İnsanlığa Heyecan Veren Kürt Kadınının Özgürlük Mücadelesidir

0
216

Kürtlerin nesine insanlık bakacak, örnek alacak? Kürtlerin nesi böyle insanlarda büyük heyecan yaratacak? İnsanlarda büyük heyecan yaratan sadece Kürtlerin kara kaşı-kara gözü değil, kahramanlığı da değil. Kürt gerçekliğinde kadının duruşudur insanlarda heyecan yaratan. Bu hareketin içinde kadının oynadığı rol, kadının özgürlük mücadelesidir. Kendi öz gücüne dayanması, örgütlenmesi, ondaki büyük özgürlük tutkusu bunun genelde bütün bir topluma yansıması, erkek üzerinde yarattığı etki, erkekteki bir ölçüdeki arınma, onda da özgürlük tutkusunun düşüncesinin gelişmesi, özgürlük eğiliminin daha fazla giderek gelişme göstermesi, insanlık için büyük heyecan kaynağı oluyor. Umut kadar heyecan yaratıyor. Umut da değil somut gerçeklik görülüyor.

Verili Erkeğin Öldürülmesiyle Gerçek Erkek Ortaya Çıkabilir

Apoculuğun sınırlı bir uygulamasının bile yarattığı bu kadar değerli sonuçlar var. Bunları kesinlikle bizim görmemiz lazım. Bunlar görülebilen şeyler bunlar çok fazla kanıtlamaya da gerek yok. Eskiden daha fazla direniş vardı. Böyle ısrar, kendinde ısrar benzer boyutlarda ısrar olmazsa bile, ama sanki insana şöyle bir şey gibi geliyor, biraz geri çekilme var böyle mücadeleden çok geri çekilme, insana öyle geliyor. Hisler daha çok o biçimdedir. Derinlikli bakışta zayıflıklar var. Yoksa en büyük devrim buradadır, yaratıcılık burada gelişir. Aslında verili erkeğin öldürülmesiyle gerçek erkeği ortaya çıkarabilirsiniz. Özgür erkeği, özgürlükçü erkeği açığa çıkarabilirsiniz. O erkek ölmeden, o erkeği öldürmeden olmaz. Önderlik boşuna “Erkeği Öldürmek” demedi. Kurulmuş bir erkeklik var, aynı şekilde kurulmuş bir kadınlık da var, inkâr edilmiş bir kadınlık var, bir köle kadınlık gerçeği de var. Ama onun yıkılışı ve kadının kendi doğasıyla buluşması biraz daha kolaydır. Kolaylığı ya da zorluğu bir yana aslında kadın açısından daha çekicidir, ama diğerinde yıkma egemenlik düşüncesinden vazgeçmek daha zorludur. O yönüyle cihat gelişecekse bizim o büyük cihadı bu alanda vermemiz lazım. Önderlik en büyük savaş “nefs savaşıdır” diyor. En büyük savaş nefs savaşıdır kişinin kendi nefisiyle savaşıdır. Kendindeki benlik duygusuyla savaşımıdır, kendindeki egemenlik duygusuyla savaşımıdır. O açıdan bu savaşı bu alanlarda yoğunlaştırmamız lazım.

