Kalkan: Kürdistan’a 100 yıldır yöneltilen soykırım gerçeğinin yeni bir somutlaştırılmasıdır

0
602

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, faşist-soykırımcı TC devletinin, ABD ve NATO’dan istediği her türlü desteği aldığını belirterek, “Uluslararası Komplo, topyekun faşist-soykırımcı imha ve tasfiye konsepti temelinde; ideolojik, askeri, siyasi, ekonomik, yani her boyutta yürütülüyor. Bu saldırıda hiçbir hukuk ve ahlaki kural dinlemeden, her türlü yöntem ve araç kullanılıyor” dedi.

Kalkan, Öcalan şahsında Kürdistan halkını hedef alan 15 Şubat Uluslararası Komplo’nun yaklaşan yıl dönümü vesilesiyle ANF’nin sorularını yanıtladı. İki bölüm halinde hazırladığımız söyleşinin ilk bölümünü paylaşıyoruz.

22. yılına gireceğimiz Uluslararası Komplo, kapitalist modernite sisteminin hangi bölgesel ve küresel amaçları çerçevesinde gerçekleştirildi, PKK ve Önderlik gerçeğinin hedeflenmesinin nedenleri neydi?

Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi olarak ‘Kürt Soykırım Günü’ olan ve halkımızın ‘Kara Gün’ dediği 15 Şubat 1999’daki Uluslararası Komplo ve buna karşı yürüttüğümüz tarihi özgürlük mücadelesinin 21. yıl dönümünü yaşıyoruz. Bu komplonun gerçekleştiği 22. Şubat ayı oluyor. Çok açık ki halk, Hareket, Kürt halkının dostları tüm devrimci-demokratik güçler olarak 21 yıl boyunca komploya karşı büyük bir direniş yürüttük ve binlerce şehit verdik. Bu vesileyle öncelikle bu direnişin mimarı olan Önder Apo’yu ve öncülüğündeki 21 yıllık büyük direnişi selamlıyoruz. ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ şiarı ile etrafında ateşten çember oluşturarak Kürt halkının varlık ve özgürlük iradesi olan Önder Apo’yu sahiplenen ve savunan tüm kahraman şehitlerimizi saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz. 22. mücadele yılında komploya ve onun sembolü olan İmralı işkence ve tecrit sistemine karşı çok daha güçlü mücadele yürüteceğimizi ve büyük kazanımlar elde edeceğimizi belirtiyoruz.

KARAR, PLANLAMA VE UYGULAMA

Bu temelde sorduğunuz soruya gelirsek, öncelikle şunu ifade etmekte büyük yarar var; Uluslararası Komplo, her şeyden önce topyekun, küresel ve imha amaçlı bir saldırıdır. Somut bir gerçekliktir. Bu bakımdan önce bu somutluğu tanımlamak lazım. Yani komplonun zamanını, amaçlarını, hedeflerini, komployu yapan güçleri bir kere daha hatırlamak gereklidir. Herkes şu gerçeği çok iyi biliyor ki; komployu ABD yönetimi kararlaştırdı, planladı ve uyguladı. Dönemin ABD Başkanı Clinton’un bizzat imzası ve emirleri temelinde söz konusu komplo gerçekleşti. Kuşkusuz ABD böyle bir kararı alırken en çok İngiltere ve İsrail’den güç ve destek aldı.

ZAYIFLIKLARDAN DA YARARLANDI

Diğer yandan ABD, başta dönemin Mısır yönetimi/Hüsnü Mübarek olmak üzere birçok gücü de söz konusu komployu başarıya götürmek için kullandı. Aslında iktidarcı ve devletçi sistemin ihtiyaç duyduğu bütün imkânlarını kullanmaktan geri durmadı. Hatta onu da aştı; devlet olmayan birçok iktidarcı gücü de kullandı. Dahası sosyalist ve demokratik hareketin zayıflığından ve parti öncülüğünde yürüttüğümüz Özgürlük Hareketimizin zayıflığından da yararlandı. Bütün bunların hepsini değerlendirerek komployu planlayıp yürüttü ve sonuca götürmek istedi.

ÖCALAN’IN İMHASI HEDEFLENDİ

Uluslararası Komplo, bir imha saldırısı olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın imhasını hedefledi. Öncelikle komplocu yöntemlerle kim vurduya getirerek bunu yapmaya çalıştı. Başaramayınca 15 Şubat’ta TC’ye verip idam ettirmek istedi. Bu boşa çıkarılınca İmralı işkence ve tecrit sistemini geliştirerek çürütme politikasıyla Önder Apo ideolojik ve siyasi olarak yenilmek, bitirilmek istendi.

İÇ SALDIRILAR VE YENİDEN SAVAŞ

Bu da boşa çıkarılınca mevcut Erdoğan yönetimi/AKP iktidarı bu işle görevlendirildi. İslam ümmetçiliğine dayanarak Kürt toplumunun Önder Apo’ya ve PKK’ye desteğinin azaltılması için çalışıldı. İçten provokatif-tasfiyeci saldırılar dayatılarak PKK bölünüp-parçalanmak istendi. Bu konuda da başarısız kalınınca Ağustos 2005’ten beri tekrar topyekun-faşist-soykırımcı özel savaş temelinde imha ve tasfiye amaçlı çok yoğun bir saldırı yürütülüyor. Bu 15 yıldır devam ediyor. Bu saldırı başta Önder Apo olmak üzere gerillayı, kadın ve gençlik hareketimizi, dört parça Kürdistan ve yurt dışındaki halkımızı, dostlarımızı, tüm PKK’yi hedefliyor.

ABD VE NATO’NUN HER TÜRLÜ DESTEĞİ

Faşist-soykırımcı TC devleti böyle bir saldırı yürütürken başta ABD olmak üzere NATO’dan istediği her türlü desteği alıyor. Uluslararası Komplo, bu temelde topyekun faşist-soykırımcı imha ve tasfiye konsepti temelinde devam ettiriliyor. İdeolojik, askeri, siyasi, ekonomik her boyutta yürütülüyor. Bu saldırıda hiçbir hukuk ve ahlaki kural dinlemeden, her türlü yöntem ve araç kullanılıyor.

KOMPLO STRATEJİSİNİN OLUŞTURULMASI

Uluslararası Komplo stratejisinin şu şekilde oluşturulduğunu biliyoruz: Önder Apo’yu imha ederek PKK’yi tasfiye etmek, PKK’nin tasfiyesine dayanarak da yüzyıldır yürütülen Kürt soykırımını sonuca götürmek! Yani özünde bir soykırım saldırısıdır. Kürt halkının soykırımdan geçirilmesi saldırısıdır. Yüzyıldır başlatılmış, yürütülmüş olan bu soykırım saldırısı, 9 Ekim 1998’den bu yana doğrudan Önder Apo’yu hedefleme temelinde Uluslararası Komplo saldırısı biçiminde sürdürülmektedir. Soykırım zihniyet ve siyasetine karşı Kürt halkının varlık ve özgürlük özlemleri, inançları, amaçları PKK öncülüğünde bir örgüte ve eyleme dönüşmüştür. PKK’yi yaratan, örgütleyen, yürüten de Önder Abdullah Öcalan’dır. Dolayısıyla Önder Apo, Kürt halkının varlık ve özgürlük iradesi konumundadır. Yani bu temelde Kürt soykırımını tamamlamak için Kürt halkının varlık ve özgürlük iradesi olan Önder Apo’yu hedeflediler. Bu iradeyi Önder Apo’nun imhası ve PKK’nin tasfiyesi temelinde gerçekleştirerek yüzyıldır yürütülen Kürt soykırımını başarıya götürmek istediler.

İMHA SALDIRISININ BOŞA ÇIKARILMASI

Bu çerçevede komplonun 9 Ekim 1998 günü Önder Apo’nun Suriye’den çıkarılmasıyla başladığını biliyoruz. Esas komplo da 9 Ekim günü gerçekleştirilmek istenen bir saldırı biçiminde planlanmıştı. Önder Apo Suriye’den çıkartılmış, davet edildiği Yunanistan’a sokulmayarak boşlukta bırakılmıştır. Aslında böyle bir boşluk ortamında vurularak imha edilmek ve kim vurduya getirilmek istenmiştir. Önder Apo’nun Yunanistan’dan geri dönmemesi, oradan Rusya’ya ve sonrasında İtalya’ya gitmesi ve bu hareketliliğin başka biçimlerde devam etmesi sonucunda,9 Ekim günü planlanan imha saldırısı boşa çıkarılmıştır. Bu sayede Uluslararası Komplo deşifre edilmiş ve ona karşı mücadele dediğimiz süreç ortaya çıkmıştır. Çeşitli, farklı yöntemlerle söz konusu imha başarılamayınca, işte süreç 15 Şubat 1999’dakine dönüştürülmüş ve idam öngörülmüştür. O da başarılamayınca 21 yıldır sürdürülen İmralı işkence ve tecrit sistemi ortaya çıkarılmıştır. Bugün komplo demek, İmralı işkence ve tecrit sistemi demektir.

KÜRT SOYKIRIMINI DEVAM ETTİRME

Uluslararası Komplo, doğrudan Kürt sorunuyla bağlantılı bir saldırıdır. Kürt halkının soykırıma uğratılması; bunun karar ve pratiğidir. Kürt sorunu, I. Dünya Savaşı içerisinde farklı kapitalist tekellerin dünyayı paylaşmak için yürüttükleri kavga sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Kürdistan’ı bölen, Kürt halkını yok sayan ve yok etmek isteyen bu zihniyet ve siyasettir. Dolayısıyla Uluslararası Komplo, Kürt soykırımını devam ettirme saldırısıdır. Bu temelde Kürt sorununun çözümüne karşıdır. Kürt varlığına ve özgürlüğüne karşıdır, Kürt sorununun demokratik, siyasi çözümünü engellemeye dönüktür. Daha genel ifade edersek; Kürdistan’ın özgürlüğünü, Türkiye ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesini, insanlığın özgür ve demokratik yaşama kavuşmasını engellemek için küresel kapitalist modernite sisteminin öncüleri tarafından kararlaştırılıp, örgütlenip yürütülen ve bugüne kadar da devam ettirilmeye çalışılan bir saldırıdır. Demek ki kapitalist modernite sisteminin küresel – hegemonik bir güç haline gelme özelliğiyle bağlantılıdır.

20. YÜZYIL BOYUNCA SÜREN SALDIRI

Kapitalist modernite sistemi, I. Dünya Savaşı’yla birlikte küresel – hegemonik bir yapı kazandı. I. Dünya Savaşı da esas olarak Ortadoğu’da yürütülen bir savaş oldu. Ortadoğu’nun tarihsel ve güncel zenginlik değerlerinin, enerji kaynaklarının gasp edilmesi, onlar üzerinde egemenlik kurulması için yapıldı. Bu egemenliği paylaşma savaşı olarak gerçekleşti. Böyle bir Ortadoğu’yu ele geçirme savaşı çerçevesinde çeşitli tekelci güçler arasında varılan uzlaşma sonucunda Kürtler yok sayıldı ve yok edilmesi gerektiği kararlaştırıldı. Kürdistan’ın dört parçaya bölünerek dört ulus devletin egemenliği altına geçirilip ortak yönetilmesi ve bu temelde Kürt soykırımının gerçekleştirilmesi öngörüldü. Bu ortak yönetim ve saldırı, 20. yüzyıl boyunca sürdürüldü. Küresel kapitalist sistemin öncülüğünü yapan güçler, Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleriyle geliştirdikleri Bağdat Paktı, CENTO, ikili ilişkilerle ortaklaşa bu soykırım saldırısını yürüttüler.

ÖNDER APO GERÇEKLİĞİ

Bu soykırıma karşı Kürt varlığını ve özgürlüğünü duygu, düşünce, bilinç, çizgi, örgüt ve eyleme 1970’lerin başından itibaren harekete geçiren, Önder Apo gerçekliği oldu. Önderliksel doğuş ya da Önder Apo gerçeği bu çerçevede yok edilmek istenen Kürt halkının ulusal varlığı, direnişi, dirilişi ve özgürleşme çabası oluyor. Önder Apo böyle bir gerçekliği ifade ediyor. Bunun örgüte ve eyleme dönüşmesi PKK ve gerilla mücadelesi olarak şekilleniyor. Parti öncülüğünde yürütülen gerilla direnişi temelinde Kürt sorununun demokratik çözümü dünya siyasetine dayatılıyor. Böyle bir duruma geldiği andan itibaren Kürdistan’ı parçalayan, Kürtleri yok sayan, yok etmek isteyen dünya siyaseti de söz konusu Kürt varlık ve özgürlük gelişimini imha etmek için bir saldırı yürütüyor. İşte Uluslararası Komplo bu saldırının doğrudan Önder Apo’yu hedefleyen planlı bir uygulaması, pratikleştirilmesi olmaktadır.

KOMPLOYA HAZIRLIK DÖNEMİ

Demek ki Uluslararası Komplo Kürt sorununa dayanıyor. Kürt soykırımını hedefliyor. ABD öncülüğünde küresel kapitalist modernite sistemi tarafından yürütülüyor. Önder Apo’nun imhası, PKK’nin tasfiyesi ve Kürt soykırımının tamamlanmasını gerçekleştirmek istiyor. Bu bir anda ortaya çıkmıyor, bir tarihsel mücadele sürecini kapsıyor. Somut olarak 9 Ekim 1998 günü başlatılmış ve 15 Şubat 1999’da İmralı işkence ve tecrit sistemi haline dönüştürülmüş olsa da aslında daha önceden bir hazırlanma dönemi söz konusudur. Bu da esas itibariyle 1990’ların başından itibaren gelişen bir durumdur. Aslında 90’ların başından komplonun resmen başlatıldığı sürece kadar olan dönemi, söz konusu komplo saldırısı için bir hazırlanma dönemi olarak da görülebilir.

Bu durumda komplonun örgütlenmesini ve uygulanmasını ortaya çıkaran politik etkenler nelerdir?

Öncelikle 90’ların başından itibaren başlatılan III. Dünya Savaşı’nı görmemiz lazım. III. Dünya Savaşı ile Uluslararası Komplo saldırısı, iç içe gelişen ve birbiriyle bağ içinde olan bir saldırıdır. III. Dünya Savaşı’nın Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle gündeme geldiğini ve ABD-Irak savaşı olan Körfez Krizi’yle başladığını biliyoruz. Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte küresel kapitalist sistemin öncülüğünü yapan ABD yönetimi, ‘Yeni Dünya Düzeni’ projesi adı altında bir stratejik planlama yapmış ve bu temelde 20. yüzyıl boyunca sisteme karşı olan güç ve gelişmeleri tasfiye ederek kapitalist modernite sistemini kendi öncülüğünde dünyada yeniden yapılandırmak istemiştir. Bunu gerçekleştirebilmek ve Balkanlar, Kafkasya, Afrika, Asya, Amerika’da kapitalizm karşıtı gelişmeleri etkisiz kılabilmek için öncelikle Ortadoğu’yu denetim altına alma ihtiyacı duymuştur. Çünkü kapitalist sistem küresel – hegemonik güç haline ancak Ortadoğu’yu zapt ederek ulaşmıştır. Bununla birlikte ekonomik, siyasi hâkimiyet kurmuş olmasına rağmen Ortadoğu’yu tümden yutabilmiş değildir. Ortadoğu her an sistem karşıtı gelişmelerin yaşanabileceği bir alan pozisyonundadır. Bu nedenle kapitalist modernite sistemini, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ardından yeniden yapılandırmak için öncelikle Ortadoğu’nun denetlenmesi gerekmiştir. Böyle bir planlama doğrultusunda Ortadoğu’yu denetleme saldırısını ABD, Körfez Krizi ve Savaşı’yla başlatmıştır.

KÖRFEZ SAVAŞI BÖLGEYE MÜDAHALEDİR

 Irak’a yöneltilen Körfez Savaşı aslında tüm bölgeye dönük bir siyasi ve askeri müdahaledir. Sonuçları itibarıyla da bölgenin kontrol ve denetim altına alınmasını hedeflemiştir.

Bu durum nasıl gerçekleşti?

Öncelikle Irak’ın üçe bölünmesi, Saddam Hüseyin yönetiminin Bağdat etrafında kuşatmaya alınmasıyla ile gerçekleştirilmiştir. Çünkü alan olarak Irak, siyasi-askeri güç olarak da Saddam Hüseyin yönetimi sisteme karşı her türlü aykırı gelişmelerin ortaya çıkmasını en fazla taşıyan zemin konumundadır. Dolayısıyla öncelikle dünyanın orta göbeği, iktidarcı ve devletçi sistemin doğup, bugüne kadar geliştiği yer olarak Ortadoğu, onun da merkezi konumunda olan Irak denetim altına alınmak istenmiştir.

Irak deyip geçmemek lazım. Sümer’den bu yana iktidar ve devlet sisteminin ilk ortaya çıkarak bugün küresel kapitalist hegemonya haline gelmesini sağlayan tarihsel gelişmenin başı ve coğrafya olarak merkezi konumundadır.

Diğer yandan Ortadoğu’daki bütün gelişmeleri etkileyen pozisyondadır. Saddam Hüseyin yönetimi de ne yapacağı çok belli olmayan, İran savaşının da ortaya çıkardığı sonuçlar temelinde her an her tarafa saldırabilecek bir yönetimdir. Böyle bir durumda Irak’ın denetlenmesi kapitalist modernite sistemi açısından hem çok gerekli ve hem de zor olan bir durumdur. Dolayısıyla sistemin, Sovyetler’in çözülüşü ardından kendi hegemonyasını yeniden ve daha sağlam yapılandırmak için saldırıya geçerken birinci hedefinin Irak’ı denetim altına almak olması gayet doğal ve anlaşılır. Irak savaşıyla aslında sadece Saddam Hüseyin yönetimi değil ve yine sadece Irak değil, bütün Ortadoğu ve Ortadoğu’daki devrimci-demokratik güçler, halk hareketleri, sistem karşıtı oluşumlar ve siyasi güçler denetim altına alınmaya çalışıldı. Bu nedenledir ki, Saddam Hüseyin yönetimine karşı küresel bir ittifak, hemen ardından bölgesel bir ittifak oluşturularak adeta Ortadoğu’da ve dünyada ABD öncülüğünde yeni bir siyasi yapılanma yaratılmak istenmiştir.

İKİ DEVRİMİN DE TASFİYESİ HEDEFİ

Irak’ın üçe bölünüp kontrol altına alınma müdahalesi ve Körfez Savaş’ıyla ABD’nin Ortadoğu’ya dönük yürüttüğü müdahalenin başka hangi hedefleri vardı?

İki temel hedefinin daha olduğunu ifade etmemiz gerekir;

* Ortadoğu’nun en dinamik güçlerinden birisi olan Arap toplum milliyetçiliğinin ve radikalizminin merkezi konumunda bulunan Filistin Devrimi ve direnişinin kontrol altına alınması ve tasfiye edilmesidir.

* I. Dünya Savaşı’yla küresel hegemonyanın yok saydığı ve yok etmek istediği ama PKK öncülüğünde var olma mücadelesine yönelmiş olan Kürdistan’ın denetim altına alınmasıdır. Kürdistan’da varlık ve özgürlük adına ortaya çıkan gelişmelerin engellenmesidir.

Bu bakımdan Körfez Savaş’ıyla Irak’a yöneltilen saldırı, aslında Filistin ve Kürdistan devrimlerine yöneltilen birer saldırı olarak yaşanmıştır. Nitekim 1993’ten itibaren Oslo Barış Süreci adı altında Filistin’e bir tasfiye planı dayatılmıştır ki, günümüze kadar adeta bu plan uygulanmış ve Filistin direnişi bitirilme noktasına getirilmiştir. Böylece 1970’lerin, 80’lerin Ortadoğu’yu ve dünyayı en çok etkileyen devrim ve direniş ocağı bu biçimde söndürülmüştür.

1991’de Körfez Savaş sürecinde ise ‘Çekiç Güç Operasyonu’ adı altında 36. Paralel’in kuzeyini kapsayan bir askeri planlama oluşturularak PKK’nin Güney Kürdistan’a girişi engellenmek ve Kuzey Kürdistan’la sınırlandırılmak istenmiştir. Böylece Kuzey Kürdistan’da gelişen Kürdistan Özgürlük Devrimi’nin Kürdistan’ın diğer parçalarına yayılarak başarıya gitmesi engellenmek, kontrol altına alınmak istenmiştir. 90’lı yıllar boyunca PKK öncülüğündeki Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı da Çekiç Güç Operasyonu temelinde böyle bir saldırının yürütüldüğünü bilmemiz gerekir. Bu durum 1992 güzündeki Güney Savaşı’yla sistem kazanmış, ardından NATO destekli Türk ordusunun Kuzey’e ve Güney’e dönük saldırılarının artırılarak sürdürülmesi temelinde gerilla ezilmek ve yenilgiye uğratılmak istenmiştir. İşte 9 Ekim 1998’de Önder Apo’ya imha amacıyla doğrudan başlayan saldırının hazırlık dönemini böyle değerlendirebiliriz.

