En ağır yük ile yaşamak

0
26

Bazı yükler vardır hiç durmadan büyür. Amansız Zap savaşının bir karesine yansıyan, o ağır yükün anındayız. Bedenleri eriten, ruhları yel gibi estiren o an. Ölümü alt eden bir bedenden akan kanın başka bir bedene karıştığı o an yani.

Doğa hücre hücre matem havasına bürünür, sonsuzluğa karışan bu asil anın yüce ruhu karşısında. Bu matem, halaya tutuşurcasına ölümden yaşamı yaratma yolculuğuna gidenlerden Şervan Varto içindir. Yaşamı tek bir zerreden tüm evrene kadar kalbine ve iradesine sığdıranlara ölüm nedir ki?

Fethedilmez olanın, nasıl da benlik olduğunun mutlak karesidir bu an. Bu gönüllere işleyen an, insan olarak kalanların içine mıknatıs dalgaları gibi yayılır, derin bir bağ ve oldukça derin duygular oluşturur. Ve o an kadar büyük bir oluş gücü olamaz. Öyle ki varlık ve oluş kavramları arasındaki gizemli ilişki, dünyamızı manen anlamamızı ve öz itibariyle bir biçime kavuşturmamızı sağlayabilecek anlam bütünlüğünü ifade eder. Bu bütünlük özden gelenin biçime kavuşmasını ve insanın evrendeki rolünün, etkisinin ne olduğunu anlamasına vesile olur. Kutsallık ancak bu ilişkiyi anlama kavuşturduğumuzda mümkün olur. İşte bu yüzden anlamak insan becerilerinin en yüce haline gelir. Ve bunu başaranlar ölümün asla yok edemeyeceği kahraman kişiliklerdir.

İnsan kendinden verebildiği şeylerle hakikat yolunda ileriye adım atabilir. Manen ve madden serden geçmek, kendinden geçmektir. Buradaki kendinden geçmek saf hakikatin anlam oluşumudur. Bundandır ki özgürlük uğruna kendisinden geçen ve canını korkusuzca feda eden şehitler bu gerçeklikte yaşar. Onları anlamak, yaşamlarının bir parçası olmak ve onları yürünen hakikat yolunun yüce manası haline getirmek onlara yoldaş olmanın getirdiği bir erdem ve sorumluluktur. Önder Apo: ‘Şehitlerin sahibi olamazsınız, sadece onlara layık olabildiğiniz ölçüde onlara yoldaş olabilirsiniz’ der.

Adanmak, karşılığında hiçbir şey istemeden, kendini bir bütün amacına vermektir. Şervan ve yoldaşları, soğuk kış gününde düşmanın üzerine yürüdüler. Doğa en zorlu halini yaşıyordu. Her şeye inat savrulan kar taneleri dünyayı aydınlatan güneşin önüne bir perde gibi düşerken toprağa aslında baharı müjdeliyordu. Toprağı damarlarda akan kan gibi besleyecek ve özgürlüğe giden yolda yeniden yeşermeyi bekleyen doğaya can suyu olacaktı o kar taneleri.

Haksızlığa karşı mücadele etmeyi karakterlerinin en belirgin özelliği haline getiren Şervan ve arkadaşları da ülkelerinin özgürlüğüne can suyu olmak için düşmanın üzerine yürüyordu. Günlerce tepede üslenen askerlerin her hareketini gözetlemiş, mevzilerini ve malzemelerini büyük bir dikkat ile incelemiştiler. Hem de en imkânsız, en olunmaz denilen şartlarda. Ama işte insan en büyük imkanların ocağıydı. Amaçları kutsaldı ve onlar bunu ne pahasına olursa olsun başarmaya odaklanmıştı. Adım adım ilerlediler. Herkes yerini aldı ve o amansız savaşın vakti gelip çattı. Planlamaları büyüktü. Nice kahraman gerillanın kanının döküldüğü tepeye düşman büyük bir üs noktası kurmuştu. Orası mutlaka düşmana mezar olmalıydı. Hepsi de adeta bir alev gibi ayağa kalkıp, düşmanın üzerine gitmeye hazırdı.

Askerler, gerilla güçlerinden korktuğundan dolayı ellerinde ne kadar teknik varsa tepeye yerleştirmişti. En gelişmiş termaller, sensörler ve askeri araç gereçler. Gerillaların ise sadece ellerinde ferdi silahları ve el bombaları vardı. Ama gerillanın üstünlüğü bambaşkaydı. Çünkü onların inancı, morali ve iradesi vardı.