Kadından Doğmak Kadının Uzantısı Olmaktır

Bu konuda çok şey yapılabilir, düşünmenin çok basit yöntemleri var. Ben hep şöyle derdim. Daha öncede belirttim, hepimiz bir kadından doğduk. Sonuçta ondan doğmak onun uzantısı olmaktır, onun eki olmaktır. Peki, sen nasıl annenden üstün oluyorsun? Mümkün mü bu, mümkün değildir. Ya annenin hakkı ödenmez martavalını bir tarafa atacaksın ya da onun doğruluğunu kabul edeceksin. O zaman onu bütün bir kadına yayacaksın. Oradan bile yola çıktığında gerçeği teslim etmek insana çok fazla zor gelmiyor. Kim olursa olsun istisnasız, dün gelmiş kadın ve erkek benim için fark etmiyor, ama kadın daha fazla tercih olabilir. Herkesin denetimi, komutası, yönetimi altında gönüllüce, aşkla, tutkuyla çalışabilirim. Yönetimimin hep bir kadın olmasını isterim. Bunlar gelişiyor. Önderlik geliştiriyor bu tür duyguları. Önderlik paradigmasının içinde bu var. Önderliğin en büyük hayali nedir biliyor musunuz? Kadından söz ederken şunu söylemiyor mu, “Benimle tartışan, benimle tartışma sırasında beni kendine hayran bırakan ve beni aşan bir kadın benim ütopyamın en temel köşe taşlarından biridir.” Cümle buna yakındır. Erkekle tartışan, erkekle tartıştığında erkeği kendisine hayran bırakan, erkeği aşan özlem bu olmalı. Hizmet buna yapılmalı. Tabi ki aynı zamanda şu da olmalı, biz de tartışabilir konumda olmalıyız, tartışabilen konumda olmak büyük düşünce gücünü kendinde ortaya çıkarabilmek, yaratabilmek, bu konuda kendine güven duymak, ama bunu kadın cinsinde de görebilmek, onu büyük bir özleme dönüştürmek yaşamın anlamını burada bulmak önemlidir. Daha başka bir şey söyleyeyim. Önderlik dedi, “Ben erkeğin tanrısallığına inanmadım ve inanmıyorum.” Aynı şeyi kadın için söylemedi. “Ben kadındaki tanrısallığa inanıyorum.” dedi. Kadındaki yaratıcı potansiyele inandığını söyledi. Jin ile jiyan arasında bağ kurdu. Bu bir kültürdür. Dediğim gibi dille kültür birbirine bağlıdır. Kadın ve yaşamın nerdeyse özdeş kavramlar olarak kullanması adlandırmanın bu tarzda yapılması bile hayatın bu coğrafyada nasıl kurulduğunu gösteriyor. Bundan dolayıdır ki, kadının yaşamdan kopuşu aslında yaşamın kaybedilmesidir. Hakikat yaşamla ilgilidir ve kadının kayboluşu yaşamın kayboluşudur. Ürkütücü olan burasıdır. Hakikat deyince hep olumluluk anlaşılır. Hakikatten söz ettiğinizde kavram olarak hiç olumsuzluk gelir mi? Gerçekte olumsuz bir yanda olabilir. Ki devlet bir gerçektir, ama devletin hakikati yoktur. İçindeki hakikat payı sıfırdır nerdeyse, hakikat onun için hep olumludur. Dolayısıyla kadın ve yaşam hep içinde olumluluk taşıyan şeylerdir. Şunu kesinlikle kanıtlayabiliyoruz, egemenlik duygusu düşüncesi, yine devlet ve iktidar düşüncesi, olgusu kadının doğasından çıkmaz. Kadın doğası kadın kişiliği bunlara kapalıdır. Kadın bunları üretmez bulaşabilir. Bakunin söylüyor, “İktidar tacını bir kadının başına yerleştirin 24 saat içinde o da bozulur.” Böyle olabilir. O da bulaşabilir. Ama sonuçta bulaştığı şey erkek zihniyeti olur, erkek egemenliği olur onun bir parçası haline gelir. Olan şey gene kadınlıktan ve onun doğasından uzaklaşma olur. Sonuçta bulaşılan suç erkeğin suçu olur. Böyle bir şey var buradan da tutmak lazım. Ben kendimden yola çıkıyorum inanın öyledir. Söylediğim her şey kendimle de ilgilidir. Erkeğe ilişkin her eleştiri kendime yönelik eleştiridir. Bu noktaya kolay gelmiyorsunuz ki, bir kitaba bile tahammül etmeyen adam var ortada. Oradan geliyorsun sınırlı da olsa bir özeleştiri verme ihtiyacını hissediyorsun, bunun gerekliliğine inanıyorsun. PKK böyle bir şey aslında Kürtlük böyle bir şeydir. Kürt gerçeği böyle bir şey hayat bu coğrafyada kuruldu. İnsanlık bu coğrafyada oluştu, uygarlığın bile bu coğrafyada atıldı ama bütün bunların hepsine kaynaklık eden kadındır. Onun kendisi büyük önem taşıyor.

