Erdoğan ve partisi Kurdistan’da büyük bir bozguna uğradı

0
82

YJA Star Merkez Karargah Komutanlarından Şerda Mazlum Gabar, katıldığı Medya Haber televizyonunda gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin 4 yıldır devam ettiğine dikkat çeken Gabar, tecride uluslararası komplo sürecindeki öfke ile tepki gösterilmesi gerektiğini ifade etti.

Türk devletinin özellikle 2019 yılından sonra çok yoğun bir savaş yürüttüğünü söyleyen Gabar, buna karşı gerillanın da amansız bir direniş sergilediğini ve özellikle son yıllarda yaptığı devrimci operasyonlarla düşmana ağır darbeler vurduğunu belirtti. Bu savaşta Kurdistan Özgürlük Gerillasının kaybetmediğini ve kaybedenin Türk devleti olduğunu ifade eden Gabar, düşmanın daha büyük bir savaşa hazırlandığına dikkat çekti.

Türkiye ve Bakur’da 31 Mart’ta yapılan yerel seçimlere de değinen Gabar, faşist AKP-MHP iktidarının tarihi bir yenilgi yaşadığını vurguladı. Uzun süreden sonra AKP’nin ilk defa ikinci parti olduğunu hatırlatan Gabar, Erdoğan ve partisinin Kurdistan’da da büyük bir bozguna uğradığını ifade etti.

Medya Haber’de yayınlanan Özel Programa katılan YJA Star Merkez Karargah Komutanlarından Şerda Mazlum Gabar’ın değerlendirmeleri şöyle:

“Öncelikle Önderliğimizi sevgi, saygı ve özlemle selamlıyorum. Yine onurlu ve tarihi direnişini selamlıyorum. Önder Apo ile 37 aydır görüşme yapılamıyor. 4 yıldır İmralı’dan, Önder Apo’dan hiçbir haber alamıyoruz. İmralı’dan tek bir sözün bile dışarıya çıkmasına izin verilmiyor.

İmralı sistemini değerlendirirken normal bir zindan, Önder Apo’yu da normal bir savaş esiri gibi değerlendiremeyiz. İmralı sistemi işkence ve soykırım sistemidir. Önderlik orada yaşamını sürdürebilmek için her gün, her an nefes nefese bir savaş yürütüyor. Aslında esas savaşın merkezi şu anda İmralı’dır. İmralı’da Önder Apo ile hegemon güçler arasında kıyasıya bir mücadele, kıyasıya bir savaş yürütülüyor. Önderlik daha önceki görüşme notlarında da, değerlendirmelerinde de İmralı sistemini doğru anlamamız, soykırım sistemini doğru çözümlememiz gerektiğini belirtmişti.

İmralı’da şu anda iki paradigmanın mücadelesi var. İki paradigma birbiriyle kıyasıya bir mücadele içerisinde. Bir yanda kaptalist modernite paradigması, diğer yanda ise demokratik modernite paradigması birbiriyle kıyasıya bir savaş içerisinde. Bu yüzden sistemsel olarak İmralı gerçekliğini doğru çözümlememiz lazım ki İmralı sistemiyle doğru ve etkili mücadele yürütebilelim. Yani bunun evrensel boyutunu, uluslararası boyutunu ele almak lazım. Uluslararası güçler sistem karşıtı güçleri, kişileri, liderleri kendi amaçlarından uzaklaştırarak sisteme bir biçimde entegre etmiş. Bazı hareketlerin önderlerini teslim almaya kadar götürebilmiş.

Bunu Önderlik şahsında da başarmak istediler. Hem uluslararası güçler, hem de Türk devleti bunu yapmak istedi ama başaramadılar. Yani ne yapsalar da Önderlik onların istediği gibi yaşamadı, onların istediği gibi olmadı, onların istediği çizgiye gelmedi. Yaşamını kendi belirledi, kendi inandı, kendi düşüncesi doğrultusunda bir yaşam sistemini kurdu. İmralı işkence sistemi içerisinde bile bu sisteme karşı direnerek kendi yaşam sistemini, düşünce sistemini oluşturdu. Önderlik özgürlük ideolojisini İmralı da toplumsallaştırdı. Bu durum egemen güçlerde Önderliğe karşı büyük bir tepki, öfke ve kine dönüştü. Bir bu yanını anlamamız lazım. Diğer yanı da Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kendisini Kürdün inkarı, soykırımı üzerinden var etti. Bu şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturdu. Önder Apo ve PKK ortaya çıkana kadar Kürtler soykırım kıskacındaydı ve soykırım tamamlanmak üzereydi. Fakat Önder Apo’nun çıkışıyla Kurdistan’da umutlar yeniden yeşerdi.

ÖNDER APO VE PKK KURDİSTAN’DA BİR UMUT HAREKETİ OLARAK DOĞDU

Kürt halkında özgürleşebileceğine dair inanç gelişti, varoluş savaşına inanç gelişti. Aslında PKK de, Önder Apo da Kurdistan’da bir umut hareketi olarak doğdu. Türk devletinin ya da Türk devlet geleneğinin Önderliğe en büyük tepkisi de buradan kaynaklanıyor. Çünkü Kürdü soykırımdan geçireceklerdi, Misak-ı Milli’yi yaratacaklardı. Hesapları sınırlarını genişletmek ve Kurdistan’ı işgal etmekti. Bu hesaplar Önder Apo’dan döndü, PKK’ye çarptı. Soykırım ve sömürge politikalarını gerçekleştiremediler. Bu yüzden Önderlik ile tarihsel bir hesaplaşma içindeler, Önderlikten intikam almak istiyorlar, Önderliğin söylediği her sözden, dışarıya verdiği her mesajdan korkuyorlar. Çünkü biliyorlar ki Önderliğin düşünceleri bir insanın yüreğine, beynine hitap ederse, o insanı özgürlükten vazgeçirmek kolay değil. Bunun tüm dünyaya yayılacağından korkuyorlar. Bu ulus devletlerin sonunun gelmesi demek.

Türk devleti karşısında gerçekleştirilen mücadele aslında tüm ulus devletlerin de sonunu getirebilir. İmralı işkence sistemi Türk devletinin de, egemen güçlerin de Önderlikten intikam alma hareketine dönüştü. Bundan dolayı bu sistemi daha derinlikli, köklü çözümlememiz, bunun karşısında toplumsal baskı daha fazla artmalı. Bu gerçeklik karşısında öfkemiz, kinimiz, tepkilerimiz, gerçekleştirdiğimiz eylemler daha radikal olmalı. Bu konularda tabii ki belli çabalar var. Özellikle son süreçte Avrupa Konseyi’nde geliştirilen bazı toplantılar oldu, yine CPT’ye yönelik hukuksal bir mücadele geliştirildi. Siyasal alanda da yürütülen bir mücadeleler var. Tabii ki bu mücadeleler önemli, değerli sonuçlara da yol açıyor. Fakat şöyle bir gerçeklik de var; bu kadar mücadele yürütmemize rağmen, hukuksal anlamda var olan boşlukları değerlendirmeye çalışmamıza rağmen Önderliğin durumunda herhangi bir değişiklik yaşanmadı.

Önderliğin sağlık ve güvenlik koşulları ne durumdadır, bu konuda bile bilgi alınmış değil. İmralı’dan bir bilgi kırıntısı bile dışarıya çıkmadı. Bu bize şunu gösteriyor; hem siyasal, hem hukuksal, hem de askeri anlamda yürüttüğümüz mücadelenin demek ki hala yetersiz kalan yanları var. Çünkü bizim kriterimiz Önder Apo’nun özgürleşmesidir ya da Önderlik üzerindeki tecridin kırılmasıdır, İmralı soykırım sisteminin yıkılmasıdır. Rêber Apo Kürt halkının önderidir ve Önderliğe yaklaşım Kürt halkına yaklaşımdır. Önder Apo üzerinde bugün soykırım siyaseti yürütülüyorsa bu aynı zamanda Kürt halkı üzerinde de soykırım politikalarında ısrar edileceğinin göstergesidir.

Sadece PKK’li olduğumuz için, ya da sadece Kürt olduğumuz için Önder Apo’nun İmralı’da bulunduğu koşullar bizi eylemselliklere itmiyor. Kendisine insanım diyen herkesin böyle bir sisteme karşı çıkması lazım. Çünkü Önder Apo özgür olmadıkça hiçbir insan özgür olamaz. Bir yerde bir insana karşı bu kadar aşağılık, bu kadar alçakça yöntemler uygulanıyorken, en temel insan haklarından bile mahkum bırakılıyorken sen kendine ben özgürce yaşayabilirim diyebilir misin? Bu yüzden Önderliğin özgürlüğünü kendi özgürlüğümüz olarak görmemiz, kendi özgürlüğümüzün de Önderliğin özgürlüğünden geçtiğini bilerek mücadele yürütmemiz gerekiyor. İkisi arasındaki bağlantıyı kurmada yetersiz kalınan yanlar olabiliyor.

MÜCADELEYİ DAHA FAZLA KİTLESELLEŞTİRMEK GEREKİR

İmralı sisteminin sadece Türk devletine bağlı bir sistem olmadığından bahsettik. Uluslararası güçler de bu sistemin oluşturulmasından sorumludur. O yüzden CPT çok farklı bir adım atmıyor. Bu kadar mücadeleye rağmen Önder Apo ile ilgili yaptığı görüşmenin sonuçlarını paylaşmadı. Avrupa Konseyi’nde yürütülen çalışmaların tabii ki anlamı var ama bunlardan ne kadar sonuç alır? Belirsizdir yani. Şunu görmemiz lazım; bu kurumlar dediler ki biz denge siyaseti yürütmek zorundayız. Bu neyin dengesidir? Bir insanın, bir halkın, bir toplumun özgürlüğü söz konusu ama denge siyasetinden bahsedebiliyorlar. O yüzden bu kurumlara karşı da siyasal ve hukuksal mücadelemizi yürütmeliyiz. Bu konuda kesinlikle geri adım atılmamalı ama bununla birlikte Önder Apo’nun özgürlüğü mücadeleyi daha fazla kitleselleştirmek, toplumsallaştırma gerekir. Bu yönüyle yetersiz kalınan yanlar var tabii ki. Uluslararası Komplo döneminde olduğu gibi Kurdistan’ın her parçasında ve uluslararası alanda aynı tepki ve öfke ile alanlara çıkılmalıdır. Çünkü en büyük güç halkın gücüdür. En büyük irade de halkın iradesiyle ortaya çıkar. Bu yüzden Kürt halkı ve dostları Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü daha fazla gündeme getiren, 24 saat bunun için yaşayan, bunun için çalışan ve bunun için mücadele eden bir hareket tarzını, bir eylem tarzını esas almalı.

Önder Apo’nun paradigmasını hem yaygınlaştırma ama aynı zamanda da anlaşılır kılma gibi bir sorumluluğumuz var. 10 Ekim 2023 yılında Önderliğe özgürlük Kürt sorununa çözüm hamlesi Kürt halkının dostları tarafından başlatıldı. Bu küresel özgürlük hamlesinin ilk aşamasında Önderliğin paradigması artık tüm dünyaya yayıldı. Önemli olan bundan sonra bu paradigmayı daha anlaşılır kılmak. Anlaşılır kıldığımız kadar bir de şunu yaratmak önemli; Önderlik için bilinç eğer yaşam gerçekliğine ve eyleme dönüşüyorsa bir anlamı vardır. O yüzden bilinçlenme faaliyetleri kadar insanların yaşam felsefesinde de değişiklikler yapmak, yani değişikliklere yol açmak lazım. Bunu daha fazla anlaşılır kılmamız gerekiyor. Çünkü PKK’nin ya da Önder Apo’nun özgürlük ideolojisinin temel farkı da buradadır. Yani insanların yaşamında değişim yaratma, kişiliklerinde değişim yaratma, karakter oluşturma yönü var. Aslında sistemi bu kadar öfkelendiren yan da budur.

Sistem bireyci kişilikler yaratıyor. Hesapçı, sadece kendini düşünen, toplumsal sorunlarla uğraşmayan, kendi derdine düşen bireyci kişilikleri açığa çıkarıyor. Önderlik bunun karşısında toplumsal gerçekliği daha fazla dikkate alan, toplumun sorunlarına çözüm olmaya çalışan, yine onurlu insan olmanın arayışı içerisinde olan, özgürlük arayışı güçlü olan kişilikler yaratıyor. O yüzden toplumda geliştirilen entelektüel devrim kadar ahlaki ve politik anlamda da devrimin geliştirilmesi lazım. Bu yanlarıyla gösterilen çabalar, olumlu ve anlamlı sonuçlar açığa çıkardı. Dünya demokratik konfederalizmin zemini de oluştu. Çünkü bugün Kenya’dan Malezya’ya, Bolivya’dan, Meksika’ya kadar, yine Amerika’dan, Japonya’ya, Çin’e yani aklınızın gelebileceği her yerde Önderlik paradigması tartışılıyor ve insanlar kendi sorunlarına cevap buluyorlar. Böylelikle aslında Önderlik ilk defa şunu da başardı;  özgürlük ideolojisini toplumsallaştırdı.

ÖNDERLİĞİ OKUDUKÇA KENDİMİZİ TANIRIZ

Mesela; Önderliği okuma günleri başlatmışlardı bu çok önemli bir adımdı. Bu okuma günlerinin çok daha fazla geliştirilmesi gerekiyor. Çünkü Önderliği okudukça hem kendimizi, hem önderliği tanırız hem de içinde yaşadığımız sistemi daha güçlü çözümleriz. Mesela eğer Önderlik okunmazsa, Önderliğin tanınması da mümkün değildir. Sen tanımadığın bir şeyi anlayamazsın, anlayamadığın bir şey için de mücadele edemezsin ya da onunla gerçek sevgiyi, gerçek bağı geliştiremezsin. Bu yüzden de Önderliğin hem çözümlemelerinin, hem savunmalarının daha fazla okunması gerekiyor. Çünkü Önderliğin savunmaları aynı zamanda bu tarih karşısında özgür insan savunmasıdır. Bu yönleriyle okuma günleri çalışması önemliydi.

Özellikle kadınların bilinçlenmesi, eğitilmesi ve örgütlenmesi açısından da önemlidir. Çünkü sen okudukça bilinçlendikçe farkına varıyorsun. Özgürlükle bilgi arasındaki ilişki stratejik ilişkidir yani. Bilinçli insan aydınlanmış insandır. Cahil insan bütün kötülüklerin kaynağıdır. Düşünceden uzaklaştıkça, bilinçten uzaklaştıkça insan karanlıkta kalır. Önder Apo’nun ideolojisiyle dünyayı aydınlatma görevi aslında hepimize düşüyor. Bu konuda daha fazla görev ve sorumluluklarımıza sahip çıkmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Çünkü hamlenin ikinci aşamasına da geçtik. 15 Şubat’tan sonra ikinci aşamasının başlatıldığı söylendi. Artık bu aşamada ne yapılması lazım? Paradigmanın daha fazla toplumsallaşması ve eylemlerin daha fazla kitleselleşmesi gerekir. İmralı sisteminden sorumlu olan emperyalist kurumlara da, kendine demokratım diyen ya da insan hakları savunuculuğundan bahseden kurumlara da daha fazla baskı yapılması gerekir.

Gerilla açısından da Rojhat ve Erdal arkadaşların eylemleriyle 1 Ekim’den itibaren Önderlik hamlesine katılım kararlılığı gösterildi. Bundan sonra da hamleyi sahiplenme düzeyimiz, katılım düzeyimiz heval Rojhat ve Erdal gibi olacak. Daha sonrasında devrimci operasyonlar da gelişti. Tabii biz bunu da yeterli görmüyoruz. Çünkü Önder Apo’ya karşı geliştirilen uluslararası komplo 26. yılına girdi. Bu az bir zaman değil. Ve bu zamana kadar görevlerimizi, sorumluluklarımızı yerine getirememenin öz eleştirisini 26. yılda hamleye sahip çıkarak daha güçlü bir şekilde vermeliyiz. Halkımız nasıl Newroz’a, 8 Mart’a öncülük ettiyse, 1 Mayıs’a da aynı ruhla, aynı bilinçle öncülük etmeli ve sahip çıkmalıdır. Çünkü bizim partimizin adı da Kürdistan İşçi Partisi. Bu partinin kurucusu da Önderliktir. O yüzden Kürt halkı olarak Önder Apo’nun özgürlüğünü, Kürt sorununun çözümünü daha fazla gündeme getiren eylemlerle 1 Mayıs direnişine katılmalı ve öncülük etmeliyiz.

KURDİSTAN’DA ÇOK ÇETİN BİR SAVAŞ YÜRÜTÜLÜYOR

Kurdistan’da çok çetin ve sert bir savaş yaşanıyor. Savaşın daha da fazla yaygınlaşması ve tüm Kurdistan’ı kapsaması gibi bir durum da olabilir. Çünkü bugünlerde diplomasi trafiği de yoğun. Aslında bu bir dönemdir. 2014’te Önderlik 2013 Newroz’unda şöyle bir şey söylemişti; “Bu süreç eğer bozulursa ya da istenildiği gibi yürümezse Kurdistan’da yaşanacak olan savaş normal bir savaş olmayacak. Bu yüzden hiçbiriniz yani Kürt halkı da, özgürlük isteyen güçler de, PKK gerçekliği içerisinde de ne eskisi gibi savaşabilirsiniz, ne de eskisi gibi yaşayabilirsiniz.” Bu gerçeklik doğrulandı. Yani alışılageldik yöntemlerle zaten artık ne savaş yürütülebiliyor, ne de biz böyle eski tarzda yaşamımızı devam ettirebiliyoruz. Önderlik bunu yıllar önce söyledi. Artık Kurdistan’da gerilla savaşı da alışılageldik yöntemlerle, alışılageldik taktiklerle yürütülemez. Yenilik yapılmasına ihtiyaç olduğunu Önderlik daha o süreçlerde belirledi. Ondan sonra gerilla açısından bu tartışmalar çok fazla gündeme girdi. Yani gerilla kendisini nasıl yeniden yapılandırabilir, daha fazla başarıyı esas alan, zaferi esas alan savaş tarzı yürütülebilir konusu tartışıldı.

Çünkü şimdiye kadar var olan savaşta da çok böyle direnildi, önemli adımlar atıldı ama yine de Önderliğimizin eleştirileri vardı. Yani savaşta dogmatik kaldığımıza, taktikte yaratıcı olmadığımıza, Önderliğin istediği tarzda savaşmadığımıza yönelik eleştiriler vardı. Fakat şunu belirtebilirim; 2014 yılından şimdiye kadar süren savaş süreci daha çok da 2015 yılından itibaren başlayan ki buna Türk devleti “Çöktürme Planı” adını vermişti. Bu Kürt halkının soykırımdan geçirilmesini ve PKK’nin de tümden tasfiyesi anlamına geliyordu. Bunu amaçlıyorlardı. Bunu ne kadar gerçekleştiler, görünüyor zaten. Her defasında bu yıl bitireceğiz, önümüzdeki yıl bitireceğiz diyorlar. Şimdi de diyorlar bu yaz bitireceğiz. Bu yaza iki ay kaldı, nasıl bu kadar büyük bir hareketi, bu kadar evrenselleşmiş bir hareketi bitirebilirler? Bu böyle oldukça trajikomik bir durum haline geldi. Önderlik bu eleştirileri gündemimize koyduktan sonra çok yoğun tartışmalar yürütüldü ve pratik adımları da atıldı.

2019’dan sonra çok daha yoğun bir savaş yürütüldü. Ama sonuçta bize kazandırdığı çok şeyler oldu. Savaş doktrininde yeni bir sayfa açıldı. 21. yüzyılda teknoloji çok gelişmiş, istihbarat çok gelişmiş. Gerilla mücadelesinin sonu mu geldi? Özellikle sol kesimler, anarşist kesimler, devrimciler gerillacılığı seviyor ama gerillada başarıyı görmede, zaferi görmede bir umut kırılması vardı. Fakat Kurdistan Özgürlük Gerillası tekrardan bu umudu diriltti. Geliştirdiği taktiklerle özellikle de 2020’den 2024 yılına kadar yürüttüğü savaşta şunu gösterdi; Kurdistan’da gerillacılık öldürülemez, gerilla dünyada da ortadan kaldırılamaz ve gerilla zapt edilemez. Bu gerçekliğe bile baktığımızda Kurdistan Özgürlük Gerillasının kaybetmediği ve kaybedenin Türk devleti olduğu görülüyor.

TÜRK DEVLETİ İŞGALİ DAHA DA YAYGINLAŞTIRMAK İSTİYOR

Alışılagelmedik yöntemler uygulayacağız diyorlar, birçok işbirlikçi, ihanetçi gücü, KDP’yi yanlarına çektiler, her türlü yasaklı silahı kullandılar. Taktik nükleerden tutalım, kimyasal silahların çeşit çeşit gazlarına kadar. Bolu’dan, Kayseri’den, Foça’dan her yerden tugayları getirdiler. Bir komutan başarısız oldu onu görevden aldılar, diğerini getirdiler. Zap’tan kimler geldi, kimler geçti. En son birini daha getirdiler onun da ömrü az kaldı. Kimi getirseler de, ne yapsalar da Kurdistan Özgürlük Gerillasının inancı, bağlılığı, savaştaki performansı, taktikteki üstünlüğü, yaratıcılığı karşısında Türk devletinin kazanma imkanı yok. Türk devleti şuan yoğun bir diplomasi yürütüyor. Zaten Hewler, Bağdat artık Türkiye’nin bir şehri gibi olmuş. Sürekli gidip geliyorlar. Mekik dokuyorlar adeta. Bu görüşmelerin hepsi ne için? Bir PKK’yi tasfiye etmek, iki Neo-Osmanlıcılık planlarını başarıya ulaştırmak için. Misak-ı Milli sınırlarını tamamlamak istiyorlar.

Belki Irak hükümeti Türkiye tarihini ya da Osmanlı geleneğini çok fazla bilmiyor ama elini verdiyse kolunu kaptırır. GAP projesini andıran vaatler sunuyorlar. Size yol vereceğiz, su vereceğiz, elektrik vereceğiz diye. Bunun ilerleyen günlerde neye dönüşeceğini Irak da görecek. Ama şunu bilmeleri lazım; burada amaç sadece PKK’yi tasfiye etmek değil. Doğru; PKK onların önünde büyük bir engel olarak duruyor. O yüzden PKK’yi yani tasfiye etmeleri lazım. İşgali daha fazla yaygınlaştırmak istiyorlar. Arap halkını, Arap topraklarını da sömürgeleştirmek için bunu yapmak istiyorlar. Bir anti-Kürt ittifakı oluşturmayı amaçlıyorlar. Ama eğer bu siyasette, bu politikada ısrar ederlerse ve Irak da, KDP de bunu çok doğru çözümleyemezse -gördüğümüz kadarıyla da çok doğru çözümleyemiyorlar- bu durum onların başına da bela olacak. Onların yıkılışına, kaybetmesine neden olacak. Çünkü Irak gerçekten de merkezi uygarlığın kurulduğu bir toprak parçası. Yine birçok uygarlığa burası beşiklik etti. Şimdi 3. Dünya Savaşı’nın da merkezi konumundadır.

Irak’ı kendilerine eklemlemek, İran’ı etkisizleştirmek yine Suriye’yi de bu ittifakın içerisine katarak sömürgecilik amaçlarını gerçekleştirmek istiyorlar. Irak ben PKK’yi terör örgütü olarak görmüyorum ama yasa dışı örgüttür demişti. Kendi televizyonlarında, basınlarında, sanki çok büyük bir zafer kazanmış gibi, devrim niteliğinde bir değişim olarak değerlendirdiler. Ama şöyle bir gerçeklik var; zaten biz hiçbir zaman yasalara göre olan bir örgüt olmadık. PKK her zaman yasa dışı bir örgüttü. Ne Irak yasalarına göredir, ne Türklerin yasalarına göredir, ne de Amerika yasalarına göredir. Egemen sistemin yasalarına göre değildir PKK. PKK’nin uyduğu tek bir yasa vardır o da özgürlük yasalarıdır. Özgürlük yasalarına göredir, insan olmanın yasalarına göredir. Onun dışında her yerde zaten yasa dışıdır.

KURDİSTAN’DA İŞGALCİLERE GEÇİT VERMEYECEĞİZ

Heval Rojhat ve Heval Erdal ile 1 Ekim’den itibaren gelişen bir süreç oldu. Bu süreç gittikçe ime de kazandı. Sonbahar ve kış aylarında arkadaşlar devrimci operasyonlar da geliştirdi. Kasım ayında, Aralık ayında, Ocak, Şubat, en son Mart’ın 19’unda da Tepe Amediyê’de hamlesel düzeyde bir operasyon gerçekleştirildi. Öncelikle heval Andok, heval Ciwan, heval Helmet, heval Rizgar, heval Canşer, heval Ekin şahsında bu operasyonlarda şehit düşen tüm arkadaşları saygı ve sevgiyle anıyorum. Şehit arkadaşların anlarına bağlılık gereği Kurdistan’da işgalcilere geçit vermeyeceğiz. Kurdistan faşizme mezar olacak. Zap faşizme mezar olacak. Bu konuda kararlılığımız kesindir. Bu hamleler böyle önemli bir etki düzeyi yarattı. Türk devletinin, Erdoğan’ın ‘karizmasını’ çizdi. Teknik düzeyde de bir hamle gerçekleştirdik. Artık gerilla yer altında tünelde savaşıyor, yeryüzünde arazide savaşıyor, coğrafyayı kullanıyor ama aynı zamanda gökyüzünde de savaşıyor.

“İHA’lara, SİHA’lara millidir” diyorlar. Hepsinin yalan olduğu çıktı, arkadaşlar belgeleriyle gösterdiler. Yani bunun ne kadar yalan olduğu, her parçanın “milli” olmadığı da ortaya çıktı. Bunlar zaten düşürülünce Kurdistan’da bu askerlerin gerilla karşısında yaşadıkları sendrom daha fazla gündeme geldi. Birbirini vuranlar, savaş cephesinden kaçanlar, savaşta yer almak istemeyenler. Bu gerçeklikler daha fazla gündeme geldi. Mesela 4 yıldır aynı tünelde olan arkadaşlar var. Hiç yılmadan, hiç değişmeden bu arkadaşlar buralarda mücadele yürütüyorlar. Arkadaşlara bu gücü veren nedir? Bu iradeyi yaratan nedir? Arkadaşların özgürlüğe, Kürt halkına ve Önderliğe olan bağlılığıdır. Bu arkadaşların direnişini güçlendiren, direnişine kaynaklık eden gerçeklik budur. O yüzden de Kurdistan’ın özgürlük gerillası yenilmezdir. İstedikleri kadar işbirlikçilerini, ihanetçilerini yaratsınlar yine de PKK ve Önder Apo gerçeği karşısında yenilmeye mahkumlar. Onlar Önder Apo’suz, PKK’siz, işbirlikçi hain Kürtlerle bir sistem yaratmak istiyorlar.

Bunun gerçekliğini şöyle de açıklayabiliriz. Mesela 1. Dünya savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğu TC devletine çevrildi. Proto-İsrail yaratılmak istendi. Aslında onun bir ön adımı olarak gerçekleştirildi. 2. Dünya savaşından sonra da İsrail’i kurdular. Şimdi 3. Dünya savaşını yürütüyorlar ve dünyayı özellikle de Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek istiyorlar. İsrail modeli bir Kürt devleti oluşturmak istiyorlar. Biz ulus devlet anlayışına karşıyız. Bu işbirlikçi Kürtlerle bu kadar ortaklık etmelerinin bir nedeni de budur. Bunu iyi görmemiz lazım. Kurdistan özgürlük gerillası da bunları bilerek, ulus devletin Kürt halkına kaybettireceğini bilerek, özgürlük getirmeyeceğini, konfederalizmin esas sistemimiz olduğunu bilerek, ideolojik gerekçelere dayanarak kendisini güç kaynağı haline getiriyor.

Bu durum Kurdistan özgürlük gerillasını daha da yenilmez kılıyor. Çünkü ideolojik bir duruşu var. Yani bugün Zap’ta gösterilen duruş, bugün Xakûrkê’de gösterilen duruş, Metina’da gösterilen duruş ideolojik bağlılıktan ya da ideolojik bilinçten kopuk bir duruş değildir. Düşünce gücüyle bağlantılıdır. Gerilla artık her yönüyle, her yerde, her mevsimde savaşabilecek düzeye geldi. Taktikler de geliştirildi. HPG komuta konseyi toplantımızda, YJA Star komuta konseyi toplantılarımızda da önemli kararlaşmalara ulaştık. Önderliksiz bir yaşamı asla kabul etmiyoruz. Gerilla bu kararlılıktadır. Bunun hem ideolojik bilincine ulaşılmış, hem de pratik tecrübesi edilmiştir. Ve bu pratik daha çarpıcı bir biçimde önümüzdeki yıl görülecek. Ama şunu da belirtme gereği duyuyorum; 2024 yılı öyle kolay geçmeyecek. AKP-MHP faşizminin de bu savaşta yenilgisi tümden onun çözülüşünü getirecek. Onlar bunun da farkındalar. O yüzden de savaşı her yere yaymayı göze almışlar. Bunun karşısında gerillanın yalnız bırakılmaması lazım. Hem halkın, hem tüm çalışanların, yurtseverlerin, sempatizanların bu savaşa katılması gerekiyor. Devrimci Halk Savaşı stratejisine göre kendi çalışmalarını örgütlemeleri ve yürütmeleri lazım. Ancak bu zaferi getirir.

YJA STAR KOMUTASIYLA, SAVAŞÇISIYLA ÖZGÜR YAŞAMIN SAVUNUCUSUDUR

YJA Star ordulaşması 30 yılını çoktan doldurdu. Fakat farklılaşan yanlar var tabii ki. Tarihimiz boyunca niceliksel bir birikim oluştu. Ve bu niteliksel sıçramaya yol açtı. Son 3 yıldır da bu niteliksel sıçramanın ürünlerini daha açık, daha çarpıcı, daha görünür kılma imkanlarımız oldu. Yani YJA Star komutasıyla, savaşçısıyla özgür yaşamın savunucu gücü olduğunu pratiklerle daha çarpıcı bir biçimde ortaya koydu. Fedailikte de böyle zirveleşen arkadaşlar ortaya çıktı. Heval Sara, heval Ruken gibi. Zilan çizgisinde yürüyen bir savaş gerçeğimiz var. Bir kadın gerilla gerçeğimiz var. Yine taktik anlamda da daha yaratıcı, daha esnek, kadın aklıyla komutanlık yapma, savaşı yürütme, kadın aklı ve duygusuyla gerillacılık yapma bizde daha fazla gelişti. Bu böyle kendiliğinden olmadı yani.

Gücümüzü tarihimizden alıyoruz. Çünkü bizim şöyle bir tarihsel gerçekliğimiz var; biz özgürlükle kendi kendimize tanışmış ya da kadın olarak özgürlüğe karar verip öyle mücadeleye katılmış kadınlar değildik. Özellikle de ilk süreçlerde. Hatta Önderliğin bize rağmen geliştirdiği adımlar oldu. Kadın ordulaşmasının gelişmesi de ilk başta hem erkek yoldaşlar tarafından, hem kadın arkadaşlar tarafından çok fazla anlaşılmadı. Çünkü savaş daha çok erkek işi olarak görülüyordu. Kadının savaşacağına dair hem kadının kendisine inançsız bir yaklaşımı vardı, hem de erkeğin. Ama şuna da inanç vardı; bu savaşta yer almalıyız, bu savaş bizi özgürleştirecek. Bu kararlılık, bu inanç kadın arkadaşların güçlü katılmasına yol açtı. Yine Önderliğin verdiği perspektifler, Önderliğin desteği de vardı.

Attığımız her adımı Önderlik daha sonra bir teoriye dönüştürdü, bir ideolojik tespite dönüştürdü. Hedefi daha da büyüttü. Tarihimizden güç alıyoruz, şehitlerimizden güç alıyoruz. Çünkü heval Saralardan, Azime’ye, heval Gülçin’den, Sorxwin’e, Leyla’ya, Nuda’ya, Edessa’ya, Eser’e, Ekin’e kadar binlerce kadın şehidimiz oldu. Bu şehitlerimizden güç alıyoruz. Bunlar bize nasıl yaşanacağını, nasıl savaşacağını öğrettiler. Kadın olmak demek sistem karşıtı olmak demektir. Çünkü bu sistem erkeğe göre oluşturulmuş bir sistemdir. YJA Star da bu yönüyle kadının öz savunma gücü oluyor. Özgürlük bilincinin gelişmesi, yine kadın kurtuluş ideolojisi temel dayanaklarımızdandır. Özgürlük tarihi YJA Star ile yeniden yazılıyor, PAJK ile yeniden yazılıyor. Çünkü Önderlik de şunu söyledi, köleliğin tarihi yazıldı ama özgürlük tarihi yazılmayı bekliyor. Özgürlük tarihi bizimle yazılmaya başlandı ve devam ediyor.

BİZ ÖZGÜRLÜĞÜN GERİLLASIYIZ

Özgürlük tarihi şehitlerin kanıyla yazılıyor, şehitlerin alın teriyle, yaşayan arkadaşların emekleriyle yazılıyor. Bunlar bizim güç kaynağımız oluyor. En temel güç kaynaklarımız ideolojimizdir, şehitlerimizdir, Önderliğimizdir. Bunlardan güç aldığımız sürece düşman karşısındaki duruşumuz da daha onurlu, daha asil oluyor. Gerilla olmak demek, bir yaşam tarzı demek, gerilla olmak demek sınırları aşmak, geleneksel toplumsal cinsiyetçilik kalıplarıyla mücadele etmek demektir. Bunların farkına varmak, bunların bilincine varmak bizi daha eylemsel kılıyor. 21. yüzyılın savaş karakterinde değişen yanlar var. Daha çok akılda incelikle, ustalıkla, duyguda derinlikle geliştirilecek bir savaş dönemine girdik gerillacılık açısından. Kadın arkadaşlarda da yaşamın ayrıntılarına daha fazla yoğunlaşma, incelikleri daha fazla yakalayabilme, hedefe daha fazla kilitlenme gelişebiliyor. Bu da savaştaki performansı daha fazla arttırabiliyor. Özellikle branş eğitimlerinin görülmesiyle birlikte savaşta uzmanlaşma da gelişti.

Savaşta uzmanlaşmanın gelişmesi, teknik hakimiyetin gelişmesi, taktiğin tekniğe dayalı olarak geliştirilmesi kadın arkadaşların hem tünel savaşlarında, hem arazi savaşlarında hem de teknik anlamda yürüttüğümüz savaşta daha etkili katılımına yol açtı. YJA Star’ın komuta tarzında da değişimler oldu. Daha iddialı, daha fazla riski göze alan, tarihsel sorumluluklarının bilincinde ve farkında olan bir katılım gerçeği açığa çıktı. YJA Star komutası biz bu savaşı soykırımla karşı yürütüyoruz bilinciyle bir katılım sağlıyor. Özgür olmak için bu savaşı yürütüyoruz. Biz hiç kimsenin gerillası değiliz, özgürlüğün gerillasıyız. Özgürlüğün gerillası demek kendini özgürlüğe ait hissetmek demek, özgürlük için savaşmak demektir. Böyle savaştıkça arkadaşlarımız daha da güzelleşiyor.

YJA Star’ın katılımı Kürt kadınını onurlandırın bir katılım. Çünkü gencecik arkadaşlar ömrünün baharında hakikat uğruna ölümü göze alıyorlar. Bu da YJA Star’ın muhteşem direnişlerine neden oluyor. Önceki yıllarda eylem tarzımız daha sınırlıydı. Daha çok suikast ya da ağır silahlarla yapılan eylemlerdi. Ama bu son 3-4 yıllık savaş sürecinde hem savaşa komutanlık etme, hem de direnişte önemli rol oynama durumu var. Önümüzdeki dönemde özellikle 2024 yılında Zilan çizgisinde yürüttüğümüz bu mücadeleyi daha fazla güçlendirerek, daha yaratıcı taktiklerle daha güçlü bir katılımın sahibi olacağını arkadaşlar kış sürecindeki hamlelerle de gösterdiler.

SEÇİM SONUÇLARI DAHA KAPSAMLI DEĞERLENDİRİLMELİ

31 Mart yerel seçimlerinin üzerinden bir süre geçti. Seçim sonuçları birçok açıdan değerlendirildi. Fakat daha da değerlendirmesi gereken durumlar var. Sorun sadece durum tespiti yapmak değil. Değişim gerekliliği bu seçimler ortaya çıktı. Faşist iktidar açısından da açığa çıkardığı sonuçlar oldu. Onların da kendilerini değerlendirmeleri gereken sonuçlar var. Ama demokratik siyaset açısından da açığa çıkan sonuçlar var. Önemli olan bu sonuçların öğretici olduğunu görüp ona göre pratik adımlar atabilmek. Artık tartışmaların derinleşmesine ihtiyaç var. Bu tartışmalar daha fazla yürütülmeli. Sonuçları daha da kapsamlı değerlendirmeli. Ama bu sonuçları değerlendirildiği kadar pratikte de değişimlere yol açmalı, pratikte de siyasete yön verebilmeli bu sonuçlar. Gerçekten de 31 Mart yerel seçimlerinin tarihi bir anlamı var. AKP açısından da tarihi anlamı var. Çünkü AKP tarihinin yenilgisini yaşadı. Uzun süreden sonra ilk defa ikinci parti oldu. Yine birçok büyük şehri kaybetti. Kurdistan’da büyük bir kaybı yaşadı. Bu yönleriyle seçimlerde en büyük yenilgiyi yaşayan AKP oldu. Adeta bozguna uğradılar.

CHP açısından da çıkarılması gereken sonuçlar var. CHP de 47 yıldan sonra ilk defa birinci parti oldu. Bunları daha derinlikli değerlendirmek gerekiyor. Şunu önemli görüyorum. Mesela AKP milliyetçi söylemlerde ısrar ettikçe yine faşizmi kışkırttıkça oy kaybetmeye başladı. Savaş rantçılığı yaptığı için bu oy kaybını yaşadı. Yeni ya da demokratik siyasetin yapması gereken nedir? Ya da CHP’nin de kendisine sol diyen örgütlenmelerin de yapması gereken şudur; Kürt sorununa çözüm yaklaşımı nasıl olacak? Bunu belirlemeliler. Çünkü sandıktan aslında şu da çıktı;  Türkiye’de demokratikleşme, Kurdistan’da da Kürt sorununa çözüm isteniyor. Halkın beklentisi, toplumun beklentisi budur. Çünkü antidemokratik uygulamalar var. Daha fazla devlet, daha az toplum gerçekliği ortaya çıktı. Daha çok toplum, daha az devlet. Yine Kurdistan’da da halk kendi yönetimlerini istiyor. Kendi seçtiği belediye başkanlarının bölgeyi yönetmesini istiyor. Bu gerçeklik ortaya çıktı.

Diğer partiler de eğer AKP’nin akıbetine uğramak istemiyorlarsa ya da tarihi yenilgi almak istemiyorlarsa Kürt sorununa demokratik çözüm temelinde yaklaşmalılar. Kürt sorununa yaklaşım kadar demokrasi sorununa yaklaşımları, özgürlüğe yaklaşımları belirleyici olacak. Burada Kürt sorununa yaklaşım turnusol kağıdı rolünü de oynuyor. Yani partilerin Kürt sorununa yaklaşımı aynı zamanda özgürlüğe yaklaşımlarını, demokrasi sorununa yaklaşımını, ezilenlere yaklaşımı, ezilen sınıflara yaklaşımını, cinslere yaklaşımını açığa çıkarıyor, ortaya koyuyor. Bu yüzden de Kürt sorununa yaklaşım önem taşıyor.

DİRENMEK ZAFERİ GETİRİR

Mayıs seçimlerinden sonra böyle çok karamsar bir tablo yaşatmaya çalıştılar. Özellikle de demokrasi güçleri açısından bunu bilinçli yaptılar. Kürt halkı açısından da bunu yaptılar. Sanki büyük bir yenilgi yaşanmış, kaybedilmiş, oylar gitmiş gibi. Bin bir türlü yalan söylediler ve karamsar bir tablo yaratmaya çalıştılar. Halkın umutlarını yitirtmek istediler ama başaramadılar. Hem bunu yaptılar, hem de taşıma seçmen getirdiler. Binlerce asker, polis, mesela Şırnak’a, Kurdistan’ın hemen hemen her yerine, Ağrı’ya birçok yere getirdiler. Buna rağmen bu boşa çıktı. Kürt halkı, demokrasi güçleri, demokratik siyasetten yana, özgürlükten yana tavır koydu. Seçim tabii ki her şey değil ama önemli. Türkiye’nin şöyle bir gerçekliği de var; faşist sistemler de böyledir, seçimlerle sen sadece hükümeti değiştirebilirsin. Bizim amacımız hükümeti değiştirmek kadar aynı zamanda sistemi de değiştirmektir. Amacımız sadece bu hükümet gitsin yerine başka bir hükümet gelsin değil.

Seçimlere önem vermek kadar sistemdeki değişiklik nasıl yapılabilir? Mesela esas belediyecilik buna yönelik olmalı. Bir kitap var, geleceğin devriminin yerel yönetimler üzerinden sağlanacağını da ortaya koyuyor. Devrimin teorisini yerel yönetimler üzerinden geliştiriyor. Belediyecilik anlayışında yarattığımız yeniliklerle bu sistemsel değişikliği Türkiye’de ve Kurdistan’da da oluşturabiliriz. Hizbul-kontra örgütlenmesi, yine bazı ilkel milliyetçi yaklaşımlar, AKP-MHP faşizmi DEM Partiyi ısrarla sadece Kurdistan’la sınırlı bölgesel bir parti olarak sınırlandırmak istiyor. Ama demokratik siyaset projesi böyle değildir. DEM Parti demokratik güçlerle Türkiye’deki toplumla kendisini güç kılabilir. Yine sol sosyalist çevrelerle, ekolojik çevrelerle, kadın özgürlükçü çevrelerle ittifak ve ilişki içerisine girerek daha fazla güçlenebilir. Bölgede de böyle güçlenebilir ama Türkiye’de de kendisini ancak böyle örgütleyebilir. Demokratik siyasetin yolu buradan geçer. Yoksa dar milliyetçi söylemlerle, kendisini sadece Kurdistan bölgesine hapsederek istenilen açılımı yapamaz. Kaldı ki Dem Parti’nin de çizgisinde böyle bir ısrar var. Yani Türkiye’de demokrasiyi geliştirme, demokratikleşme ısrarı var. Bu konuda her türlü ittifaka açık olduğu da görülüyor.

Abdullah Zeydan Van’da daha mazbatasını almadan “Siz kimi seçerseniz seçin, eğer ben istemesem bu seçimi durdurabilirim” yaklaşımları çıktı. Sandıktaki mücadele kadar Van direnişi de şunu gösterdi; eğer biz sokağı da mücadele alanına dönüştürürsek, burada hakkımıza sahip çıkarsak ve mücadele edersek kazanırız. Demokratik siyaset kazanır, halkımız kazanır. Kaldı ki bu seçimlerde bu kadar başarılı olmasının bir nedeni de şuydu; halkımız topyekun direniş içerisinde, zindandaki uygulamalara karşı direniyor. Yine gerilla direniyor, bunların hepsi demokratik siyasetin elini de güçlendirdi. Bir kez daha yaşamanın direnmek olduğu, direnmenin de zaferi getireceği gerçeği seçimlerde ortaya çıktı.

HER KOŞULDA GÜLMEYİ BAŞARABİLMEK ÖZGÜRLÜĞÜN GÖSTERGESİDİR

Bir genç vardı, Muhammed Orhan diye. Ondan da söz etmek istiyorum. Çünkü çok gündeme geldi, gülüşüyle gündeme geldi. Yakalandığında, bırakıldığında gündeme geldi. O genç aslında şunu gösterdi. Z kuşağından çok fazla bahsediliyor, o da zaten uydurma bir tanımlama. Bizim Kürt halkı açısından da Apocu kuşak var. Özellikle de 2000 sonrası gelişen kuşak. Bu kuşak her türlü zorluk karşısında direnişi geliştirmeyi esas aldı ve öncülük rolü oynuyor. Bazı gülüşler vardır ki özgürlüğü çağrıştırır. Mesela düşmanın elinde gülmeyi başarabilmesinin nedenini şöyle açıklıyor; “Haklıyız, haklı olduğumuza inanıyordum o yüzden rahattım.” Demek ki haklı olmak insanı güzel kılıyor. Haklı olmak, mücadele etmek insanı mutlu kılıyor. O genç de gülüşüyle devrimi yarattı. Mesela her koşulda gülmeyi başarabilmek de özgürlüğün göstergesidir. Bu vesileyle ondan da bahsetmek istedim.

Yine Süleyman amca var, Şırnak’taki değerli yurtseverimiz, sorduğu soru şuydu “Konuşun sen nerelisin?” Yani bunun şimdi örgütten perspektif almayla, ya da işte ne bileyim PKK’nin burayla ne bağlantısı olacak? Seçimlerle zaten bizim ne alakamız var? Ona bile soruşturma açmışlar. Bu Türk devletinin, AKP-MHP faşizminin ne kadar zorlandığını, ne kadar çıkmazda olduğunun göstergesidir. En ufacık bir muhalefet bile onu bu kadar çileden çıkarabiliyor. En ufak bir söz bile onda böyle bir tepkiye yol açabiliyor.

Bundan sonra demokratik siyasetin geliştireceği belediyecilik nasıl olmalı? Alternatif belediyecilik olabilmeli. Mesela halkın görüşleri esas alınmalı, halka hizmet esas alınmalı. Elit, halktan kopuk, halktan uzak siyaset yürütülmemeli, politika yürütülmemeli. Belediyecilik anlayışı halka dayanmalı. İnanıyoruz ki demokratik siyaset Türkiye’de bunu geliştirecek. Eğer böyle yaklaşılırsa zhalkımızı daha güzel günler, daha güzel yarınlar bekliyor.

GENÇ KADINLARA YÖNELİK ÖZEL SAVAŞ POLİTİKALARI

Özel savaş geçmişte genel savaş içerisinde savaşa bağlı bir bölüm olarak ya da savaşın bir parçası olarak yürütülüyordu. Ama artık özel savaş, özellikle de Kurdistan’da yürütülen savaş kapsamında ele alınabilir. Özel savaşın merkezi de aslında İmralı’dır. Özel savaş hem Kurdistan’da, hem de İmralı’da çok kapsamlı biçimde, derinleştirilmiş biçimde yürütülüyor. Özel savaşın yaptığı en temel şey nedir? Öze el atmak. Mesela kadınların özüne el atıyor, toplumun özüne el atıyor, Kürt halkının özüne el atıyor, doğanın özüne el atıyor. O yüzden özel savaş sonucunda kadın kırımı, doğa kırımı, toplum kırımı, soykırım yaşanıyor. Özel savaşın daha derinlikli anlaşılması, daha derinlikli çözümlenebilmesi lazım ki özel savaş karşısındaki duruş da daha radikal olsun.

Kurdistan’da kadına karşı yürütülen özel savaş nasıl oluyor? Aslında Kurdistan’da kadın olarak yaşamak çok zor. Dünyada zaten kadın olarak yaşamak zor. Çünkü bugün öyle bir dünyada yaşıyoruz ki her gün yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülüyor. İstatistiklere dayalı olarak bunu söylüyorum. Bırakalım anlamlı yaşamayı, normal yaşamak bile kadın olarak bu erkek egemen sistemde, ataerkil devletçi sistemde çok zor. Bir de Kurdistan gibi bir coğrafyada sömürgeciliğin, soykırımın, faşizmin bu kadar etkili kılınmak istendiği bir coğrafyada anlamlı yaşamı istemek, kadın olarak yaşamak istemek, özgür yaşamak istemek çok daha zor oluyor. Bedelleri daha ağır oluyor. Şimdi kadın olmaya, Kürt olmak, bir de Alevi olmayı ekleyin baskı 3 katına çıkıyor. O yüzden daha fazla bedeli göze almayı gerektiriyor. Ama Kurdistan’da özel bazı uygulamalar da var. Savaşın olduğu her yerde, Bosna Hersek’te de kadına karşı tacizler olmuş, tecavüz olmuştu. Vietnam’da yürütülen savaşta da olmuştu. Tarihte de bu var. Savaşın olduğu her yerde sömürgeci güçler sömürge altına aldıkları ulusun önce kadınlarını düşürüyorlar. Önce kadınları vuruyorlar. Toplumu bu şekilde özünden uzaklaştırmaya başlıyorlar.

Kurdistan’da daha özel bir politika uygulanıyor. Kurdistan’a uzman çavuş adı altında gönderilen sapıklar, tecavüzcüler var. Bu durum uzun süredir devam ediyor. 2021 yılından sonra daha sistematik hale geldi. Bunların çoğu zaten açıklanmıyor, çoğu bilinmiyor da. Çoğu kişi de korkudan bunları paylaşmıyor. Ama mesela Elih’te Musa Orhan diye biri vardı. İpek Er diye bir genç kıza tecavüz etmişti. Uzun süre bunu devam ettirmişti. Yine Van’da Talip Korcan diye başka bir uzman çavuş vardı. Bu da iki lise öğrencisini istismar etmişti. Mardin’de Ömer Ayaz diye biri vardı, uzman çavuştu o da. Genç kadınlara tecavüzde, tacizde bulunmuştu. 2023’te gündeme gelen Yakup Akyol diye bir korucu var. O korucu dört kişiyle birlikte sistematik olarak 18 yaşından 22 yaşına kadar bir genç kadına taciz ve tecavüzde bulunmuştu. En sonunda Şırnak’ta Zekeriya Çelik diye bir başka bir uzman sapık yine sokağın ortasında kadınlara tacizde bulunmuştu.

ÖZEL SAVAŞ KARŞISINDA PASİF SAVUNMADA KALMAK ÖLÜMDÜR

Şırnak halkımızın gösterdiği tavır ya da öz savunma eylemi oldukça yerindeydi. Herkesin örnek alması gereken bir eylem tarzıdır, bir öz savunma tarzıdır. Ama öldürmeleri gerekiyordu. Öldürülmemesi aslında eksikliktir. Öylesi kişileri Kurdistan’da yaşatmamak lazım. Kurdistanlılar öylesi kişileri boğmalılar. Öz savunmasını insan birilerine bırakmamalı. Bir de Kurdistan gibi toplulukta sen polisten, devletten, askerden öz savunmanı isteyemezsin. Çünkü zaten onlar senin özüne saldırıyor. Mesela bir toplumun savunmasız hale gelmesinin yolu nasıl sağlanıyor? O toplumun ahlakına saldırmakla başlıyor. Bir toplumu var eden ön koşul nedir? O toplumun ahlakıdır. Bu yüzden de o ulusun kadınlarına saldırarak, o toplumu onursuz hale, ahlaksız hale birbirinin yüzüne bakamayacak hale getirsin. Yani sömürgecilik bunu iyi tespit etmiş.

Kürt halkı da onuruna, ahlakına düşkün bir halktır. Bu yüzden buna saldırıyor ama bunun karşısındaki tepki cılız olmamalı. Şırnak’taki gibi olmalı. Hatta Şırnak’takini aşan düzeyde olmalı. Caydırıcılığı da aşmalı. Caydırıcılık nasıldır? Sana bir tokat vurduğunda, sana bir şey yaptığında senin ona bunun misliyle karşılığını vereceğini bilmeli. Ama önlenebilirlik nedir? Yani sana bunu yapmayı aklından bile geçirmemeli. Yani şunu düşünememeli; Ben Kurdistan’a gidip oradaki genç kızları taciz edeceğim, gençleri ajanlaştıracağım, uyuşturucuyu geliştireceğim, geliştireceğim, bunu düşünemeyecek düzeye onları getirmemiz lazım. Bu da öz savunma örgütlüğünün güçlüğünden geçiyor. Yani özel savaş karşısında pasif savunmada kalmak ölümdür. Pasiflik ölümdür. Sessizlik tarafsızlık anlamına gelmez. Sessizlik statükoyu güçlendirir.

Sessizlik soykırımı, sömürgeciliği güçlendirir. O yüzden özel savaş saldırıları karşısında mutlaka daha aktif eylemsellikler içerisinde olunmalı. Öz savunma örgütlüğü güçlendirilmeli. Özel savaşa karşı öz savunma diyoruz. Özel savaş nasıl öze el atıyorsa öz savunma da özü koruyor, özü savunuyor. Toplumun özünü savunuyor, kadının özünü savunuyor. Yine insanın özünü savunuyor. O yüzden bu özel değerlerimizde ısrar etmek aynı zamanda özel savaşı boşa çıkarmak, özel savaşı yenilgiye uğratmak anlamına da geliyor. Özel savaş bir araya gelip basın açıklaması yapmakla boşa çıkarılmaz. Kurdistan’da uygulanan özel savaş yöntemleri konferanslar düzenlemekle boşa çıkarılmaz. Özel savaşı boşa çıkartmanın yolu halk olarak toplum içerisinde, toplumumuz içerisinde öz savunmayı geliştirmekten, caydırıcı eylemlerden geçiyor. Kadınların kendi öz savunma ağlarını oluşturmasından geçiyor. Ve birbirlerine sahip çıkmalı genç kadınlar. Aileler çocuklarına sahip çıkmalı, gençler birbirine sahip çıkmalı. İzin vermeyelim. Dışarıdan birileri gelip halkımıza ya da genç kızlarımıza nasıl böyle el uzatabilir? Ya da onları uyuşturucuya alıştırabilir, onları kendi gerçekliklerinden uzaklaştırabilir.

TOPLUMSAL REFLEKSLER DAHA GÜÇLÜ OLMALI

Bu konuda toplumsal refleksler daha güçlü olmalı. Çünkü şöyle bir gerçeklik de var; düşman bilinci muğlaklaştırıldığından, düşman bilinci çok güçlü olmadığından kendi celladına sevdalanan kişilikler çıkıyor. Nasıl bu uzman çavuşlar Kurdistan’daki genç kızların hayalleriyle oynuyorlar. Bu dizilerin etkisi de var. Dizilerdeki gibi böyle acayip tipleri Kurdistan’a gönderiyorlar oradaki genç kızları etkilemek için. Kafalarını karıştırıyorlar, onlara vaatlerde bulunuyorlar. Düşman bilinci çok gelişkin olmadığı için celladına sevdalanır duruma gelebiliyorlar. Öz savunma örgütlüğünün gelişmesinin bir yolu da gençlik içerisinde eğitimin, yine örgütlenme faaliyetlerinin geliştirilmesidir. Eğitim ve örgütlenme faaliyeti olmazsa zaten eylemsellik gelişemez, tavır gelişmez. O yüzden eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarına daha fazla ağırlık vermek gerekiyor. Çünkü özgürlüğün bilinçle stratejik bağı var. Bunu tekrar söyleyelim, özgür insan bilinçli insandır. Cahil insan her türlü şeye alet olabilir. Düşmana da alet olur, bu insan ajanlaştırılır da, bu insan kendi değerlerine karşı kullanılır hale de gelir. Bunu yapmak için ne yapıyorlar?

MİT geçen gün kendi sitesinde şöyle bir duyuru yapmış. 4 ile 15 yaş arasındaki çocuklara gizli ajan nedir, istihbarat nedir, güvenlik nedir diye soruyor. Bunlarla ilgili hayallerinde ne düşünüyorlar? Bunu kağıda ya da resme döksünler. Şimdi o yaştaki çocuğun aklında senin yaratman gereken şey nedir? Ya da oluşturman gereken onun özgür düşünmesini sağlamak, yaşama, sevgiye, arkadaşlığa ilişkin düşüncesini geliştirmektir. Ajanlığa ilişkin değil, istihbarata ilişkin değil. Çocuk yaşta insanları kendi etkilerine alma, çocuk yaşta toplumda kırıp yaratmayı esas alıyorlar. Çünkü toplumun temel dinamikleri, toplumun geleceği o toplumun çocuklarıdır, kadınlarıdır ve gençliğidir. Mücadelenin de temel dinamiği kadınlar, gençler ve çocuklardır. Sen bu üçünde kırılma yaratırsan ya da kendi sistemine göre bir düşünce tarzı oluşturursan, duygularını oluşturursan o toplum zaten çöker, o toplum zaten çözülür, dağılır ve toplumun geleceği karartılır.

O yüzden gençlerimiz, ailelerimiz daha dikkatli olmalı. Çocuklarını korumanın yolu onlara baskı yapmak, dışarı çıkmalarına izin vermemek, arkadaşlarına karışmak değildir. Onları kendi kültürleriyle eğiterek, yurtseverlik bilincini geliştirerek, düşman bilincini geliştirerek olur. Bu konuda da gençlere sorumluluk düşüyor, yani gençler tamam bir hamle başlatmışlar özel savaşa karşı. Gençlik öncülüğünde bu hamlenin yürütülmesi de anlamlı ama herkes bu özel savaş karşısında sorumludur. Cinsiyetçilikle, milliyetçiliği bir birbirinden ayıramayız. Milliyetçiler diyor ya “sev ya terk et.” Klasik böyle egemen maço erkek tiplemesinde diyor ki “ya benim olursun ya toprağın.” Aynıdır yani. O yüzden milliyetçilikle mücadelemiz, cinsiyetçilikle mücadelemiz, özel savaşla mücadelemiz, aynı zamanda dincilik yoluyla da mücadelemiz özel savaşla mücadele anlamına geliyor. Buna karşı da topyekun bir mücadele yürütülebilmeli. Ancak böyle özel savaş boşa çıkarılabilir, ancak böyle özel savaş karşısında başarılı olunabilir.

ŞEHİT GULÇİYA GABAR ÖZGÜR KADININ NASIL OLMASI GEREKTİĞİNİ BİZE GÖSTERDİ

Yiğit Komutanımız Gulçiya Gabar arkadaşı ve bu yıl içerisinde şehit düşen öncü arkadaşlarımız Leyla Sorxwin, Hejar Zozan, Axin Muş, Edesta Cejna, Eser, Ekin’i saygı ve minnetle anıyorum. Arkadaşlar şahsında tüm şehitlerimize bağlılık sözümü yineliyorum.

Gulçiya Gabar arkadaş, 2019 yılının 29 Nisan’ında bir hava saldırısı sonucunu şehit düştü. Heval Gulçiya, kadın ordulaşmasının bütün süreçlerine tanıklık eden arkadaşlardan biriydi. Yani bu tarihin tanıklarından biriydi. Küçük yaşlarda partiye katılmış, Mardin Midyatlı bir arkadaştır, yurtsever bir ailede büyüyor. Heval Gulçiya Asuridir. Yurtsever değerlerle büyümüştü, toprağına bağlılığı çok güçlüydü. O yüzden dağa da çok bağlıydı. Heval Gulçiya dağları, ağaçları, Kurdistan’ı, ormanı yani sularını, ırmaklarını, Kurdistan’ın her yerini, her karış toprağını çok seviyordu. Dağları yüreğine sığdıracak kadar büyük bir yüreği vardı. Bu yüzden ismini Gulçiya koymuştu yani dağların gülü. Gerçekten de heval Gulçiya dağların gülüydü. Heval Gulçiya olduğu yeri gül bahçesine çevirmeyi başarıyordu. Bir bölükte bölük komutanıysa o bölüğü gül bahçesine çeviriyordu. Bütün arkadaşlar da değişim, yenilenme, bilinçlenme gelişiyordu. Nerede olursa olsun özellikle de genç arkadaşları etrafında topluyordu.

Heval Gulçiya kapsayıcıydı. Herkesle arkadaşlık kurabiliyordu. En güzel yanı çok sadeydi. Heval Gulçiya’da yalan, dolan ya da biçimsellik, bunlar yoktu. Ona bakınca şunu görüyordum; heval Gulçiya bu çağa göre değil, bu zamana göre değil. Yani sanki hiç böyle bu kapitalist modernite sistemi içerisinde yaşamamış gibiydi. Gerçekten de fazla yaşamamıştı. Zaten Mardin’de bir köyde doğup büyümüştü. Çok küçük yaşta da partiye katılmıştı. O yüzden sistemin kirlerine bulaşmamıştı. Bütün şekillenmesini parti içerisinde almıştı. En büyük hayallerinden biri Önderliği görmekti. Heval Gulçiya Önderlik sahasına geçeceği süreçte Önderliğin fiziki esareti, uluslararası komplo gerçekleşmişti. Ama Önderliği görmemesine rağmen Önderliği çok derinden anlayan, hisseden biriydi. Yani sadece kendisi Önderlikle yaşamıyordu, olduğu ortamda da Önderliği yaşatıyordu. Önderliğin felsefesini etkili kılıyordu. Çok fazla kendisini anlatmayı sevmezdi. Daha çok arkadaşlardan heval Gulçiya’yı dinliyorduk ve tanıyorduk. Okumayı, yazmayı çok seviyordu, günlükleri var. Kitaplara çevrilebilecek, romana çevrilebilecek 4-5 tane günlüğü var bildiğim kadarıyla.

Tüm yaşamını, yazdıklarını, yaşadıklarını yazıya dökmüş. Kitap okumayı çok seviyordu. Heval Gulçiya bazen gece yarılarına kadar, bazen sabaha kadar okurdu, kendini bu konuda aç hissediyordu. Yani Önderliği daha fazla anlama ihtiyacı, bilinçlendirme ihtiyacı duyuyordu. Duygusal katılımın onu bir yere kadar götüreceğinin farkındaydı. İnanç kadar ideolojik katılıma da önem veriyordu. Heval Gulçiya özgür ruhlu bir arkadaştı. Kendine has düşünceleri vardı. Kendine has bir yaşam tarzı vardı. Kendine has bir üslubu vardı. Kızılderililere benziyordu. Biraz böyle otantik bir havası da vardı. Heval Gulçiya hümanist olduğu kadar, arkadaşlarla empati kurabildiği kadar düşman karşısında da çok büyük kini öfkesi vardı. Düşmanın üzerine giderken de çok korkusuzdu. Çok cesaretliydi. Zaten savaşın içerisinde şekillenmişti, savaşın içerisinde pişmişti. Mesela 1995 yılında 15 gün arkadaşlardan kopuyor. Arkadaşlar önce heval Gulçiya’yi şehit ilan ediyorlar. Tören yapıyorlar onun için. Günlerce arazide tek başına düşmanın içerisinde kalıyor. Yaralı haliyle arkadaşlara gelip ulaşıyor ve özeleştirisini veriyor.

ŞEHİT GULÇİYA’NIN YAŞAMI ROMANLARA KONU OLUR

Heval Gulçiya sınırları aşan bir kadın arkadaştı. Parti içerisinde örgüt ona çok büyük görevler, sorumluluklar vermek istiyordu. Ama Heval Gulçiya her zaman pratiğin içerisinde, arkadaşların içerisinde olmayı tercih ediyordu. Daha sonra farklı yetkiler de aldı. PAJK merkezinde yer alıyordu. Yine HPG komuta konseyinde, YJA Star komuta konseyinde yer alıyordu. Şehit düştüğünde zaten merkez karargah komutanlığındaydı. Heval Gulçiya’nın konuşması büyülüydü, yaşamı büyülüydü. Ve yaşayarak özgür kadın nasıl olur, özgür kadın komutanlaşma nasıl olur, bunu gösterdi. Bir kadın eğer gerçekten yüreğine Önderliği ve şehitleri sığdırmışsa asla yanlış yapmaz, ya da asla bir şeye imkansız demez. Onun için başarılamayacak görev, yenilemeyecek düşman, aşılamayacak engel yoktur. Heval Gulçiya bunları başarmıştı. Yani özgür kadın kimdir, nasıl yaşar diye sorsanız heval Gulçiya’dır, onun gibi yaşar derim.

Şehit düşmeden önce de heval Gulçiya açısından böyle düşünüyordum. Keşke Önderlik heval Gulçiya’yi tanısaydı diyordum. Çünkü Önderlik eğitimiyle heval Gulçiya’nın daha da güzelleşeceğine, bu özünün daha da anlamlaşacağına inanıyordum. Ama heval Gulçiya Önderliği görmeden de Önderliği anlayan, Önderliği kavrayan, Önderlik felsefesinde derinleşen arkadaşlardan biriydi. Heval Gulçiya’nın şehadeti bizim için ağır oldu. Düşmanın onlarca pususundan kurtulmuştu, onlarca eyleme katılmıştı, birçok zorlu süreçleri aşıp bu günlere kadar gelmişti. Kendisini emekle yaratan, kendisini gerçekten alın teriyle oluşturan arkadaşlardan biriydi. Onun gibi bir arkadaşı şehit vermek bizim açımızdan zordu. Heval Gulçiya’yı böyle anlatarak da geçemem. Çünkü yaşamı gerçekten romanlara konu olabilecek bir arkadaştır. Ordulaşmamız açısından heval Adıl neyse kadın ordulaşmamız açısından da heval Gulçiya odur.

Kendisini görünür böyle kılmıyordu. Ama heval Gulçiya gerçekten insanların yüreklerinde, beyinlerinde yer edilen arkadaşlardan biriydi. Özgür kadın komutanlaşmasının öncülerinden biridir. 2024 yılında da Gulçiya arkadaş gibi Önderliğe bağlı olma, savaşa katılma, yaşama katılma, komutanlık yapma, arkadaşlığımızı geliştirme görev ve sorumluluğumuz var. Mücadeleye bundan sonra heval Gulçiya gibi daha özlü, daha içten katılma sözünü de bir kez daha veriyoruz. Heval Gulçiya’yı ve bütün kadın şehitlerimizi bir kez daha saygı ve minnetle anıyorum.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz