu saldırılara başladı. Bu yüzden kimseden ses çıkmıyor. Kimyasal silahlar kullanılmasına rağmen kimseden ses çıkmıyor.

Hadi diyelim bazı ülkeler ses çıkarmıyor, peki toprak bütünlüğü diyen Irak hükümeti veya Kürdistan toprağı diyen Hewlêr yönetimi neden ses çıkarmıyor. Defalarca PKK’ye karşı çıkıp konuşma yaparlar ama tek bir sefer topraklarını işgal eden Türk devletine ses çıkarmazlar. Türkiye birçok yerde karakol kurmuş. Buna karşın bir açıklama bile yapmıyorlar. Çok açık görülüyor ki bunlar çoktan hazırlanmıştır. Bu nedenle tüm Kürdistan’da ve ülke dışındaki halkımız bu gerçeği bilmeli ona göre yaklaşmalıdır.

Kürt halkının dostları, sosyalist güçler demokrasi güçleri bu gerçeği bilmelidir. Bunlar insanlık için bir umut olacak mücadeleyi ve sistemi ortadan kaldırmak istiyorlar. İnsanlığa karanlık bir dönemi yaşatmak istiyorlar. Sosyalist güçler, demokrasi ve özgürlük güçleri, Kürt halkı bunu nasıl kabul edecektir. PKK’nin yürüttüğü mücadele tüm bu güçler içindir. O yüzden hepsinin bu mücadeleye en güçlü biçimde sahip çıkması gerekir. Bu mücadelenin zayıf düğmesine izin vermemeleri gerekir. Eğer bu mücadele zayıf düşerse herkes için çok acı dolu karanlık bir sürece girilmiş olur. Herkesin bu gerçeği bilmesi gerekir.

AYDINLIK BİR GELECEĞİ HEP BİRLİKTE İNŞA EDELİM

Bir diğer çağrım ise Amerika ve Avrupa toplumunadır. Sizin devlet yöneticileriniz sizin adınız ile Erdoğan-Bahçeli faşizmine destek veriyorlar. Kürt halkına karşı yapılan soykırım operasyonlarına destek veriyorlar. Bunu nasıl kabul edebilirsiniz? Siz kendi adınız kullanılarak katliam için verilen bu desteğe sessiz kalmamalısınız. Bunu kabul etmemelisiniz. Bunun karşısında durmalı ve Kürt halkının yanında yer almalısınız. Bunu yaparsanız geleceğiniz karanlık olmayacaktır. Karşı durun ki bu devletlerin suçuna ortak olmayın! Sizden istenen şey Kürt halkı ve PKK mücadelesinin yanında yer almanız, sahip çıkmanız ve destek vermenizdir. Çağrım bu esaslar üzerinedir.

Bu münasebetle tüm İslam aleminin geçmiş Ramazan Bayramını kutluyorum. Tüm İslam alemini Erdoğan ve Bahçeli faşizmine karşı durmaya davet ediyorum. Çünkü bunlar İslamiyet adıyla bu zulmü haksızlığı ve katliamı sürdürüyorlar. İslam dininde kimse bu zulme haksızlığa karşı sessiz kalamaz ve bunu kabul edemez. Erdoğan ve Bahçeli’nin İslam adı altında Kürt soykırımının yapılmasına izin verilemez. Çünkü İslam dini esasta zulmü, katliamı kabul etmez. Kardeşliği, birlikte yaşamayı, adaleti esas alır. Bu Ramazan Bayramı vesilesiyle tüm Müslüman alemine çağrım bu temeldedir. Erdoğan faşizminin dini kirletmesine izin verilmemelidir.

Erdoğan’ın bu tutumu diğer dinlere mensup tüm kesimler için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Diğer insanların İslamiyet’i gerçek anlamda tanımasına engel oluyor. Bu yüzden bunun önü alınmalıdır. Kürt halkı da büyük oranda Müslüman bir halk ve verdiği mücadele aynı zamanda İslami esaslar üzerinden verilen mücadeledir. Çünkü zulme, adaletsizliğe, haksızlığa karşı çıkıyor. O yüzden herkesin bunu bilmesi ve Kürt halkının yanında yer alması gerekir ki aydınlık bir geleceği hep birlikte inşa edebilelim. 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz