Kadına dönük suçlar meşru hak olarak görülmekte

Tecavüz etmek, kadın köleler elde etmek erkeklerin savaşa sürülmesinde bir teşvik aracıdır. Günümüze kadar da savaşan orduların askerleri, milisleri düşmanlarını yenilgiye uğrattıklarında kadınlara saldırmayı hak edilmiş bir ödül gibi görmüşlerdir. O toprağa, halka, inanca, kültüre tam hakimiyetin nişanesi kadınlara dönük cinsel saldırıyla tamamlanmış olur. Yani son sınır bedendir ve artık o da aşılmıştır. Savaşlarda kadınlara dönük işlenen suçların yargılanmamasının bir nedeni de, devletlerin, orduların, iktidarların, egemen erkeklerin bunu meşru bir hak görmelerinde yatar. Bosna, Ruanda, Vietnam, Bangladeş ve Japonya savaşları sırasında tecavüz kamplarının kurulduğu sır değil. Afrika’daki köleleştirme faaliyetlerinde, İndo-Amerikalı yerliler ve Aborjinlere dönük katliamlarda sömürgeciler bu yöntemi uygulamışlardır. Osmanlı devleti de Afrika’dan Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada kadınları kaçırmış, köleleştirmiş ve esir ticaretinde bulunmuştur. Bu suçların büyük bölümü yargılanmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğunda Kölelik ve Kadınlar kitabının yazarı Madeline C. Zilfi’nin aktardığı kadarıyla 19. yüzyılda İstanbul’daki kayıtlı kölelerin sayısı 52 bin’dir ve bunun 47 bini kadındır.  İşgal edilen, kendi deyimleri ile feth ettikleri her yerde kadınların bedenlerine dönük işgal sistematik biçimde uygulanmış, bunun vergi ve satışı dahi yasalarda yer almıştır. Esir pazarlarında binlerce kişinin çalışıyor olması ve kadınların fiyatlarını gösteren arşivler bu korkunç yöntemin delilleridir. Osmanlı devletinden devraldığı mirasla Türk devleti de Ermeni Katliamında ve yine Kürtler’e dönük kırımlarda kadınların kaçırılması, köleleştirilmesi, tecavüze uğramalarını bir savaş stratejisi olarak kullanmıştır. Zilan Katliamı, ’38 Dersim Tertelesi, Koçgiri, Maraş katliamında kadınları özel olarak hedef alan stratejinin gerisinde bu binlerce yıllık geleneğin sürdürülmesi yatar. Toprak ile kadın, kadın ile toplum arasındaki bağların bilinciyle tecavüz bir soykırım, soybozum silahı haline getirilmiştir.

Kürdistan’da tecavüz saldırısı

Kürdistan’daki katliamlarda kadınların bir kısmına tecavüz edilmiş, bir kısmı subaylarla evlendirilirken bir kısmı ise Türkleştirme projesinin aracı kılınmıştır. Dersim’in kayıp kızları olarak literatüre giren Dersim’deki kadın kırımı bunun çarpıcı örneğidir. Katliam sonrası dönemde yatılı bölge okullarında öğretmenlik yapan Sıdıka Avar’ın ‘dağ çiçeklerim’ kitabı bunun itirafı mahiyetindedir. Kitapta düzeltilen, çıkarılan bölümlere rağmen Avar asimilasyon projesinde bir misyoner gibi nasıl çalıştığını anlatmıştır. Kitabında ‘oradaki görevimin ne olduğunu biliyordum’ diye ifade etmiştir. Kürt kızlarını Türkleştirmedeki başarısıyla övünmüştür. Askerlerin evleri basıp kızları toplamasında onlara eşlik ederken, bunların halkta öfke yaratabileceği kaygısı ile bu görevi tatlı dille ve bizzat kendisi üstlenmek istemiştir. Tıpkı Sümerlerin dağlı halklardan çalarak uygarlık projesine dahil ettiği geme’ler gibi Dersim’in dağlı kızları da Türkleştirme projesinin araçları kılınmak istenmiştir.