Nefesler tutulmuştu, bütün gerillalar bir şahinin avına odaklanması gibi usulca sokulmuşlardı düşman mevzilerine. Her hareketleri yolun sonundaki sonuçlara ulaşacak bir duruştu. Her şeyi sükunetle önceden düşünüp adım adım ilerlemişlerdi. Attıkları her adım bir sonraki adımları ile uyumluydu. Nihayet devrimci operasyon başladı. Gerilla güçleri usulca düşmanın ta içine kadar sızmış ve düşmanın ruhu bile duymamıştı. İlk bombanın atılması ile ortalık düşman askerleri açısından cehenneme dönüştü. Silahlardan dökülen kurşunların boş kovanları ıslak toprağa düştükçe düşman askerleri de o tepede kestikleri meşe ağaçları gibi birer birer devriliyordu. Gerillalar yıldırım gibi onların tepesine inmişti. Her bir mevzi düştükçe geriye kalan askerler can havli ile kaçışıyorlardı. Hiçbiri diğerinin canını düşünmeden kendi canını kurtarmanın derdine düşmüştü. Zaten para için orada olan, ne yaptığını bilmeyen, beyinlerine ırkçı ezberler işlenen robotlar gibi kullanılan insan toplumun en tortu tipleriydiler.

Hani mahşer yeri derler ya o anda tepe tam anlamıyla bir mahşer yeriydi. Hesaplaşma büyüktü, savaş ise kızgın ve çetindi. Doğada her canlı bedel vermek zorunda kalır. Bu bir zarurettir. Yaşamak için yola devam etmek için bu olmalıdır. Bir ağaç yapraklarını, meyvesini verebilmek için feda eder. Bir şahin yavrularından en şanslı olanını seçmek zorundadır. Lakin bir gerilla, yoldaşından önce bedel ödemek ister. Çünkü yoldaşının varlığı onu bir bütün kılar ve var eder. Bir bedel verilecekse de kendisi ödemek ister. İşte bundandır ki emsalsiz gerilla evreninin, mücadelesi ve verdiği bedeller sırlarla doludur. Yani büyük ve derin bir anlama haizdir.

Mahşeri çarpışma devam ediyordu. Kısa sürede tepenin neredeyse tamamını kontrol altına alan gerillalar düşmana büyük bir azap tattırıyordu. Her bir gerilla düşmana ateş açarken aynı zamanda diğer yoldaşının emniyetini almaya ve onu gelen kurşunlardan korumaya çalışıyordu. Dakikalar geçtikçe tepe düşmeye başladı. Düşman askerleri ile mevzileri, teknikleri adım adım imha ediliyordu. Şervan düşmanın üzerine en önde korkusuzca gidiyordu. O anda bir yoldaşının nidası duyuldu: ‘Heval xwe biparêze.’

Kadın gerillaların tililileri, zılgıtları eşliğinde düşmanın üzerine yürümeleri büyük bir moral oluyordu. Çünkü kadın gerillaların intikamı tüm acılarına da panzehir olacaktı. Düşmanın en büyük saldırısı kadının iradesine yönelikti. Vakit ilerledikçe düşman askerleri karşılık veremez olmuştu. Zaten ölenler ölmüştü. Kalanlar ise korkudan kaçmıştı. O an işgalci ordu yerle yeksan olmuştu. O tepe şahsında yaşanan Türk ordusunun ve destekçilerinin bariz mağlubiyeti idi. Gerillalar düşman askerlerinin üzerinden silahları kaldırıp zaferlerini perçinliyorlardı. Herkes birbirine yoldaşlarını soruyordu.

Şervan doğduğu andan itibaren tek sahip olduğu şey olan zamanını halkının yaşam damarlarına adamıştı. Cesur olmak aynı zaman da bir yaşam görevidir. Cesur bir şekilde son ana kadar düşmanın üzerine yürümüş ve şehitler kervanına katılmıştı. O nice yaşanmışlıklar ve nice anılar bırakarak en onurlu duruşun sahibi olmuştu.

Beden bu dünyadan ayrıldığında geride bıraktıklarıyla yaşamaya devam eder. Geride kalanların belleğinde ve kalbinde yaşam bulmuş bir kişi ölümsüzlüğe o zaman ulaşır. Şervan o karede ölümsüzleşti ama yaşamın her bir zerresinde emekle örülmüş bir mücadele paydası bıraktı geride kalanlara. Gülüşüyle içleri ısıtan, en saf ve duru haliyle insan olmanın özünü ortaya koyan Şervan. Rojhılatê Kurdistan’ın engin kültürünü bugünlere taşırmış yiğit.

Onun yiğitliğin en yüce manası olmuş olan bedeni yoldaşının sırtında taşınırken insanlığa yüce bir anlam bıraktı. Kanının son damlası da düşmanına karşı verdiği mücadelede döküldü. Bir insan için hayatta yaşayabileceği en zor duygu kendisinden bir parça olan yoldaşının bedenini sırtında taşımak olsa gerek. İşte amansız bir mücadele sonunda halkının düşmanına karşı savaşan şehit Şervan Varto’nun bedeniydi, yoldaşının sırtında taşınan. O an insan bir volkan gibi patlamak ister, düşmanının üzerine yağıp onu kül etmek için yanar tutuşur. İşte o andaki duygu ve öfke gerillanın çelikten iradesini perçinler. O an yoldaşının sırtında taşınan beden bir halkın varlığı, onuru ve vicdanı olur. O an en ağır yükü sırtlanmıştı, onun yoldaşı…

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here