Kadının Dünyası Kutsallığın Dünyasıdır

 Urfa savunmaları küçüktür ama çok önemlidir, arkadaşların okumalarını öğütlerim. Kadının evreni, kadının dünyası kutsallıklar dünyasıdır. Lanetin dünyası dediğimiz dünya ise erkeğin kurduğu dünyadır. Firavunlar dünyası, Nemrutlar dünyası erkeklerin dünyasıdır, egemen erkeğin dünyasıdır. Oysa kadının dünyası kutsallığın dünyasıdır. Kutsal ile lanetin çarpışması özgür kadınlıkla ege- 194 men erkeklik arasındaki çarpışmadır, böyle de bakılabilir, öyle de değerlendirilebilir. Bunlar zaten tartışmalarla derinleşecek. Biraz bu konularda tartışmaları derinleştireceğiz. Eskiden biz böyle değildik bunu söyleyelim. 2006 yılıydı, bir özgün bölük vardı, Abbas arkadaşla birlikte ordaydık. Ben toplantı yapıyordum, böyle bazı belirlemelerde bulundum, bazı tanımlar yaptım. Duygulanmıştım, gencecik bir topluluk böyle, Abbas arkadaş bana ne söyledi biliyor musunuz? “Fuat arkadaş bunlar olmazsa, bunların özgürlük özlemleri olmazsa benim ne işim var bu dağlarda, bu dağlara bu taşlara niye vuracağım.” dedi. İnanın heyecan veriyor. Bu duygu ve heyecan, sadece benim duygum olamaz. Gidiyorum HPG’de o gencecik insanları görünce, kadın arkadaşları, diğer arkadaşları görünce uçacağım diyorum. Ben bunlar gibi gencim diyorum. Hele “Heval” dedikleri zaman diyorum ben bunların yaşındayım. Heval dedikleri an kendimi onların yaşında hissediyorum. Bu, yaşama bir bakıştır. PKK bunu ortaya çıkardı, bu gerçekliği ortaya çıkardı. İnsana büyük heyecan veriyor. PKK’yi PKK yapan zaten budur. Belki bir şey daha size söylemem gerekir, belki bazı şeyleri böyle erkenden hissetmek önemlidir. Bir gün televizyondayız program var, Kani Yılmaz’dı, Mizgin Şen diye biri vardı kaçtı, bendim partinin kuruluş yıl dönümüydü, tartışıyorduk ben anlatımımın içinde “PKK bir kadın partisidir” böyle bir cümle kullandım. Ben dedim ki, “en alttakini en öne çıkarmak, en geridekini en öne almak, en alttakini en üste çıkarmak bütün devrimlerin amacı bu, dedim kadın en arkada ve en alttaki kesim dolayısıyla onu en öne ve en üste çıkarmak devrimin hedefi bu. Bu anlamda PKK kadın partisidir” dedim. Önderlik telefon ile bağlantı kurdu, “PKK kadın partisidir” dedi, ama değerlendirmeyi daha farklı boyutlarda ele aldı, çözümledi. Ama yine de hep hoşuma giderdi, “PKK bir kadın partisidir” bunu söyleyebilmek önemli. Dışarı çıktım arkadaşlar Önderlik de PKK kadın partisidir dedi ya, nasıl hoşlarına gidiyordu. Onu söyleyebilmiş olmak, o tarzda doğrulanmış olmak da insanın çok çok çok hoşuna gidiyor. İlk katılımlarında da hep öyleydi. Katılım dönemimizde hepimiz bireysel yoğunlaşıyoruz, okuyoruz, araştırıyoruz sürekli böyle taze düşünce üzerinde yoğunlaşma teorik araştırma-inceleme yapıyoruz. Bazen Önderliğin karşısına gidiyorduk, Önderlik bizimle uzun uzun konuşuyordu. Bazı cümleler kuruyordu, arkadaşlar bir cümle yakalıyordu “ben de bunu düşündüm, bu cümle benim kafamın içinde de var. Yazmışım veya not etmişim veya düşünmüşüm.” Böyle ortaklaşma insanda müthiş heyecan yaratıyordu. Aynı şeyi yakalamış olmak, ama parça parça böyle bir iki tanedir tümü değildir tabi. Bütüne bakarsak Önderlikten öğreniyorsun o size öğretiyor ama bazılarını çok sınırlı da olsa sizin da yakaladığınız şeyler var. Bunlar da çok değerlidir. PKK böyle bir harekettir. Şu noktada şunun farkındayım arkadaşların da gözlemleri herhalde biraz bu biçimdedir. İlkeli olmak önemli ama dogmatik olmak kötü bir şeydir. Dogmatik bu noktada tutuculuk korkunç birşeydir. Oysa tutuculuk demeyelim de, erkek kişiliği çoğunlukla analizcidir, çözer ayrıştırmacıdır. Sentez oluşturan daha çok kadın kişiliğidir. Kadın kişiliği daha çok sentez oluşturur, birlikçidir. Kadın doğası birliğe çok çok daha yatkındır. Ayrıştıran analiz eden daha çok erkektir, analitik zekâ hep ön plandadır, böler parçalar eğilimi o doğrultudadır. Ama yine de işte birlik olabilmek içinde tabi ki ayrılıkları ortaya koymak lazım.