Kürdistan özgürlük mücadelesinin gelişimi, kadınların bu mücadeleye aktif katılımı ile birlikte ’90’lı yıllarda tecavüz saldırısı, direnişe geçen kadınların iradesini kırma yöntemi olarak yöneltilmiştir. Cezaevine giren kadınlara sorgu süreçlerinde, sağ ya da ölü olarak yakalanan kadın gerillalara, milis ve yurtsever ailelerden kadınlara, demokratik siyaset alanında çalışma yürüten kadınlara devlet onaylı ve destekli biçimde bu saldırılar geliştirilmiştir. Gerilla cenazelerinin parçalanması, sergilenmesi, uzuvlarının kesilmesini kimi asker ve polislerin psikopatik davranışları değil, devletin direnen kadınlardan duyduğu korku, öfke ve nefretin ifadesidir. Bir cenazeye, direnişçiye uygulananlar mücadeleye katılmak isteyen kadınlarda korku yaratmayı amaçlar. Bir diğer boyut ise Kürdistan toplumunun feodal duygularını rencide ederek ulusal değerlerinden vazgeçirme aracıdır.

Tecavüzün arkasındaki devlet aklı

AKP iktidarı ile birlikte hem Osmanlı mirasının devralınmasına benzer biçimde çeteler eliyle kitlesel kadın kırımları, tecavüzler, esir pazarlarının kurulmasına, hem ’90’lı yılların gözaltında taciz-tecavüz, işkence, cenazelere dönük uygulamalarına hem de yeni tarzda sömürgecilik yöntemlerine tanık olduk. Erdoğan’ın 2006’da “Kadın da olsa çocuk da olsa gereken yapılacaktır” sözüyle Kürt soykırımının hiçbir ayrım gözetmeyeceğini gösteriyordu. AKP iktidarı döneminde katledilen onlarca çocuk, YİBO ve sevgi yurtları denilen asimilasyon merkezlerinde yaşanan tecavüz olayları, Pozantı cezaevinde ve tarikatlar yoluyla çocuklara dönük geliştirilen tecavüzler bunun pratikleşmesiydi. 2013 yılında Siirt’in Perwari ilçesinde YİBO’da yaşları 12 ile 16 arasında değişen 7 genç kadına okul müdürü ve polislerin de aralarında bulunduğu onlarca kişi sistematik olarak tecavüz etmişti. Bu olay üzerine valinin ‘dağa çıkacaklarına fuhuş yapsınlar’ sözü bu olayların ardındaki devlet aklını gözler önüne seriyordu.

Direnişçi, devrimci, yurtsever kadınlara yönelik kırım, tutuklama, işkence, infazlar biçiminde devam ederken, AKP iktidarıyla birlikte artık saldırılar tüm kadınlara yönelmiş oldu. DAİŞ’in Ezidî kadınlara dönük saldırısı gerçekleştiğinde Rêber Apo bunun gerisindeki ‘küresel akla’ dikkat çekmiş, bu yöntemin uygulayıcılarının binlerce yıllık tecavüz kültürünü temsil eden güçlerce organize edildiğini ve kadınlara dönük kırım ve tecavüzlerin sonuç alıcı bir kırım yöntemi olarak uygulandığını ortaya koymuştu. Ezidî kadınları ve toplumuna yaşatılan travmanın gerisinde devletlerin sömürgecilik deneyimlerinin planları yatmaktaydı. Şimdi giderek daha net ortaya çıktı ki, AKP iktidarı da bu küresel aklı uygulayanlar arasındaydı. Benzer biçimde AKP ve ona bağlı çetelerce işgal altındaki Efrîn, Girespî, Serêkanî, Bab, Cerablus, Ezaz’da DAİŞ yöntemlerinin uygulanması asıl faili işaret eder karakterdedir. Özyönetim direnişleri sırasında gerçekleştirilen uygulamalar, tutuklananlara dönük işkencelerde de bu yöntemler uygulandı.

En Çok Okunanlar

İlgili Makaleler