90’lı yıllar boyunca Ortadoğu’da kurduğu bu denetime dayanarak ABD öncülüğü dünyanın diğer alanlarında 20. yüzyıl boyunca kapitalizm karşıtı gelişmeleri ekonomik, askeri, siyasi müdahalelerle etkisiz kılmış, eritip sisteme entegre etmeyi başardı.

Bunu sağladıktan sonra neden 1990’ların sonuna doğru yeniden yönünü Ortadoğu’ya çevirdi?

Bunların sağladıktan sonra Ortadoğu’yu da daha güçlü bir şekilde denetim altına alma, Ortadoğu’da sistem karşıtlarını daha fazla ezip yok etme planlaması temelinde yeni bir saldırı sürecinin içine girdi. Böyle bir saldırıyı yürütmede El-Kaide’nin 11 Eylül 2001’de ABD’deki ikiz kuleleri vurması da bir gerekçe olarak kullanıldı. Artık bunu kimler nasıl çıkarmıştır bilemeyiz. 2 Ağustos 1990 günü Saddam ordularının Kuveyt’i işgalini kimlerin düşünüp ortaya çıkardığı bilinmediği gibi!

KÜRDİSTAN’IN DENETİMİ GEREKLİYDİ

III. Dünya Savaşı’nın ilk aşaması Körfez Savaş’ıyla birlikte başlamış ve 90’lı yıllar boyunca sürmüş, 90’ların sonunda Ortadoğu’ya ikinci bir müdahaleyle, yeni bir aşama olarak, Ortadoğu’yu daha sıkı denetim, baskı ve sömürü altına alma saldırısı halini almıştır. Bunun da hedefinde yine öncelikle Irak ve Saddam Hüseyin yönetiminin yok edilmesi vardır. Böyle bir müdahaleyi yapabilmek için kapitalist modernite sistemi yeniden Kürdistan’ı denetim altına alma ihtiyacı duydu.

Körfez Savaş’ında Saddam ordularını ezmelerine rağmen neden Bağdat’a girmeyip Saddam Hüseyin yönetimini tümden yıkmadılar?

Çünkü öyle bir durumda ortaya çıkacak boşluğu Filistin ve Kürdistan devrimleri öncülüğünde sistem karşıtı gelişmeler biçiminde değerlendirileceğinden korkuldu. 91’den 2003’e kadar Saddam yönetimi Bağdat etrafında bu tür gelişmeleri engellemek için yaşatıldı. Dolayısıyla Saddam Hüseyin yönetimini yıkmak üzere yeni bir planlama yaparken söz konusu saldırı sonrasında ortaya çıkabilecek boşlukları kendi aleyhine değerlendirilmesini engellemek istedi. Bu konuda en çok korktuğu Kürt Özgürlük Devrimi’nin gelişimidir.

KOMPLO, MÜDAHALENİN BAŞLANGICIDIR

Kuzey Kürdistan’da bütün saldırılara rağmen PKK öncülüğü ve gerilla hareketi yenilip ezilemedi. Bağdat’ta Saddam Hüseyin yönetiminin yıkılıp dağılması ardından PKK’nin bütün Kürdistan’a güçlerini yayabileceği, dört parça Kürdistan’da birden özgürlük devrimini geliştirebileceği korkusuyla Saddam Hüseyin yönetimini yıkma operasyonunu, Önder Apo’ya dönük 9 Ekim 1998’de startı verilen Uluslararası Komplo’yla başlattı. Uluslararası Komplo, III. Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’ya dönük ikinci ABD müdahalesinin başlangıcı oldu. Komployla Önder Apo’nun etkisiz hale getirilmesi, PKK’nin dağıtılması, Kürt varlık ve özgürlük mücadelesinin tasfiye edilmesi hedeflendi. Böylece Saddam Hüseyin yönetimiyle çatışmaya girildiğinde ortaya çıkabilecek boşluklardan oluşacak imkan ve fırsatlardan Kürt Özgürlük Devrimi’nin yararlanması engellenmek istendi.

PKK KAZANÇLI ÇIKAR KORKUSU

ABD, güçlü bir PKK varlığının olduğu, Önder Apo’nun mücadele yürüttüğü, PKK’yi ve gerillayı yönettiği koşullarda Irak’a saldırmaktan, Saddam Hüseyin yönetimini yıkmaktan korkmuştur. Böyle bir şeye girerse bundan PKK, Kürdistan Özgürlük Devrimi kazançlı çıkar ve küresel kapitalist sistemi aşan alternatif bir demokratik Ortadoğu sistemi gelişir kaygısıyla önce Kürt Özgürlük Hareketi’ni, Önderliğini etkisiz kılmayı, ardından da Irak’a ve bölgenin diğer alanlarına yeni bir müdahale geliştirmeyi planlayıp uygulamaya koydu. Nitekim 15 Şubat’taki Uluslararası Komplo, tamamen böyle bir pazarlık temelinde gerçekleşti.

CIA-MİT PAZARLIĞININ TEMELİ

Bu söylediklerinizi kanıtlayan argüman var mı?

Bu söylediklerimin kanıtı; CIA-MİT pazarlığı temelinde Önder Apo’nun Kenya’dan Türkiye’ye götürülmesidir. Bu pazarlığın temelinde ABD’nin Saddam Hüseyin yönetimini yıkma saldırısında TC’nin vereceği destek vardır. Nitekim 15 Şubat 1999 günü saat 12’de dönemin Başbakanı Bülent Ecevit CIA’ya bu temelde güvence vermiştir. Bu güvence; ABD, Saddam Hüseyin yönetimine saldırdığında TC’nin ABD’ye destek vereceği güvencesidir. Bu güvenceden 5 saat sonra Kenya’da CIA, MİT ve Türk kontrgerillasına Önder Apo’yu teslim etti. 15 Şubat’taki korsanlık, işte böyle bir pazarlık temelinde gerçekleşti.

Buradan da görülüyor ki; ABD, daha 15 Şubat 1999’da Irak’a yeni bir saldırı yapmayı, Saddam Hüseyin yönetimini tümden yıkmayı, Bağdat’ı ele geçirmeyi, Irak’ı işgal etmeyi kararlaştırıp planlamış durumdadır. Onun için hazırlık yapmaktadır. İşte Önder Apo’ya ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne yöneltilen komplocu saldırı, kapitalist modernite sisteminin bölgeye dönük bu temeldeki yeni ve daha kapsamlı bir saldırısı için hem hazırlık hem de başlangıç oldu.

TAVŞANA KAÇ, TAZIYA TUT POLİTİKASI

21 yıldır sürdürülmekte olan komploya karşı nasıl bir mücadele, duruş gelişti ve ne düzeyde etkili oldu?

21. yıl dönümünü yaşamakta olduğumuz günümüzde de III. Dünya Savaşı süreci devam etmektedir ve Uluslararası Komplo da aynı kapsamda yürütülmeye çalışılmaktadır. Zaten Kürt soykırımı, dünyayı paylaşan, Ortadoğu’yu ele geçiren kapitalist modernite sisteminin bir dünya savaşı düzeyindeki kendi iç çelişki ve çatışmalarından kaynaklı ortaya çıktı. Esas olarak Ortadoğu’nun kapitalist modernite tarafından daha güçlü egemenlik altına alınması ve daha derinden sömürülmesine bağlıydı. Şimdi de aynı amaç temelinde sürdürülmeye çalışılmaktadır. Son 30 yıldır sürekli bir dünya savaşı konumu yaşanıyor. Bu da gösteriyor ki, aslında kapitalizmin özü, esası kriz, kaos, çatışma ve savaş demektir. Kapitalist tekelcilik Kürt sorununu da böyle bir savaşın önemli bir parçası olarak değerlendirip, kullanıyor. Dikkat edilirse Kürdistan’ı bölüp parçalamışlar, her bir parçayı bir ulus devletin egemenliği altına vermişler ki söz konusu ulus devletler Ortadoğu’ya hâkim olan milliyetçilikleri temsil ediyor. Türk, Fars ve Arap milliyetçiliğinin denetimi altına vermişler. Kürdistan’ı onların arasında parçalamışlar, paylaştırmışlar. Sürekli çatıştırıyorlar. Önder Apo bu politikaya “Tavşana kaç tazıyı tut” politikası dedi. Kürdistan’ın bölünüp-parçalanması, Türk, Arap ve Fars milliyetçiliği arasında bölüştürülmesi, Kürtleri sürekli bu milliyetçiliklerle çelişki ve çatışma içerisinde tutuyor. Böylece hem Kürtler hem de Ortadoğu’nun geneli denetim altına alınıyor. Kendi içinde çatıştırılıp, zayıf düşürülerek kapitalist, emperyalist sisteme bağımlı hale getiriliyorlar. Buna böl-parçala-çatıştır-yönet politikası deniliyor. Kapitalist emperyalizmin en temel politikası zaten budur ve böyle bir politika Ortadoğu’da, onun ortasında yer alan Kürdistan’da baştan beri çok yoğun bir biçimde uygulanıyor. Bunu açık bir biçimde görüyoruz. Bu temelde hem Ortadoğu kapitalist modernite sistemi tarafından daha güçlü denetleniyor hem de daha derinden sömürülüyor. Tarihi, kültürü, yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları sömürülüyor.

ENERJİ KAYNAKLARI KAVGASI

En büyük kavganın enerji kaynakları üzerinde yaşandığını biliyoruz. Aslında Önder Apo’ya karşı Uluslararası Komplo sürecindeki çatışmalar, pazarlıklar da enerji kaynakları üzerinde oldu. Önder Apo’nun Rusya’dan çıkartılması, Rusya’yla Türkiye arasındaki ‘Mavi Akım Projesi’nin pazarlığı sonucunda gerçekleşmiştir ki, bugüne kadar gelen Türk-Rus enerji ilişki ve ittifakının temelinde aslında bu vardır. Dikkat edilirse bugüne kadar çeşitli alanlarda hem enerji kaynaklarını hem de yollarını birlikte oluşturma, işletme temelinde Rus-Türk ilişkileri geliştirilmeye çalışılıyor. Yine Doğu Akdeniz’de nasıl bir kavganın sürdüğü ortadadır. Yine Libya’dan Kürdistan’a kadar nasıl bir kavga içinde olunduğu açıktır. Bunların hepsinin altında enerji kaynaklarına ve yollarına hâkim olma, denetleme, onlar üzerinden çıkar sağlama mücadelesi vardır. Bugün de bu mücadele ve kavga devam ediyor. Aslında bu çerçevede Kürt sorunu kullanılıyor. Bu nedenle kimse bu sorunun çözümünden yana olmuyor. Bazıları zor bir sorun, çatışmalıdır, içine girmemek gerekir diyor ama gerçek öyle değil. Aslında çıkar mücadelelerine hizmet ettiği için sorunu çözümsüz kılıp yaşatıyorlar. En köklü böl-parçala-çatıştır-yönet politikası burada uygulanıyor.

KOMPLONUN AŞAMALARI

Komplo hangi aşamalardan geçti?

Ona da bakmak gerekli. 9 Ekim 1998 ile 15 Şubat 1999 arası Önder Apo’yu imhayı öngören bir saldırı süreciydi. Komplocu yöntemlerle vurmayı hedefliyorlardı. Aslında Önder Apo dikkatli ve duyarlı davranarak, Yunanistan’dan geri dönmeyip Rusya ve Avrupa’ya açılarak bu planları bozdu. Ardından 15 Şubat gündeme getirildi. Önder Apo’yu TC’ye teslim ederek idam ettirmek istediler. Buna yönelik de Önder Apo bu durumu Kürtlere karşı yapıldığı kadar Türkiye’ye, Türkiye toplumuna, hatta mevcut Türk devletine karşı yapıldığını da analiz etti, değerlendirdi. Türkiye kamuoyunu her düzeyde bu temelde bir bilinçlendirme ve sorgulama içerisine çekti. Bunun sonucunda idam amacında olanların planlarını boşa çıkarmayı başardı. Ecevit hükümeti, 11 Ocak 2000’de idam kararını uygulamaya koymayacağını açıklayarak aslında bu süreç de aşılmış oldu.

SADECE FİZİKİ İMHADAN VAZGEÇİLİYORDU

İdam kararını uygulamamak Önder Apo’yu imha amacından vazgeçmiş olmak anlamına gelmiyordu. Fiziki imhadan vazgeçiliyordu ama ideolojik ve siyasi imha, İmralı işkence ve tecrit sistemi içinde yürütülmek isteniyordu. Önder Apo tarihte eşi-benzeri az bulunur bir tecrit, psikolojik baskı ve işkence altına alındı. Umut ediyorlardı ki, o koşullarda Önder Apo çalışamaz, düşünemez, herhangi bir düşünce üretemez, dolayısıyla PKK’yi yönlendirecek düşünce sistemi ortaya çıkmaz. Bunun sonucunda PKK kendini yenileyemez, yeniden yapılandıramaz, dağılıp gider.

Bütün bu hesapları bozdu mu?

Önder Apo, bütün bu hesapları da bozdu. Zor koşullarda insanüstü bir çabayla, yoğun bir araştırma-inceleme yaparak Uluslararası Komplo’yu, dayanaklarını ve aşılma yöntemlerini değerlendirdi. Komploya karşı mücadele yöntemlerinin teorisini, programını, strateji ve taktiklerini ortaya çıkardı. Kapsamlı bir düşünce yoğunluğu yaşadı ve Kürt sorununun ‘Demokratik Ortadoğu ve Özgür Kürdistan’ projesini formüle etti. Böylece bu formülasyonla İmralı çürütme politikasını da başarısız kıldı. Ardından Tayyip Erdoğan yönetimini komployu yönetme, yürütme ve başarma amacıyla görevlendirdiler. İslam kardeşliği çözümünü bu temelde dayatmak, Müslüman Kürt toplumunu Önderlik ve partiden koparmak istediler. Önder Apo bunu da paradigma değişimiyle, devlet artı demokrasi programıyla, demokratik konfederalizm çözümüyle boşa çıkardı. Başta Kürt sorunu olmak üzere bütün sorunların çözümünü devletçi-iktidarcı paradigma dışında ekolojiye ve kadın özgürlüğüne dayalı demokratik toplum projesi paradigmasıyla çözmeyi öngören projesini geliştirdi. Bu biçimde AKP’nin İslam kardeşliği oyununu da boşa çıkardı.

TASFİYECİLİĞİ TASFİYE ETTİRDİ

2002-2004 arasında ABD dayanaklı, KDP-YNK destekli PKK’yi bölüp-parçalamayı hedefleyen bir iç provokatif saldırıyı harekete dayattılar. Önder Apo tasfiyeciliğe karşı ideolojik mücadeleyi de geliştirerek tasfiyeciliği tasfiye etmeyi sağladı. Böylece AKP projesi de başarısız kılınmış, boşa çıkartılmış oldu.

23 AĞUSTOS 2005 KONSEPTİ

 Bunun sonunda 23 Ağustos 2005 tarihli TC Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Genelkurmay tarafından yeniden PKK’ye karşı topyekûn faşist-soykırımcı özel savaş konsepti planlandı. Bu bir NATO planıydı. Bugüne kadar da bu konsept temelinde yoğun bir imha ve tasfiye saldırısı yürütülüyor. İmralı’da ağır tecrit ve işkence uygulanıyor. Gerillaya karşı sürekli bir savaş hali yürütülüyor. Kadın ve gençlik hareketleri üzerinde, Kürt halkı üzerinde yoğun bir baskı ve katliam var. Rojava ve Başûrê Kurdistan’a dönük işgal saldırıları, yurt dışındaki yurtsever halkımız üzerinde baskılar var. Söz konusu saldırılar günlük darbeyle yürütülür ve yönetilir hale geldi.

TÜM NATO SİSTEMİ DESTEK VERİYOR

2009’da Tayyip Erdoğan Yönetimi Demokratik siyaset partisi olan Demokratik Toplum Partisini kapatarak Demokratik siyasi mücadele koşullarını tümden ortadan kaldırdı. Ortaya tıpkı 12 Eylül darbe dönemi gibi bir dönem çıkardı. Böylece topyekûn faşist-soykırımcı saldırıyı gündemleştirdi. Bu TC devleti günümüzde de AKP-MHP faşist iktidarı tarafından yürütülüyor. Fakat dar yaklaşılmamalıdır. Söz konusu konsept bir NATO konseptidir. ABD öncülüğünde hazırlanmış bir konsepttir. TC’nin yürüttüğü bu topyekun faşist-soykırımcı imha saldırılarına tüm NATO sistemi destek vermektedir. Bu temelde karşılıklı bir birlerinden faydalanıyorlar. İlişki ve aralarındaki çıkar mücadelesinde bu durumu kullanıyorlar. Bunu görmek gerekiyor.

SİSTEM, KÜRTLERE MECBUR KALDI

Yani hiç kimse TC savaşı yürütüyor da NATO, Avrupa, Amerika bu savaşa karşı çıkıyor dememeli. Yine TC yürütmüyor, savaşa karşı çözümden yanadır da, ABD ve NATO bunu dayatıyor, savaş sürüyor, böyle de dememek lazım. İki taraf da Kürt sorunun varlığından yanadırlar. Bu temelde Kürt soykırımının yürütülmesinden yanadırlar. Bunu kendi aralarındaki çıkar çatışmasının bir aleti olarak kullanıyorlar. Buradan bir çıkar sağlıyorlar. Dolayısıyla bu sorunu ve ondan kaynaklı çatışmayı sürdürmek istiyorlar.  AKP-MHP’de somutlaşan şoven-milliyetçi Türk faşist zihniyet ve siyasetinin yeminli Kürt düşmanı olma gerçeği zaten ortadadır. Fakat ABD’nin, NATO’nun, özellikle 2015’ten bu yana çatışmaları özellikle yoğunlaştırdıklarını da görmezlikten gelmemek gerekir. Çünkü 2010’dan itibaren gelişen, Arap Baharı denen süreçten ABD’nin yararlanıp bölgeye müdahale etmesi sürecinde söz konusu çatışma ilginç bir pozisyon aldı. Küresel sermaye sistemi Ortadoğu’daki ulus devlet statükoculuğunu parçalayabilmek için El-Kaide, İhvani – Müslimin gibi radikal çete güçlerini daha da geliştirmeyi ve harekete geçirmeyi gerekli gördü. Özellikle Mısır’da, Libya’da, Suriye’de mevcut statükoculuğu parçalayabilmek için bu çerçevede yeni bir güç olarak DAİŞ çeteciliği ortaya çıktı ve önemli bir gelişme kaydetti. Böyle azgın bir saldırganlığı denetleyebilmek için kapitalist modernite sistemi Kürtlere, özellikle de radikal, devrimci, özgürlükçü Kürtlere, PKK etkisi altında olan Kürt hareketlerine muhtaç kaldı. Onlarla ilişkiye mecbur oldu. Özellikle Rojava’da DAİŞ’e karşı mücadele içerisinde böyle bir taktik ilişki-işbirliği durumu ortaya çıktı.

TÜRK-KÜRT DÜŞMANLIĞI YARATMA ÇABASI

 Bu tabi oldukça önemli, yeni gelişmeler yaratan ilginç bir olaydı. Bazı çevreler sadece bunu gördüler, DAİŞ’e karşı mücadele ortaklığına baktılar. Bu ortaklık temelindeki mücadele kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi’ni geliştirdi. Hem Rojava’da etkinliğini arttırdı, hem de dünyaya yaydı. Bunu önlemek, bu etkiyi zayıflatmak, buna dayalı Ortadoğu’da demokratikleşmeyi geliştirecek, dört parçada zafer kazanmış bir Kürt Özgürlük Devrimi’nin gelişimini engellemek için ABD, AKP-MHP faşizmini örgütleyerek ve onlarla ittifak yaparak PKK’ye karşı daha yoğun bir saldırı yürütmelerini sağladı. Aslında AKP başta çok çatışma yanlısı değildi. 2015’ten itibaren, 7 Haziran seçiminde ve Kobanê’de yaşadığı yenilgi sonucunda onlar da savaş yanlısı oldular. Ama böyle bir süreçte özellikle ABD’nin ve benzeri güçlerin, AKP yönetimini PKK’ye karşı saldırıya fazlasıyla yönelttiklerini, teşvik ettiklerini, söz konusu saldırıyı desteklediklerini de hiç gözden Irak tutmamak lazım. Bununla tamir edilemez bir Kürt-Türk düşmanlığı yaratmak, birlikte yaşayamaz duruma getirmek istiyorlar. Aslında 15 Şubat’taki Uluslararası Komplo’nun hedefi de buydu. 24 Temmuz 2015’ten itibaren Tayyip Erdoğan yönetimi üzerinden geliştirilen Kürt katliamlarının ’15 Şubat’ını devam ettirme, amaçlarını gerçekleştirme saldırıları olduğunu iyi görmemiz lazım. Böylece siyasi olarak birliği korunuyor gibi görünse de aslında Türkiye’yi içten onarılamayacak düzeyde parçalamaya çalışıyorlar. Daha sonra dıştan da parçalayabilirler. Unutmayalım ki, III. Dünya Savaşı, Ortadoğu’ya yeni bir kapitalist modernite saldırısı oluyor. Bu ABD öncülüğündeki müdahaleyle yürüyor. Nasıl ki I. Dünya Savaşı’ndaki müdahaleyle Ortadoğu’yu 25 parçaya böldülerse şimdi bu III. Dünya Savaşı denen müdahaleyle de 50-60 parçaya bölmek, Ortadoğu’yu dilim dilim doğramak istiyorlar. Ortadoğu’da hiçbir ideolojik-siyasi irade, güç bırakmamaya, böylece zenginlik kaynaklarını tümüyle yağma ve talan etmeye, sömürmeye çalışıyorlar. Bu kapitalist modernite sisteminin Ortadoğu projesidir. ABD’nin tanımladığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin özü budur. Başarabilirlerse gerçekleştirmek istedikleri budur.

12 YILDIR TARİHİ MÜCADELE VERİLİYOR

Böyle bir saldırganlığa karşı 21 yıldır Hareketimiz ve halkımız Önder Apo öncülüğünde tarihi bir mücadele yürütüyor. Dikkat edilirse baştan beri Kürt varlık ve özgürlük iradesi Önder Apo’nun duygusudur, ruhudur, bilincidir, iradesidir. Önder Apo öncülüğünde gelişen örgütlenme ve mücadeledir. Uluslararası Komplo karşısındaysa bu tamamen böyledir. Komplocu yöntemleri, idamı, İmralı çürütme politikasını, provokatif tasfiyeci saldırıları, AKP oyunlarını da en fazla bozan Önder Apo’nun direngen, bilinçli, planlı, örgütlü, özgürlük amaçlarına bağlı, son derece disiplinli ve yaratıcı duruşu ve tarzıdır.

ÖCALAN’IN BÜYÜK DİRENİŞİ

Önder Apo, Kenya’da ilk saldırıyla karşılaştığında cepheden reddedici bir tutum takınma pozisyonuna girdiğini fakat daha sonra komplonun amaçlarını değerlendirerek aslında bu tutumun doğru olmayacağı, nihayetinde komploya hizmet edeceği yargısına vararak bunu değiştirip komploya karşı içten mücadele etme tutumunun içerisine girdiğini belirtti. Komployu anlama, çözümleme, teşhir etme ve onu ruhta, duyguda, düşüncede aşarak komployu ve dayandığı küresel kapitalist modernite sistemini, onun da dayandığı iktidarcı devletçi sistemi tümden parçalayacak ve yenilgiye uğratacak bir mücadeleyi ortaya çıkarmayı doğru ve gerekli gördüğünü ifade etti. 21 yıldır da böyle bir anlayış ve çizgi temelinde son derece yaratıcı yöntemlerle her türlü zorluğa karşı insanüstü bir direnişi geliştirerek örgütlü ve disiplinli bir biçimde yaşamaya çalışarak bu mücadeleyi yürütmektedir. Dikkat edilirse Önder Apo bu temelde şimdiye kadar komplonun başarısını önledi.

PKK DİMDİK AYAKTADIR

Komplo aslında bir günde Önder Apo’yu imha etmeyi hedeflemişti, şimdi 21 yıl doluyor. Hala başarısızdır. 15 Şubat komplosunu yapanlar altı ayda PKK’nin tasfiye olacağını değerlendirmişti. Şimdi 42 tane 6 ay geçti, PKK dimdik ayaktadır ve Kürt özgürlük mücadelesine öncülük etmeye devam ediyor. Kürdistan Özgürlük Devrimi’ni zafer yolunda ilerletiyor. Bu mücadeleyi Kürdistan sınırlarının dışına taşırarak, hatta küresel bir özgürlük ve demokrasi hareketi haline getirdi. Bütün bunlar önemli bir gelişme düzeyidir. Dikkat edilirse komplo başarısız kılındı. Komplocu planlamalar boşa çıkartıldı.

KOMPLO TÜMDEN YENİLMEDİ

Böyle söylüyorsunuz ama komplocu güçler de amaçlarından, hedeflerinden vazgeçtiler mi?

Hayır, vazgeçmiş değiller. Her bir planları boşa çıktıkça yeni planlar hazırlayarak Kürt soykırımını tamamlamak amacıyla komplocu saldırılarını sürdürmektedirler. Bugün de söz konusu saldırılar bu temelde devam ediyor. Tarihi bir mücadele yürütülmüş olmasına rağmen 21 yıl gibi uzun bir sürede, en azından siyasi düzeyde komplocu yapının tümden yenilip tarihin çöp sepetine atılamamış olması bir eksikliği, yetersizliği ifade ediyor. Önder Apo ‘PKK altı ay doğru savaşabilse yenemeyeceği güç yoktur’ dedi. Evet, komplonun amaçları ve planları geriletilmiş, boşa çıkartılmış fakat komplonun tümden yenilip tarihin çöp sepetine atılamadığı da açık bir gerçektir. Bu da mücadeledeki hata ve eksikliklerin sonucunda oluyor. Komployu yeterince anlayamayan, komploya karşı doğru tarz, üslup ve yeterli tempoyla başarılı mücadele edemeyen ideolojik, örgütsel, pratik duruşların sonucu olarak ortaya çıkıyor, bu da onların zayıflığını gösteriyor.

Bu temelde bir 15 Şubat yıl dönümünde komplo gerçeği üzerinde daha çok yoğunlaşmak, Önderlik ve Şehitler çizgisinde eleştirel – özeleştirel yaklaşıp dersler çıkararak komploya karşı mücadeleyi daha etkili, başarılı ve sonuç alıcı bir derinlikte yürütür hale getirmek gerekiyor. Bu da Hareketimizin, tüm yoldaşların, yurtsever halkımızın temel görevidir.

KÜRT SOYKIRIMINI TAMAMLAMAYI ÖNGÖRÜYOR

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 15 Şubat Komplosunu “Kürt Soykırım Günü” olarak ele aldı. Bunu nasıl anlamak lazım, tarihsel ve toplumsal boyutları nedir?

Uluslararası Komplo, tarihsel bir temele dayanıyor. Kürt sorunu gibi 100 yıllık bir soruna dayanıyor. Kürt soykırımını tamamlamayı öngörüyor. Tarihsel ve ulusal gerçekliğini böyle anlamak lazım. Öyle 9 Ekim 1998 ya da 15 Şubat 1999 günü ortaya çıkmış, kendi başına müstakil bir olay değil, tam tersine Kürt sorununun gerçeği olan Kürt soykırımını tamamlama amacıyla bağlantılıdır. Kürt sorununu ortaya çıkaran, Kürt soykırımını yürüten güçler tarafından örgütlenip yürütülüyor. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı’ndan itibaren ortaya çıkmış bir sorun ve olaydır. Kapitalist modernite sisteminin küresel – hegemonik hale gelme tarzıyla bağlantılıdır. Toplumsal olarak Kürt varlığını her düzeyde bitirmeyi, Kürtleri Türkleştirmeyi, ulusal yok oluşa, başkalaşıma uğratmayı hedefliyor. Gerçekten de dört başı mamur bir soykırım saldırısı. Böyle bir sorunun ortaya çıkarılışı ve bu temeldeki soykırımcı saldırılar, Kürdistan dörde bölündükten sonra I. Dünya Savaşı’ndan itibaren her parçada planlı ve örgütlü bir biçimde geliştirildi. Bunları biliyoruz. TC devleti, bunu Kuzey Kürdistan’da bir biçimde yürüttü. Doğu Kürdistan’da, İran devleti benzer bir biçimde yürüttü. Biraz arkadan takip etmek üzere Irak ve Suriye devletleri kısmen farklı ama özü benzer biçimlerde yürütmeye çalıştılar.

TC’NİN KAPSAMLI SOYKIRIM PROJESİ

Bu soykırım zihniyeti ve siyasetini, en önde uygulamaya koyan TC devleti oldu. Bu temelde Şark Islahat Planı gibi kapsamlı bir soykırım projesi hazırladı. Son derece kendini örgütlü ve planlı hale getirdi. Çeşitli komplo yöntemleriyle Kürdistan’ı parça parça işgal etmek ve Kürt direncini tümden kırarak, kültürel soykırımın zeminini yaratmak için siyasi-askeri saldırıya geçti. Kürtler, bu saldırılara karşı 1925’ten itibaren farklı bölgelerde, tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi direndi. Sömürgeci-soykırımcı devlet, saldırılarını bölgeler düzeyinde ve farklı zamanlarda hedeflediği ve planladığı için direnişler de bölgesel düzeyde oldu. İlk planlı saldırı Bingöl, Amed hattına yöneltildi.

Neden ilk planlı saldırı buraya oldu?

Burası Kürtlüğün merkeziydi. Kürt toplumsallığının yoğunlaştığı alandı. Amed, tarihsel olarak da hem toplumsallığın hem de iktidar ve devlet sistemlerinin Kürdistan’ı da aşan bir düzeyde merkezileştiği bir sahaydı. Burada Kürt ulusal değerleri çok yüksek düzeyde gelişmişti. TC sömürgeciliği-soykırımcılığı, böyle bir merkeze ilk elden saldırarak, oradaki Kürt iradesini ve gücünü ezip diğer bölgelere yönelme stratejisi izledi. Dolayısıyla ilk saldırısını bu sahaya yöneltti.

Kürt toplumu buna karşı ne yaptı?

Kürt toplumu da buna karşı Şêx Saîd öncülüğünde büyük bir direniş geliştirdi. Bu direniş, Bingöl-Amed hattında kısa süreli olarak etkili de oldu fakat iyi örgütlenemedi, iyi yönetilemedi. Çok hazırlıklı değildi. Sömürgeci güçler çeşitli komplolar, hileler, ajanlık faaliyetleri yürüttü. Kürtler bunu fark edip açığa çıkaramadılar. Sonuçta bu direniş ezildi. Sömürgeci-soykırımcı saldırı başarılı oldu.

Öcalan’ın ‘Kürt Soykırım Günü’ tanımlamasına dönersek…

Kürt sorunu temelinde Kürt soykırımını gerçekleştirmek için I. Dünya Savaşı’ndan sonra TC eliyle Kürdistan’ın kalbi konumunda olan Amed-Bingöl hattına yöneltilen sömürgeci-soykırımcı saldırı, 1925 yılının Şubat ayının ortalarında gerçekleşti. 13 Şubat’ta çeşitli provokasyonlar oldu. 14-15 Şubat’ta soykırımcı saldırılar ve buna karşı direniş somutluk kazandı. 1. Dünya Savaşı ardından soykırımı gerçekleştirmek amacıyla Amed’e ilk saldırı Şubat ortasında gerçekleşmişti. Kürt varlığını ve özgürlüğünü sağlamak üzere Önder Apo’nun örgütleyip geliştirdiği direnişe karşı son sömürgeci-soykırımcı saldırı da Uluslararası Komplo temelinde Önder Apo’yu hedeflemek üzere 15 Şubat 1999’da gerçekleşti. O da bir Şubat’ta oldu, Şubat’ın ortasında! Önder Apo bu ilk ve son sömürgeci-soykırımcı saldırı gerçekliğini değerlendirerek 15 Şubat’ı Kürt Soykırım Günü olarak tanımladı ve ilan etti.

15 Şubat, işte Amed’e, Şêx Saîd Önderliğine yöneltilen saldırının günüydü, aynı zamanda Önder Apo’ya yöneltilen saldırının günüydü. Soykırım saldırılarının somut ifadesi oluyordu. Zaten halkımız, Uluslararası Komplo ardından bugüne ‘Kara Gün’ demişti. Önder Apo, Ermeni Soykırım Günü’ne yaptığı çağrışıma binaen 15 Şubat’ı ‘Kürt Soykırım Günü’ olarak tanımladı. Böylece ilan da edildi. 15 Şubat, gerçekten de Kürt soykırımını ifade ediyor. Faşist-soykırımcı-sömürgeci zihniyetin saldırı örgütleyip yürüttüğü gün olma özelliği taşıyor. Bu önemlidir, anlamlıdır. Soykırım gerçeğini doğru anlamak, ona karşı mücadele etmenin gereklerini, yollarını, yöntemlerini bulabilmek açısından böyle bir tanımlama önemlidir. Bu bir tür somutlaştırma oluyor. Soykırımın somutlaştırıldığı çeşitli veriler vardır. ‘15 Şubat Kürt Soykırım Günü’nde, Kürdistan’a 100 yıldır yöneltilen soykırım gerçeğinin yeni bir somutlaştırılmasını ifade ediyor. Böyle anlamak, değerlendirmek ve bu temelde de soykırımı çözümleyip ona karşı yurtseverlik mücadelesinin derin bilincine ve pratiğine ulaşmak gerekiyor.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here