 Birleşebilmek İçin Önce Ayrılıkları Ortaya Koymak Gerekir

Önderliği kadına yazdığı bir şiir var, orada ne diyordu, “Aramızda bin yıllardır yükseltilmiş olan duvar var ve o duvarın yıkılması gerekir” diyor. Aradaki o şeyin ortadan kaldırılması gerekir. Bizim egemen erkeğin kadınla erkek arasına ördüğü korkunç bir duvar var ve o duvarın mutlaka yıkılması gerekir. Bizim bu duvarı yıkmamız gerekir. Lenin’in çok güzel bir cümlesi var, “Birleşmeden önce ve birleşebilmemiz için önce kendi ayrılıklarınızı ortaya koymanız gerekir” diyor. Nerde ayrılıyoruz? Kadınla erkeği ayıran hatta birini yaşamdan kovmaya çalışan dolayısıyla aslında kendisi yaşamdan kovulan duruşu netleştirmek gerekir. Bu nasıl oluştu, nasıl ortaya çıktı? Bunun tespitiyle birlikte ondan sonra birlik doğrultusunda mücadele ortaya çıkartılabilir.

Hakikat, Bir Olmaya Doğru Yürüyüştür

Hedefimiz şu değil midir? Bir olmaya doğru yürüyüş hakikat budur. Evrenle bir olmaya doğru yürüyüş, doğayla bir olmaya yürüyüş, kadınla bir olmaya doğru yürüyüş, onunla bütünleşme ve onda tamamlanma hakikattir. Özgürlük eğilimi bir tamamlanma eylemidir. Bir eksikliğini giderme eylemidir, bir kendini aşma eylemidir. Bireyin kendisini toplumda tamamlaması, toplumun kendini doğada ve evrende tamamlaması, erkeğin kendini kadında tamamlaması, tüme ve bütüne yakın olan kadındır. Aslında benim kişisel düşüncemdir ama belirteyim. Ben hep tüm olanı maşuk, eksik olanı âşık biçiminde tanımlardım. Her özgürlük yürüyüşü tam olana doğrudur. Dolayısıyla eğer aşk bir kendini tamamlama eylemiyse bir tam olana doğru yürüyüş haliyse, o zaman her özgürlük yürüyüşü özgür kadına doğrudur, özgür kadının yüzüne doğrudur. Böyledir. Bu da çok anlamsız bir şey değildir. En azından teorik olarak böyledir. Jin û Jiyan diyorsak, yaşam ve kadın özdeşliği varsa ve hakikat aşktır, aşk özgür yaşamdır diyorsak, yürüyüşümüz özgürlüğe doğrudur, özgür kadına doğrudur. Bunlar bir gerçek yoksa bizim sorunumuz değil diyorsanız o zaman özgür yaşam diye bir sorununuz yoktur. Ama sorununda ötesinde buna sorun bile dememek lazım. Özgürlük bir sorun mudur acaba, gerçi özgürlük sorunu diyor sorun olarak ortaya çıkıyor günümüzde, ama bu sorunu çözümlemek özgürlüğü mümkün kılmak imkan dahiline sokmakta böyle mümkün olabiliyor. Denir ki, kadında duygusal zekâ yoğundur. Sanki erkekte de analitik zekâ daha fazla yoğundur! Dolayısıyla kadında analitik zekâ azdır bu ayrımda kesinlikle doğru değil, onun anlamı şudur. Yaşatan zekâ olarak aslında var eden birliği sağlayan temel zekâ olarak duygusal zeka, doğası gereği çok çok daha yoğundur. Ama bu onda analitik zekânın düşük düzeyde olduğu anlamına gelmez. Neolitik devrim en büyük zihniyet devrimidir. O kadar büyük yeni keşifler ve icatlar ortaya çıkıyor ki, Gordon Childe gibi bir insan bile şunu söylüyor. “Neolitik devrim sürecinde yapılan keşif ve icatlar ancak 18. ve 19. yüzyıl arasında yapılan keşif ve icatlarla karşılaştırılabilir.” O kadar büyüktür. 16. yüzyıla gelinceye kadar tarihin hiçbir dönemi neolitik dönemde yaratılan keşif ve icatlar boyutunda keşif ve icatlara tanık olmamıştır. En büyük yaratıcılık dönemidir. Peki buna kim damgasını vuruyor? Bu bir analitik zekânın da ürünü olan bir devrimdir. Peki kim damgasını vuruyor? Neolitik devrim bir kadın devrimi ve dolayısıyla belki de analitik zeka boyutuyla da her iki zekanın el ele verip harikalar yaratması anlamında orda kadının bu konudaki gücünü çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Demek ki, yanlıştır kadına yapılan lanet var, yapılan hakaretler var, işte geliştirilen tanımlamalar vardır. “Saçı uzun aklı kısa” denir. Bu sonradan ortaya çıkan bir şey değil, belki de ilk erkek aklın geliştirdiği ilk şeydir.

Kadına Yabancılaşma, Yaşama Yabancılaşmadır

Kadının kötü olduğu, aslında şeytana yakın durduğu hatta şeytanın kendisi olduğu, hatta deniliyordu ki, “kadın şeytana pabucunu ters giydirir” böyle söyleniyordu. “Şeytan bile kadınla baş etmez.” Bunlar hepsi erkeğin yaratımadır, erkeğin hakaretleridir uydurmalardır. Şunu anlayabiliyorsunuz değil mi, kadını kötülemeden ve kadının etrafındaki erkeği ikna etmeden erkeği kadından koparamazsın, kadının sisteminden koparamazsın bunlar yeni gelişen şeyler değildir. Bunlar devletle de ortaya çıkan şeyler değil, çok çok daha öncesine ait olan şeylerdir. Hakikat yitimi kadına hakaretle başlar. Kadına yabancılaşma, yaşama yabancılaşmadır. Zaten hakikat yitimi de odur yaşama yabancılaşmadır. Yaşamın anlamının kaybolmasıdır. Nerde kadın kaybolmaya ve kaybetmeye, kaybedilmeye başladı orada hakikat kaybedilmeye başladı, gerçeği budur. Bizim bu gerçeği kesinlikle teslim etmemiz gerekir. Dolayısıyla kaybedilenin bulunması, kaybedilenin kendi gerçeğiyle buluşması aslında hakikatle buluşmadır, özgür yaşamla buluşmadır. Onun kazanması insanlığın kazanmasıdır. Bir şey daha belirteyim, kutsallık ve lanetten söz ettim ya, kadının dünyası kutsallar dünyasıdır. O kavram özellikle önemlidir. Bakın yaratım, üretim, hayatın gelişmesi, hayatın kalitesinin yükselmesi, bütün bunların hepsi toplumsallığın gücünün daha fazla kutsanmasına götürür. Kadının star kimliğiyle yıldızla sembolleştirilip göğe tanrısal bir imge olarak yerleştirilmesi ve bu tarz bir mitoloji gösteriyor ki bu bir kutsallıktır. Ama kutsallık sadece bununla sınırlı değil, kutsallık kadın toplumunda her şeyi kapsıyor, erkekte kutsaldır anlaşılmayan belki de odur. Kadın kutsal olunca erkek lanetli oluyor, böyle değil işte. Burası büyük önem taşıyor. Urfa Savunmasının bu açıdan okunmasını öğütledim. Kutsallığın kaynağında ne var? Gıda var. Gıda kelimesi Sümercede Kauta anlamına geliyor. Dersim’de kauta buğdayla ilgilidir, gıdadır. Buğdayı sacda kızartıyorsunuz, o hem öyle yenir hem de onu öğütürsünüz yağda kızartırsınız yersiniz. Ondan sonra ayrana ya da yoğurda katar yersiniz. Onun adı kaute’dir gıda. Kauta kelimesi hem kutsal anlamına geliyor hem de gıda anlamına geliyor. Önder Apo Urfa savunmasında diyor ki, “İnsanlıktaki algı şudur, en kutsal olan şey yaşamdır. Peki o zaman yaşam kutsalsa yaşamın sürdürülmesine hizmet eden her şey kutsaldır, dolayısıyla gıda kutsaldır.” İnsanlık gıdaya niye kutsallık atfediyor? Yaşamın sürdürülmesine hizmet ettiği için, “üretimde kullanılan malzemelerin, her şeyin bir tanrısı vardır ya da kendi tanrıdır. Çapanın, kazmanın, küreğin işte el değirmenin, öküzün, suyun, şimşeğin kısacası her şeyin bir tanrısı var. Dolayısıyla her şey kutsaldır, erkek de kutsaldır. Zaten insan olarak kutsaldır, ama bütün kutsalların üstünde bir kutsal var. Kadın hepsinin anasıdır o hepsini kapsıyor asıl kutsal imamedir. Tespihin başındaki imame var ya, tüm kutsallıkları kendisinde topluyor. Kadındaki kutsallık budur. Önderlik böyle tanımlıyor. Bunu anlamak çok zor değil ve orada bize kalan şeyler var. Gıdayı hala kutsal olarak görme yaklaşımı var. Kürt toplumunda bunlar var. Botan’da çok daha belirgin. Yakın döneme kadar Botan’da dinin etkisi öyle çok fazla yoktur, öyle dinsel bağnazlık yoktur. Hatta medreselerde yetişen öğrenciler ateizme çok daha yatkındır. Bizim mellelerimiz Kürtlerin aydınlarıdır ve materyalizme çok yatkındırlar, bilgedirler. Kuzey’de Alevi kesimde öyledir daha Kuzey’de, Ezidi Kürtlerinde de öyledir. Böyle o kutsallıklar vardır. Bizde animist etkiler çok daha güçlüdür. Doğayla uyum çok daha güçlüdür. Sayısız ziyaret var, nerdeyse her çeşmenin, her dağ gölünün, her dağ geçidinin kutsal sayılması o doğanın kutsallığıyla bağlantılı. Bu anlamda kadında da ataerkillik gelişmiş ama sınıflaşma fazla gelişmediği için kadın her şeyiyle kaybetmiş denilemez  Kürtlerde böyledir. Bir de Kürt kadını farklı bir kadın. Neolitik devrim bir Aryen devrimi ama Aryen kadınının damgasını taşıyan bir devrim. Oradan yayılıyor ve bu devrimin kazanımlarını sonuçlarını başkaları hazır alıyor. O açıdan da bu boyutuyla da Kürt kadının kendi içinde bir özgünlüğü var. Bir de işin bu yanını görmemiz gerekir. Ama gelinen noktada şunu görmekte yarar var. Kürdün kaderiyle, kadının kaderi de birdir. İkisinin kaderi birbirine veriliyor. Her ikisinin kurtuluşu da iç içe ve zaten devrimimizde bu temelde gelişiyor, bu da devrimimizin en güzel yanıdır. Arkadaşlar ağırlıklı olarak hakikatle ilgili soruyorlar ama böyle çok derinlikli gibi gelmiyor. Daha derinlikli bizi daha fazla hakikate yakınlaştıracak sorular olabilir. Felsefe bir hakikate ulaşma yöntemidir. Önderliğin çizdiği çerçeveye çok fazla girmedik. İnsanı esas araştırmalarımızın konusu yaparak oradan hakikate ulaşmak önemliydi. Önderlik orada beş tane madde saydı. O maddelerin üzerinde durmak dolayısıyla bu çerçevede aslında kendimizi tanımak önemli. İnsan bir mikrokozmos deniliyor, Önder Apo’nun deyişiyle “kuantum evreni yasaları işliyor.” Ama aynı zamanda makro-kozmosun evrenin özelliklerini de kendisinde barındırıyor. Dolayısıyla her iki evrenin ortasında duran bir varlık oluyor o açıdan da “evreni ve kuantumu tanımak bu çerçevede hakikati çözmek istiyorsan öncelikle insanı çöz” deniyor. İnsandan hareket etmek, insandan yola çıkmak önemli. Bunun kendini bilmekle bağlantısı var, zaten kendini bilmek budur. Sonuçta herkes, hepimiz kendimizi öyle tarif ediyoruz. İnsan olarak tanımlıyoruz kendimizi. İnsanı tanımak aynı zamanda kendinizi tanımaktır. Ama kendimizden yola çıkarak kendimizi tanımakla aslında evreni tanıyoruz. Evrensel olanı, doğal olanı tanıyoruz. Hakikatin bilgisine, bilincine ulaşıyoruz ona varıyoruz. Bunlar sözle ifade edilebilir, ama pratik olarak nasıl işliyor? Kendini tanıma konusunda ciddi bir çaba var mıdır? Aslında özde kendini tanıma denilen şey nedir? Kendini tanıma da kendimizde neyi tanıyacağız? Kendimizde fark etmek istediğimiz şey ne? Farkındalık dediğimiz şeyle neyi anlatmaya çalışıyoruz? Bunun özgürlükle bağlantısı ne? Kendini tanıma, kendini bilmedir. Tamam da bazı arkadaşlar şunu söyleyebilir, “ben kendimi biliyorum.” Zaten bir arkadaşa söylersiniz. ‘İşte sen istersen şöyle şunu yapabilirsin, bunu yapabilirsin’ Fuat arkadaş bırak sen beni benden daha iyi mi tanıyorsun, ben kendimi tanıyorum, ben buyum. Benden bu kadar “benden ne sap çıkar ne saman” diyordu. Bu dili bile kullanıyor. Bu anlama gelebilecek şeyler söylüyor. Bu tarzda ben buyum demek Hakkı Bulut’un, “Hor görme garibim ben köylüyüm arkadaş” der gibidir. Arabesk hal aslında içselleşmiş köleliktir. Kendini bilmekten, tanımaktan kaçmanın bir  yoluda budur. İlgi duymuyorsun, “boş ver böyle gelmiş böyle gider” diyorsun. İlgisizliğin kaynağında bu var. Sevgi ilgiyle başlıyor, merak etmekle başlıyor ilgi ve merak sevginin kaynağını oluşturuyor. Birine ilgi duymazsan onu sevemezsin. İlgi duymak merak etmek de onu tanımayla bağlantılıdır. Tanımadığın bir şeyi sevebilir misin? Hiç görmemişsin, tanımamışsın, duymamışsın. İnsan bir de çoğunlukla tanımadığı bir şeyden korkar. Tanıdıkça sever. Sevgi bir keşif eylemi, sevgi bir keşif olayıdır. Peki kendini tanıma kendini keşfetme, bilme kendindeki evrensel gerçekliğini dilini bilme, bunlar önemlidir. Ancak bunlara ilgi duyulmuyor. Aşk hakikati ifade eden bir kavram, ama aşk deyince ilk çağrışım nedir? Farklı cinsler arasındaki ilgi-ilişki için, çoğunlukla kadın-erkek ilişkisi olarak anlaşılır, oradaki sevgi çok da böyle değildir. Önder Apo aşkı tanımladı, “aşk, evrenin oluşum dilinden duyulan büyük heyecandır” dedi. O zaman evrenin oluşumu dili nedir? Bunun insanla bağlantısı nedir? Bu oluşum dilini nerden çözüyorsun, nereden bakarak, nerede çözüyorsun? Evrenin bütün unsurları arasındaki ilişki nedir? Tamamlama ilişkisi ne demektir? Ki bütünlük, tamamlayıcılık ilkesi tamda aşkın kendisi özünde bu değil midir? Aşk bir tamamlama ilişkisi değil midir? Ask o zaman evrenin bütün unsurları arasındaki ilişkidir. Böylesine bir ilişki var. Günümüzde aşk o kadar kirletilmiş ki, kirli bir sözcüğe dönüşmuş, cinsiyetçiliğin bu kadar kışkırtıldığı, hortlatıldığı, egemen kılındığı bir dünyada iki insanın birbirlerinin adını bile öğrenmeden geçirdikleri birkaç saatlik birliktelikteki, ilişki biçimlerine aşk deniliyor, adını bile sormuyor. Oysa durum böyle değil, biraz daha farklıydı belli bir düzey vardı gene de bu kavramda, hiç yoktur. Gene şeyden başlanabilir kendini bilmek nedir? Belki çok öyle derinliklere de gitmeye gerek yok, nasıl böyle daha somutlaştırılarak kişi kendini bilmekle neyi açığa çıkarmak istiyor? Özgürlük eylemi nedir?

Özgürlük, Örgütlü Eylem Duruşudur

Bilmek özgürlüktür, özgürlüğün kendisi anlamaktır. O zaman bilmek anlamak dediğimiz şey onun özgürlükle bağı nasıl somutlaştırılabilir? Nasıl özgürleşeceğiz ve nasıl özgürleştireceğiz? Bunu tabi ki toplumsallıkla bağı var. Bir de özgürlük bir eylem duruşu, bir hareket halidir. Yerinde durarak özgürlükten söz edemezsin, durduğun an özgürlüğün bittiği andır. Özgürlük bir eylem hali sürekli bir hareketlilik, canlılık ve dinamizm halidir. Örgütlü eylem duruşudur. Bu yoksa o zaman özgürlük yoktur.

Ali Haydar Kaytan ‘Yöntem ve Hakikat rejimi ‘ ders anlatımlarından alınmıştır

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz