Demokrasi şehitleri ve tarih bilinci

0
150

Nurettin DEMİRTAŞ 

AKP iktidarının sonuna gelinmişken tarihi bir fırsat kaçırıldığı için seçim sonuçları aylardır tartışılıyor. CHP bunu kendi içinde bir iktidar kavgasına dönüştürdü. Bizde öyle olmadı (biz diyoruz çünkü ortaya çıkan sonuçtan hepimiz sorumluyuz.) İyi ki eleştiri-özeleştiri kültürümüz var. Bu sayede demokrasi cephesinde kimse kimsenin başını yeme derdine düşmedi. Mesele her şeyden önce bir zihniyet ve tarz sorunu olarak ele alındı ki buna sosyolojik bakış ve bu temeldeki analizleri de ekleme gücü gösterilirse derinlik sağlanır ve bir o kadar büyük sonuçlar ortaya çıkar.

Bu tartışmalara katkısı olabilecek önemli bir husus da tarihe ve büyük manevi değerlere yaklaşımdır. Nasıl ki zından direnişi Mazlumsuz, dağlar Agitsiz anılmazsa siyasi alanın da sembol değerlerine sahip çıkması ilkeseldir.

Paradigmaya ve şehitlere yaklaşım tarih bilincimizin temelini oluşturur.

Tarih denilince hemen geçmişe gitmek akla geliyor ama geçmiş bugünün içinde yaşıyor; sadece paradigmasal değişimde terk edilen ne varsa bir daha yaşatılmaması gerekiyor. Örneğin devletçi-iktidarcı boyut terk edilmiştir. Her zaman ve en köklü şekilde reddedilecek olan budur.

Her yenilenme tartışmasında, devlet-iktidar eksenli paradigmadan toplumcu paradigmaya geçiş örnek teşkil etmektedir. Bu süreçler daha yakından incelenebilir. Ancak şu anda siyasi parti için paradigma değişimi gündemde değil, resmi düzeyde bu zaten yapıldı. Şöyle ki:

Eski paradigmanın son partisi DEHAP idi. DTH süreciyle yeni paradigma temelinde demokratik ulus partileşmesine geçiş başlatıldı. Ancak burada paradigma değişimi pratikleştirilemediği için eski yeninin içinde sürdü.

Paradigmada eski yeninin içinde sürdürülürse adına paradigmasal değişim denilemez. Program ve tüzük kapsamında gerekli değişimler yapılmış olsa da bunun örgütü, siyaseti, pratiği tam olarak geliştirilemedi.

O gün bugündür iki paradigma arasında seyreden bir siyasi parti gerçekliği söz konusudur. İttifaklar ve yereli esas alma tartışmalarının seçim süreçlerine sıkıştırılmasının esas sebebi de budur.

Bunun anlamı devlet ile toplum, iktidar ile demokrasi arasında sıkışıp kalmadır. Bu durum aşılırsa Kürt örgütleri ile ittifaktan Türkiye devrimci-demokratik çevreleriyle ittifaka dek tüm tartışmalar en ileri düzeyde karşılığını bulur; hiçbir kafa karışıklığına, tereddüt ve saptırma çabasına geçit verilmeyip kimliği, dili, dini, inancı ne olursa olsun emekçi halk başta olmak üzere devlet ve iktidar dışı tüm toplum kesimlerinin birliği esas alınır ve toplumsal örgütlenme önündeki tüm engeller aşılır.

Bu konuda net olduktan sonra en yerelden halkın iradesine dayalı demokratik sistem, örgütsel ve toplumsal her düzeyde sağlanır. Yerelin iradesinin esas alınması demokrasinin şaşmaz ölçütüdür ve bu konudaki yetmezlikleri kabul etmiş olmak siyasi parti yönetimi açısından değişim ve yenilenmenin esas doğrultusunu da belirlemiştir.

Bununla bağlantılı olarak her yenilenme çabasının kendi köklerimiz üzerinde yürütülmesi gerektiğine dikkat çekilebilir. Düşünsel, toplumsal ve manevi düzeydeki bütünlük ancak bu şekilde sağlanabilir. Yani mücadele tarihinin tüm değerleri ve birikimleriyle bugüne gelindiği asla unutulmamalıdır.

Bu değerler o kadar çoktur ki burada sıralamakla bitmez. Özel olarak siyasi parti söz konusu olunca bu geleneğin sembol şehitleri her platformda anılmalı ve yaşatılmalıdır.

Bu değerlerimize gerektiği gibi sahip çıkmazsak varlığımızı kendi elimizle inkâr etmiş oluruz.

Sözü uzatmadan bir kez daha Büşra Ersanlı hocanın belirttiği gibi “değişim ve süreklilik birlikte olursa anlamlıdır” diyerek somut isimler üzerinden amacımızı daha açık dile getirebiliriz çünkü sürekliliğimizin-tarihimizin güvencesi şehitlerimizdir:

 Mardin Milletvekili Mehmet Sincar 4 Eylül 1993’te “faili meçhul” cinayetleri araştırmak üzere Batman’dayken katledildi. Bir demokrasi şehidi olan Mehmet Sincar anılmadan yapılan çalışmaların temeli sağlam olamaz.

HDP gençliği Mazlum Tekdağ’ı tanımadan hangi ölçüyle çalışma yürütebilir? Seve Demir, Türkan Yüksel gibi öncüler, kadın özgürlük çizgisinde cesaret ve başarıyla yürümenin sembolü olmuşlardır. Onların ışığı olmadan yolumuzu göremeyiz.

Kültür-sanat çalışmasında nasıl ki Ali Temel, Mizgin ve Serhat; basında Gurbetelli Ersöz; toplumsal alanda Hüsnü Ablay, Cihan Deniz anılmadan, onların çizgisi sürdürülmeden hakikat sahibi olunamazsa -çok daha eskilere gitmeden sembol isimler şahsında belirtebiliriz ki- siyasi alanda da Mehmet Sincar, Edip Solmaz, Muhsin Melik, İbrahim İncedursun, Abdulsamet Sakık, Vedat Aydın, Orhan Doğan, Türkan Yüksel, Mazlum Tekdağ gibi büyük halk değerleri anılmadan doğrultu kazanılamaz. Bu doğrultu manevi değerlerimize sahip çıkma doğrultusudur. Nereden geldiğini, kendini, tarihini unutmama doğrultusudur. Aynı yaklaşımın Türkiyeli devrimci-demokrat değerler açısından da gösterilmesi gerekir ki hepsi birlikte demokratik ulusun ruhunu temsil ediyor, temelini, harcını oluşturuyor.

Bu konudaki yetersiz yaklaşımlar nedeniyledir ki Kobanê Davası’nda bazı Hizbikontraların adı sürekli gündem olurken katledilen onlarca HDP’linin ne adı ne de fotoğrafı biliniyor. Her birinin kimliğiyle, anılarıyla, fotoğraf ve görüntüleriyle tanıtılması, anılması, sahip çıkılması hem siyasi ahlakın vazgeçilmez gereğidir hem de bu sayede Kobanê davasında yargılanması gerekenin AKP ve Hizbikontra-Hüdapar’ın olduğu tüm dünyaya daha somut gösterilebilir.

Daha da önemlisi; tarihi-manevi değerler tanınmaz, gereğince sahip çıkılmazsa yenilenme adı altında “günün tüketicisi olmak” veya sürekli tekrarı yaşamak gibi bir tehlike ile karşılaşmak kaçınılmaz olur. Tersi de doğrudur çünkü değerlerimiz bize yol gösteriyor. Şehit gerçeğine doğru yaklaşılırsa demokrasi çizgisinde netleşme ve başarı sağlanır.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here