Göklere yükselmiş kutsal alınlarından öpmek ve direnişleri karşısından secdeye varmak gerekmez mi?

0
332

SAVAŞ FIRAT

23 Nisan günü akşam saatlerinde başlamıştı saldırılar. İlk olarak yoğun bir şekilde karakollardan atılmaya başlandı obüsler, havanlar. Ve ardından savaş uçakları devreye girdi. Kan kusarcasına çıkardıkları böğürtülerle fırlattılar roketleri, tonluk kazanları. Tonluk derken sadece bir tonluk kazanlar anlaşılmasın. 2 tonluk, 4 tonluk kazanlar kullanmaya başladı Türk ordusu. Amerika’nın bombaların anası olarak tanımladığı ve deneme atışı yaptığı 11 tonluk bomba haricinde var olan tüm öldürücü, yok edici ve tahrip edici teknik kullandı, kullanılıyor. Bunları abartı olsun diye dile getirmiyoruz. Zalimlerin zulmü altında inim inim inleyen ülkemizin her bir ferdinin acı deneyimleri var. Hafızalarına kazınmış. Bir karabasan bir kâbus gibidir. Övüne övüne bitiremedikleri Sabiha Gökçen’in Dersim dağlarına attığı bombalar unutulur mu? Her patlamanın sadece fiziki değil tüm insanlarımızın ruhlarında yaratmış olduğu derin tahribat hala canlı ve tanıklarının gözünde korku olarak taşındı günümüze.

Tüm yılların birikimi, oluşmuş olan yıkım ve öldürme tecrübelerinin toplamı olan tekniğini kullandı o akşam. Bundan yaklaşık 53 gün önce. Neden kullandı demiyoruz, düşmanımıza sitem edecek değiliz. Savaş kurallarını onlara hatırlatacak, ahlaktan, vicdandan bahsedecek de değiliz. Bunlara sahip birileri için değer taşır bu kavramlar. Bunun Türk devleti, Türk devlet yöneticileri ve ordusu için hiçbir anlam taşımadığını biliyoruz. Bunların da ötesinde, devletlerin kendilerini korumak için oluşturmuş oldukları kurallar olan hukuktan bile bahsetmek mümkün değil. Çok ucube de olsa bir hukuktan bahsedebilseydik belki de hukuk normlarına göre değerlendirirdik. O da var mı diye sormayacağız. Zaten hiçbir devlet hukuka uymuyor. Hele bu devlet Türk devleti ise, hele hele yöneticileri Erdoğan ve Bahçeli ise, bunların tetikçisi Süleyman Soylu ve Hulusi Akar ise hukuktan bahsetmek mümkün mü? Son zamanlar da çeliştikleri Sedat Peker’in dile getirdikleri bizim için çok mu yeni?

Elbette bunlar bizim için yeni değil. Hatta ve hatta bizim dışımızdakiler için de yeni değil. Ama bir tetikçinin ve eli kanlı bir katilin dile getirmesi, tanıklık ettiklerini anlatması ilginç gelmekte. En azından her bir insanın yeniden kendilerini bazı kavramlar ardına saklamış bu kirli adamların (ki bunlara adam denilecekse) meşruiyetini, kullandıkları kavramları sorgulatmaya başlamıştır. Bu kirli mafya bozuntusu adamların, sokak kavgasında başkasına acı çektirmekten zevk alan sadist tiplilerin hukukundan bahsedilebilir mi? Eski kabadayıların da bir raconu vardı. Aslında bu mafya hukuku anlamına geliyordu. Racon bir kere kesildi mi herkes uyardı. Şimdi bunlarda öyle bir racon da yok. O yüzden ne ahlaktan, ne vicdandan ne hukuktan ne de mafya raconundan bahsetmek bunlar için bir anlam ifade etmiyor. Edebilseydi bu kavramlarla değerlendirirdik yaptıklarını.

53 gün önce bu eli kanlı katillerin saldırısı başladı dağlarımıza. İlk denemelerini yaptılar gerillanın bulunduğu savaş tünellerine girmek için. Başaramadılar. Çekildiler. Ardından ellerindeki tüm yıkıcı teknikleri saatlerce, günlerce kullandılar. İçin de canlı kimsenin kalmadığına ikna oldukları zaman yeniden girmeyi denediler. Ama yine olmadı. İçerisi capcanlı, cıvıl cıvıl yaşam kaynıyordu. Halkımızın gencecik oğulları ve kızları adeta halaya durmuşçasına cenge tutuştular yeniden. Ve püskürttüler gelen insan kılıklı canavarları. Mamreşo, Mervanos, Zendura… isimleri belki sadece oranın sakinleri tarafından bilinen üç tepede. Mamreşo on günden fazla amansız bir direniş sergiledi. Onlarca kez düşman tekniğine karşı kendilerini korudular. Tam da öldü deyip saldırıya geçtikleri anda toprağın içinden yeniden dirilip saldırıya geçtiler ve püskürttüler gelenleri.

Serhat Botan, Kamuran Amed, Canfeda Hasekê, Xebat Aso, Zafer Tolhildan, Ruken Zagros ve Sarya Dîyar’dı orada bu savaşı yürütenler. Peki, bu fedailerin adını kaçımız duymuştu. Bu fedailerin kim olduğu, kaç yaşında olduğu, hangi ana ve babanın çocuğu olduğunu kaçımız biliyorduk. 7 gencecik can. Peki, bunlara saldıranlar. ‘Kahraman Mehmetçikler’ kimdi ve kaç kişiydiler? Teke tek mi çarpıştılar savaş meydanında. Onun için mi kahraman olarak anılıyorlar yandaş medya da. Kendisinden kat be kat büyük orduları savaş meydanlarında mı dize getirdi de kahraman olarak anılıyor? Bunların hiç birinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Her bir gerillanın başına en az yüz asker düşecek şekilde (ki kimi zaman çok daha fazlası olduğunu biliyoruz) bir sayıyla saldırdılar. Her bir tüneldeki gerillanın başına en az on ton patlayıcı düşecek kadar patlayıcı kullandılar. Her bir gerillanın başına birkaç savaş uçağı, helikopter ve keşif uçağı düşecek kadar yoğun bir teknikle saldırdılar. Büyükleri yetmedi küçük dronları kullandılar. Onlar da yetmedi kumandalı patlayıcı yüklü ufak kara taşıtlarını kullandılar. Hatta ve hatta köpeklere kamera ve patlayıcı bağlayıp tünellere gönderdiler. Bu kadar dengesiz bir dağılım için de bu kadar aşırı imkâna sahip olup da böbürlenen ve kendisini kahraman olarak gören çok az hastalıklı toplum ve kişi vardır. Bu gerillaya saldıran Türk ordusu ve sözcülerine has ve onlara layık bir kahramanlık.

Bu kahramanlar 53 günlük savaş bilançosunu acaba nasıl değerlendiriyorlar? Biraz zayıf ve daha az tedbirli olan tünellere karşı kullandıkları kimyasallardan şehit düşürdükleri isimlerini yukarıda andığımız gerillaları saymazsak nasıl bir başarıdan bahsedebilirler. Peki, Mamreşo da kim kazandı? Serhat, Sarya ve yoldaşları mı yoksa Türk generalleri mi?

Peki, Şehit Serdar’da ve Zendura’da süren direnişi nasıl tanımlamamız gerekir? Bunu tanımlamak için nasıl bir yürek ve beyin gerekir. Kaçımız biliyoruz oradakileri? Kimlerdirler, kaç kişidirler? Adlarını bilen kaç kişi var? Orada nasıl bir ruh, nasıl bir irade var. 53 gün sürekli saldırı altında olmak nasıl bir durum. Onlarca defa kimsenin hayal bile edemediği hile ve oyunlarla karşı karşıya kalmak nasıl bir durum. Toz toprak içinde, TNT, barut kokusu ve dumanları içinde gece ve gündüzü birbirine karışmak nasıl bir durum. Düşmanı karşısında diz çökmemiş tüm insanlık değerlerinin toplamı olarak oralarda düşmana karşı dimdik ayakta durmak nasıl bir durum? Onurunu ve bayrağını taşımak nasıl bir durum? İşte Zendura böyle bir tarihe şahitlik ediyor. İşte Zendura böyle insanları bağrında saklıyor. Ve böyle insanlarla onurlanıyor, gururlanıyor Ve direnişin kıblesi oluyor. Peki, orada bulunan her bir gencin taşıdığı onura ne demeli? Her birinin göklere yükselmiş kutsal alınlarından öpmek ve direnişleri karşısından secdeye varmak gerekmez mi? Şimdi hepimiz kendimize sormayı bilmeliyiz: Zendura’da kazanan kim kaybeden kim?

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz