Kalkan: İşgalciler gerillanın daha güçlü direnişleri ile karşılaşacaklar

0
68

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, 15 Şubat komplosunun 26’ncı yılına girildiği süreçte “Abdullah Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” hamlesinin yeni eylem biçimleriyle daha üst düzeyde yürütüleceğini ifade ederken, “Bundan sonra kitlesel eylemler öne çıkacak. Bunun dışında hukuki mücadele de kuşkusuz gelişecek. Bu çok önemli. Hukuk mücadelesi çok daha geniş bir potansiyele sahip. Daha etkili karşı çıkışı getirebilir” diye konuştu. Daha çok sürekliliği olan eylemlerin geliştirilmesi gerektiğine işaret eden Kalkan, “”Çünkü önümüzde kitlesel eylemliliği de, eylemde sürekliliği de sağlayacak önemli bir zaman dilimi var. Kürtler, 2500 yıl yıl önce zalimler karşısında insanlığa özgürlüğü kazandırmış, özgürlük bayramı hediye etmiş bir toplum. Soykırıma karşı tarihin en anlamlı özgürlük mücadelesini yürütüyor. Tekrar bu duruma gelmiş. Dolayısıyla tam da Newroz’un anlamına uygun bir durum yaşanıyor. O halde Newroz en güçlü eylem günü haline gelebilir. 15 Şubat komplosu protestosunu kat kat aşan, 10 milyonları kapsayan bir Newroz etkinliği tüm dünyada geliştirilebilir” dedi.

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, Medya Haber televizyonunda yayınlanan özel bir programda 15 Şubat Komplosu’nun 26’ncı yılında geliştirilecek direnişi, gerilla savaşını, Türk devlet yetkililerinin diplomasi trafiğini ve AKP-MHP’nin doğa kırımını değerlendirdi.

Söyleşinin tamamı şöyle:

Tarihi İmralı direnişini ve Önder Apo’yu saygıyla selamlıyorum. 15 Şubat Uluslararası Komplo saldırısı ve İmralı tecrit, işkence, soykırım sistemi 25’inci yılını doldurdu, 26’ncı yılına giriliyor. Kürt soykırım saldırısı da 100’üncü yılına girdi. Önder Apo, 15 Şubat 1925’i Kürt Soykırım Günü olarak değerlendirmek gerektiğini ifade etmişti. Öncelikle şunu görmek lazım. Bu tür bir durum hiç yaşanmamıştır. Ne tarihte benzeri var ne de günümüz dünyasında. 100 yıllık bir soykırım saldırısına hiçbir toplum maruz kalmadı. Dolayısıyla Kürt sorunu deyip geçmemek lazım. Kürtlere dayatılan soykırım saldırısı diyerek basit yaklaşmamak gerekli. Bu eşi benzeri olmayan bir durum. 100 yıllık son derece planlı, örgütlü, bütünlüklü bir saldırıyı ifade ediyor bu.

Uluslararası Komplo  saldırısının da ne tarihte ne de günümüz dünyasında herhangi bir benzeri bulunmuyor. İmralı işkence, tecrit ve soykırım sistemi de öyle. Bunlar benzeri olmayan saldırılar. O halde komplo saldırısı, İmralı işkence, tecrit ve soykırım sistemi deyip geçmemek gerekli. Bunları da hafif değerlendirmemek lazım. Eşi benzeri bulunmayan bir saldırı ve baskı sistemi. Tümüyle imhayı hedefleyen saldırılar bunlar. Yüzyıla yayılmış bir soykırımcı saldırı ve hala bunu ortaya çıkartanlar gerçekleştirmek için ısrar ediyorlar. Bütün imkanlarını ve fırsatlarını birleştirerek Kürtleri tarihten silmek, yok etmek için saldırıyorlar. Ondan sonra da diyorlar ki; “Kürtler terörist, Kürtler suç işliyor, Kürtler kural dinlemiyor”. Kim terörist, kim kime saldırıyor, kim kimi yok etmek istiyor; bu açıkça ortada.

YOK EDEN KENDİLERİ, SUÇLANAN KÜRTLER

Alenen yok edeceğiz diyorlar ve zaten yok edici saldırı da yapıyorlar. Saldıran kendileri, katleden kendileri, yok eden kendileri; bütün bunlarla suçlanan Kürtler oluyor, Kürt özgürlük iradesi oluyor, Önder Apo ve PKK oluyor. Bu, üzerinde çok iyi düşünülmesi, anlaşılması gereken bir durum.

Örneğin Önder Apo’dan, İmralı’daki diğer yoldaşlardan üç yıldır bir haber yoktur, bilgi yoktur. Ne TC hukuku, ne Avrupa Birliği hukuku, ne ABD hukuku böyle bir şeyi yazmıyor. Fakat uyguluyorlar. Kimse de itiraz etmiyor. Kendi hukuklarını bile uygulamıyor. Şaşılacak bir durum denilebilir. O hukuk gerçekten uygulansın diye mi yazıldı yoksa insanları, emekçileri, halkları, kadınları, gençleri aldatmak için mi? Yalan mıdır o yazılanların hepsi? Yani meseleye Kürt sorunundan, Kürtlerin durumundan, Önder Apo’nun durumundan bakıldığında tarihsel ve güncel iktidar ve devlet sisteminin gerçekliği böyle görülüyor.

Bu bakımdan 25 yıl dile kolay. 100 yıl soykırıma karşı direnmiş bir halk var mıdır tarihte? Böyle bütünlüklü bir soykırıma maruz kalmış mıdır kimse? Ama Kürtler direniyor. O halde gerçekten de yüz yıllık mücadeleyi doğru anlamak lazım. Ne yaptılar, neyi yaşadılar, ne kadar şehit verdiler? Ne kadar imha yaşadılar? Değerleri, imkanları yok edildi. Mesela bunlar hiç sorgulanmıyor. Sanki bunu yapanların hakkı vardır. Tanrı onlara bu hakkı vermiş. Kürtlere ise, “bunlara uğrayacaksınız” yazgısı verilmiş gibi.

İmralı saldırısı da böyle, Önder Apo’nun direnişi de böyle. 25 yıllık İmralı işkence ve tecrit, soykırım sistemine karşı bir direniş var.

ÖNDER APO’NUN BEYNİ VE YÜREĞİ DIŞINDA BİR DİRENİŞ İMKANI YOK

Daha önce ifade ettik; İmralı bir cezaevi değil. Bir rehin evi de değil. Aslında yüzyıldır sürdürülen soykırımcı saldırının son 25 yılının bir yönetim merkezidir. 25 yıldır bu soykırım, İmralı sistemi temelinde yürütülüyor. Çünkü Önder Apo, Kürt özgürlüğünün ve varlığının iradesidir, temsilcisidir. O nedenle kaçırıldı ve İmralı’ya kondu. Önder Apo bu saldırıyla imha edilmek isteniyor. Önder Apo’nun şahsında imha edilmek istenen Kürt halkıdır, Kürt toplumudur. Önder Apo’ya saldırıyla Kürt soykırımı tamamlanmak isteniyor, hayata geçirilmek isteniyor. Dolayısıyla 25 yıldır düşmanın karargahında böyle bir yok edici saldırıya karşı direnmektir İmralı direnişi.

Bu direnişi de doğru anlamak lazım. Direniş var, direniş var. İmkanları olur, fırsatları olur. Az olur, çok olur. Yani az imkanla, fırsatla bir şeyler yaratırsın. Bu başarı olarak görülür. İmralı’da böyle şey yok. Bir tarafın hiç imkanı, fırsatı yok. Sıfır. Hatta sıfırın altında. Diğer tarafın ise elinde her şey var. Her türlü maddi imkana sahip. Baskı imkanına sahip ve saldırı yapıyor. Yani bu denli eşitsiz bir savaş var, mücadele var. Böyle bir güç dengesizliği ortamında gerçekleştirilen bir direniştir İmralı direnişi. O halde İmralı direnişini gerçekten doğru anlamalıyız.

Tüm yönleriyle İmralı direnişinin dersleri çok öğreticidir. Şimdiye kadarki düşünceleri altüst etti. En devrimci düşünce neydi? Objektif koşullar olmalı. Şu veya bu düzeyde belli bir imkan, fırsatlar olmalı ki, onları büyütmek üzere akıllı, planlı, tarz-üsluplu, tempolu mücadele edebilsin de kazansın deniliyordu. İmralı’da bunların hiçbiri yok. Yani objektif koşul, somut şartlar diye bir durum işlemiyor. Beyni ve yüreği dışında elinde hiçbir şey yok. İnsani olarak beyin ve yürek gücüyle direnmek dışında başka bir şey yok. Dolayısıyla İmralı direnişi çok öğreticidir. Dikkat edelim; Önder Apo, 25 yıllık İmralı direnişiyle her koşulda, her ortamda özgürlük için mücadele edilebileceğini ve kazanılabileceğini kanıtladı. Hem de en zor ortamda… Eğer doğru anlaşılır, anlam gücü geliştirilirse en büyük devrimci gelişmenin, büyük devrimlerin yapılabileceğini kanıtladı Önder Apo’nun 25 yıllık İmralı direnişi. Çünkü paradigma değişimini gerçekleştirdi. Öyle bir ortamda kendisini ulusal önder olmaktan çıkartarak küresel bir önder haline getirdi. Kürt önderi olmaktan çıkartarak halkların önderi, ezilenlerin önderi, kadınların önderi haline getirdi. Tüm ezilenler için kurtuluş yolunu gösteren, programını, tarzını ortaya koyan bir zihniyet ortaya çıkardı. Bu düzeyde bir zihniyet devrimi, entelektüel devrim gerçekleştirdi. Yeni bir paradigma, yeni bir anlayış, iktidar ve devlet sisteminin ortaya çıkardığı bütün sorunlar için yeni, uygulanabilir çözüm yolları ortaya çıkardı. Şimdi herkes bunları görünce, “bizim buna ihtiyacımız var” diyor. Dolayısıyla Önder Apo’nun düşüncelerini daha çok duymak, öğrenmek istiyorlar. O düşüncelerden daha fazla yararlanmak istiyorlar. Çünkü o düşünceler, kendi çıkarlarınadır. Kendi yaşadıkları sorunlara çözüm üretiyor. İşte İmralı direnişi, böyle bir direniş.

İMRALI DİRENİŞ ÇİZGİSİNDE KENDİMİZİ YENİLEMEYE ÇALIŞTIK

Bu 25’inci yıl dönümü de önemliydi. Biz bir bütün olarak böyle bir direniş çizgisinde kendimizi sorguladık, değerlendirdik. Böyle bir anlayışla, tarzla, çizgiyle ters olan, uyumsuz olan zihniyet yapılarımızı, duygu-ruh hallerimizi, anlayış ve tarzımızı düzeltmeye, değiştirmeye, İmralı direniş çizgisinde kendimizi yenilemeye çalıştık. Çünkü 25’inci yıl dönümü bunu gerektiriyordu. Gerçekten de çeyrek asır bu değerlendirmeleri yapmak için yeterlidir.

Bir de Kürt toplumuna yöneltilen soykırımcı saldırının 100’üncü yılına girildi. Şimdi Kürtler, bu içinde bulunduğumuz yılda, yani soykırımcı saldırının 100’üncü yılına karşı mücadele edecek. İmralı işkence, tecrit ve soykırım sisteminin 26’ncı yılına, bu temeldeki komplocu saldırının 26’ncı yılına, soykırımcı saldırının da 100’üncü yılına karşı mücadele edecekler.

25 yıllık tarihin en azgın saldırısı Önder Apo’yu, PKK’yi, Kürt Özgürlük Direnişini yok edemediyse, büyük gelişmeler kazandıysa, böyle bir süreçte bu direnişi bundan sonra hiç yok edemez. Ve PKK daha çok büyük şeyler yapar; halklara, insanlığa daha çok hizmet getirir. Kürtler 100 yıldır soykırımcı saldırıda yok olmadıysa, direnip var olmayı sağladıysa buradan çıkardıkları derslerle yürütecekleri varlık ve özgürlük mücadelesiyle sadece kendilerini özgür kılmayacaklar, bütün halkları özgür, demokratik ve kardeşçe yaşar hale getirecekler. Bu nedenle Kürt Özgürlük Mücadelesi ve Önder Apo’nun direnişi, bütün ezilenler tarafından başta kadınlar olmak üzere böyle dikkatle değerlendiriliyor. Bu temelde ele alınıyor ve gittikçe yayılıyor, küresel bir direnişe dönüşüyor. Bunu daha çok yaymamız ve zafer yolunda ilerlememiz gerekiyor.

KÖLN YÜRÜYÜŞÜ BİR ZİRVEDİR

Gerçekten de 10 Ekim 2023’te ilan edilen Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü ve Kürt sorununun çözümünü hedefleyen eylem hamlesi. 15 Şubat komplosunun 25’inci yılını, yıl dönümünü protesto eylemlerinde kelimenin gerçek anlamıyla zirve yaptı. Bu her bakımdan böyle.

Bir defa dikkat edelim; komployu protesto etmeyen hiçbir yer kalmadı. Kurdistan’da, dünyada her yerde protesto edildi. Hepimiz bu protesto eylemlerine katıldık ve komploya karşı başarı çizgisinde yürümüş olan İmralı direniş gerçeği çizgisinde ruhumuzu, duygularımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı yeniden bir düzene koyduk. Yani bir özgürlük hamlesi yaşadık. Kendimizi komplo gibi vahşi bir saldırı karşısında başarı kazanan İmralı çizgisinde eğittik. Bu önemli bir gelişme.

Diğer yandan büyük eylemler oldu. Örneğin, bir aydır Avrupa’da gençler yürüyorlar. Sadece Kürt gençleri değil, dünyanın dört bir yanından gelen, kendilerini enternasyonalist topluluk olarak tanımlayan gençler bir aydır yürüdüler. Avrupa Konseyi’ne gittiler. Sonunda Köln’e geldiler. Büyük bir yürüyüştü.

Diğer yandan Kuzey Kurdistan’da Kars’tan ve Wan’dan gruplar çıktı. 15 gün yüründü. 15 Şubat’ta Halfeti’de eylem tamamlandı. Yürüyüş kolları birleşti, onlarca kentten, kasabadan geçildi, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, Kürt sorunun çözümü için bir çalışma yürütüldü, bilgilendirme, bilinçlendirme faaliyeti yürütüldü. Bu da gerçekten büyük bir olay. Diğer yandan zaten Rojava Kurdistan’ı ayakta. Yüz binler, milyonlar yürüyor. Komplonun 25’inci yıl dönümünü protesto eylemlerine de yediden yetmişe bütün Kuzey ve Doğu Suriye halkları katıldılar. Hem de herkes en güçlü bir biçimde Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü talep etmek üzere katıldı.

Zindanlar direniyor. İşte zindanlarda açlık grevleri üçüncü ayını tamamlamaya yaklaşıyor ve uyarı yaptı zindanlar. Bu zindanlarda açlık grevi direnişini yürüten devrimciler daha radikal, daha güçlü eylemler yapmak gerekir, dedi. Seçim sonrasına ertelediler. Değişmezse kendilerinin de radikal eylem biçimine gideceklerini açıkça ifade ettiler.

Sonucu işte Köln koydu. Büyük Köln yürüyüşü, mitingi diyelim. Milyonluk miting deniliyordu. Yüz binlerin katıldığını herkes kabul ediyor. 15 Şubat komplosunu protesto eylemleri Köln’de zirve yaptı. Bütün bunları toplayalım; milyonlar 15 Şubat komplosunu ve İmralı işkence, tecrit, soykırım sistemini protesto ettiler. Milyonlar, beyinlerinin ve yüreklerinin Önder Apo ile olduğunu ifade etti. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü ve Kürt sorununun çözümünü istediler. Herkes olduğu yerde yaptığı eylemde bunu ortaya koydu, ifade etti. Bu mesajlar Köln’de zaten herkesin görüp anlayabileceği şekilde hem gösterildi hem söylendi. Duyulur kılındı, ifade edildi. Açıkça Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü talebini de, gerçekleşene kadar artık kesintisiz bir eylem halinde olunacağını da ifade ve ilan ettiler. Bir yeni durum ilanı, tutum ilanı. Yani gerçekten bir zirvedir. Kürt halkı kadını, genci; yurt dışında soykırım nedeniyle dört bir yana sürülmüş Kürtler bir araya geldiler; özgür yaşam kararlılıklarını, iradelerini ortaya koydular ve temsilcilerinin fiziki özgürlüğünün sağlanmasını, İmralı sisteminin parçalanmasını istediler. Onlarla birlikte hiç de azımsanmayacak düzeyde dostları vardı. Dünyanın dört bir yanından gelen dostları, Avrupa’nın her tarafından gelen dostları, kadınlar, gençler, akademisyenler, işçiler, sendikacılar, aydınlar, sanatçılar… Her düzeyde topluma hizmet eden insanlar Kürtlerle birlikteydi Köln’deydi. Ve onlar da Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü istedi. En az Kürtler kadar kendilerinin talebinin de bu olduğunu, kendilerinin de buna ihtiyacı olduğunu haykırdılar. Bu kadar nettir.

Köln, dost düşman herkes için ders çıkartılacak bir durum. Türkiye o kadar çaba harcıyordu. Terör örgütünü engelliyoruz, şu bu diye Almanya’ya o kadar şey yaptılar. Alman polisi de engellemek için her türlü şeyi yaptı. Fakat sonuçlar ortada.

KÖLN YÜRÜYÜŞÜ KÜRT HALKININ YOK EDİLEMEZLİĞİNİ GÖSTERDİ

Yani artık güneş balçıkla sıvanmıyor. Gerçek görülmeli yani. Birçok çağrı da oldu; hatalar düzeltilsin dediler. Avrupa da hata yapmış, özür dilesin, düzeltsin, diyenler oldu. Suç işlemiş; insanlık suçu… 25 yıldır İmralı sistemini ayakta tutarak suç işlemeye de devam ediyor. Çünkü Avrupa Konseyi yönetiyor İmralı sistemini. Bunu herkes biliyor. Dolayısıyla bu suçlu durumdan kurtulursun, dediler. Toplumun beyni ve yüreği olan insanlar, “bizim alnımıza sürülen bu kara leke daha fazla devam ettirilemez” diyerek kendi devlet sistemlerini uyardılar. Gerçekten de anlayan için büyük mesaj verildi.

Köln yürüyüşü şunu gösterdi ki; ne yapılırsa yapılsın, ne kadar saldırı olursa olsun bu Kürt toplumu yok edilemez. Kürtler artık özgürlüksüz bırakılamaz, soykırım başarılamaz. Bu netleşmiştir. Dolayısıyla herkes Kürt halkının varlığını ve özgür yaşamını kabul edecek. Bu irade net bir biçimde Köln’de yüz binlerin haykırışı ile ortaya kondu ve biz bunu Önder Apo’dan öğrendik, Önder Apo ile birlikte yaşamak istiyoruz, dediler. Bunun içinde mücadele edecekler ve mutlaka kazanacaklar.

BUNDAN SONRA KİTLESEL EYLEMLER ÖNE ÇIKACAK

Şöyle değerlendirmeler ve açıklamalar var. Köln mitingi birinci aşamanın zirvesi, ikinci aşamanın ise başlangıcı olarak ifade ediliyor. Aynı süreçte Brüksel’de bir de konferans oldu. Konferans sonuç bildirisi yayınlandı, talepler ortaya konuyor. Aslında ikinci aşamada neler yapılacağı biraz o talepler içerisinde vardı.

15 Şubat komplosunun 26’ncı yılına girildiği süreçte Önder Apo’ya fiziki özgürlük hamlesi, küresel özgürlük hamlesi, yeni eylem biçimleriyle daha üst düzeyde yürütülecek. Bu nasıl olacak? Çeşitli görüşler var. Bu işi yürütenlerin açıklamaları var. Fakat işte eğer Köln mitingi bu işin başlangıcı ise, şunu gördük. Daha fazla toplumsal olacak. Şimdiye kadar küçük topluluklar tutum koydular. Her yerde kişiler açıklama yaptılar. Çeşitli konferanslar, tartışmalar oldu. Tabii çeşitli kitlesel eylemlerle de desteklendi ama Köln mitingi gibi bir eylem olmadı. O zaman anlaşılıyor ki, Köln mitingi sadece 15 Şubat Komplosunun 25’inci yıl dönümünü protesto değil, aynı zamanda Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü hedefleyen küresel özgürlük hamlesinin de yeni bir eylem startıdır. Bundan sonra kitlesel eylemler olacak. Kitlesel eylemler öne çıkacak. Dar, küçük gruplar olmaktan çıkarak büyük eylemler şeklinde olacak. Böyle anlayabiliriz.

HUKUK MÜCADELESİ DAHA BÜYÜK BİR POTANSİYELE SAHİP

Bunun dışında hukuki mücadele kuşkusuz gelişecek. Bu çok önemli. Hukuki mücadele deyip geçmeyelim. Önder Apo’ya ideolojik yakınlık duymayabilirsiniz, zihniyet yakınlığı duymayabilirsiniz, siyasi yakınlık duymayabilirsiniz. Gerçekten demokrat olmanıza da gerek yok. Hukuka inanan birisiyseniz İmralı işkence, tecrit ve soykırım sistemine karşı çıkmanız gerekiyor. İmralı’da hukuk diye bir şey yok. İmralı’nın insanlık tarihinde hukuk diye ortaya çıkartılmış hiçbir ilkeyle bir ilişkisi yok. Onun dışındadır. O bakımdan şimdi bu kadar hukuktan söz edilecek, demokratik hukuktan söz edilecek, adaletten söz edilecek, her şeyin temeli hukuk denecek ama böyle hukuksuzluk da işlenecek. Bu olmaz. Bunu teşhir etmek kolaydır. Hukuk mücadelesi çok daha geniş bir potansiyele sahip. Daha etkili karşı çıkışı getirebilir. Bu bakımdan İmralı işkence, tecrit sistemini hukuki açıdan değerlendiren, çözümleyen tartışmalar, hukuki çalışma, mücadele çok çok önemli. O, gelişecek herhalde.

Basın yayın, propagandayı daha çok daha etkili geliştirme, dolayısıyla hem eylemleri daha çok kitlelere ulaştırma hem de İmralı’daki uygulamaları basın üzerinden daha fazla teşhir etme daha çok gelişecek. Mümkün olduğu kadar en geniş basın çevrelerine ulaşılarak bunlar geliştirilecek. Böyle değerlendirmeler vardı. Bu işi yürütenler, işin içinde olanlar değerlendiriyorlar.

Ben şunu ekleyebilirim. Bence yeni eylem biçimlerine daha çok sürekliliği olan, böyle uzun süreli olan, devam eden eylemler de geliştirilebilir. Böyle eylem biçimlerini, yöntemlerini de araştırmak gerekli. Çünkü önümüzde bu kitlesel eylemliliği de, eylemde sürekliliği de sağlayacak önemli bir zaman dilimi var. Mart ayı geliyor. 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü ve Newroz var; Kürt Özgürlük Bayramı. Şimdi Kürtler, 2500 yıl önce dünyaya, insanlığa, devlet karşısında, zalimler karşısında özgürlüğü kazandırmış, özgürlük bayramı hediye etmiş bir toplum, soykırıma karşı tarihin en anlamlı özgürlük mücadelesini yürütüyor. Tekrar bu duruma gelmiş. Dolayısıyla tam da Newroz’un anlamına uygun bir durum yaşanıyor. O halde Newroz en güçlü eylem günü haline gelebilir. 15 Şubat Komplosu protestosunu kat kat aşan, 10 milyonları kapsayan bir Newroz etkinliği tüm dünyada geliştirilebilir. 4 Nisan var, 1 Mayıs var. Mücadele için önemli günler var. Bunlar değerlendirilecek. Bu anlamda önümüzdeki süreçte gelişmeler olacak. İnsan bunu rahatlıkla görüyor.

Bu zafer hamlesi sonuç alacak. Yani giderek eylem biçimleri sonuç alıcı, İmralı tecridini kıracak, fiziki özgürlük yönünde adımlar attıracak, sonuçları ortaya çıkartacak bir düzey olmalı. O yönlü gelişmeler olacak.

Sonuç olarak şunu belirteyim. Geçen hafta Hêlîn (Ümit) arkadaş da diyordu; bu eylemlere katılmak kendini özgürleştirmektir. Böyle bir durumu yaşadı bütün eylemciler. Kendi özgürlük mücadelelerini yürüttüler. Ruh, duygu, düşünce, davranış olarak özgürlüklerini geliştirdiler. İradelerini güçlendirdiler. Bundan sonra kuşkusuz daha çok bunu yapacaklar. Ben PKK yönetimi adına tüm bu eylemleri selamlıyorum. Komploya karşı 26’ncı yıl mücadelesinde eyleme katılan herkesi kutluyor, üstün başarılar diliyorum.

HAKİKİ SAVAŞ FİLMİNİ İLK DEFA İZLİYOR İNSANLIK

Gerilla önde gidiyor bu konuda, öncüdür tabii. Hep diyoruz; Parti öncülüğü gerilla öncülüğüdür. Gerilla öncüdür. 10 Ekim’de böyle bir hamle ilan edilmeden, gerilla Ankara’da zaten kendi hamlesini ilan etti. Hem de faşist soykırımcı karargahı yerle bir ederek… Rojhat ve Erdal yoldaşların fedai eylemi böyleydi. Aslında süreç öyle başladı. Gerilla süreci bu temelde başladı ve sonrasını gördük. Her ay kapsamlı bir devrimci operasyonla AKP-MHP faşist sürülerine kış demeden, kar demeden, soğuk demeden ezici-süpürücü darbeler vuruldu. Kasım sonunda, Aralık sonunda…

Gerillanın yeni aşamayı başlatması aslında Ocak ortasında olmuştu. Girê Amediyê’deki eylem… Her şey ortada. Daha ne diyelim ki? Dost düşman herkes gördü gerillanın ne olduğunu, nasıl savaştığını. Karşısındaki gücün de ne durumda olduğunu herkes gördü. Her şey o görüntülerde vardır. Ve bu da ilk defa oluyor. Hep savaş filmleri izledik şimdiye kadar ama hakiki savaş filmini ilk defa izliyor insanlık. O da Zap gerillasının yürüttüğü eylem temelinde… Bunu iyi görüp anlamamız gerekiyor. Bu düzeye gelmiş gerilla. Hem bu kadar ağır koşullarda bu düzeyde savaşıyor hem de sonuçlarını hiç çekinmeden, bir de bunları belgeleyerek topluma sunuyor, insanlığa sunuyor. Ben bunu yapıyorum diyor. Alın, değerlendirin, ölçün, biçin. Beğenirseniz beğenin, beğenmezseniz eleştirin. Ama benden yana oluyorsanız da, karşıma çıkıyorsanız da bu işi doğru yapın. Görün, bilin öyle yapın. Yanlış olmasın, rastgele olmasın, hatalı övgüler de olmasın. Gerilla karşısında düşmansanız da kendinizi yanıltmayın. Yakar çünkü gerilla. Hata yaparsanız yanarsınız. AKP-MHP faşist sürüleri hatalar yaptılar, yanıyorlar. Her şey göz önünde. Oradaki ortam gerçekten her bakımdan öğretici. Herkesin dikkate alacağı, ders çıkaracağı şeyler var.

Kürt gerillasını herkes iyi tanısın, dost olmak isteyenler de tanısın, öyle dost olsun. Düşmanlık yapmak isteyenler de bilerek yapsınlar. Çünkü Tayyip Erdoğan yönetimi herkesi düşman yapmak istiyor bu gerillaya karşı. Bir sürü tavizler veriyor, geziyor, görüyor. Herkesi karşı çıkartmak istiyor. Neye karşı çıkartmak istediğini herkes bilsin, hata yapmasın, sonunda yanılmasın. Tayyip Erdoğan yönetimi tarafından kimse kandırılmasın; onu istiyoruz biz. Yoksa kendileri de yanarlar. Biz önce de “bu biçimde olmaz” dedik. Bir savaş olur da, böyle olmaz. Böyle yapanlar yanarlar, ağır darbeler yerler. Merkez Karargah Komutanlığımız defalarca ifade etti, biz de söyledik. Israr ederlerse ağır hezimet yaşayacaklar. Ki yaşadılar.

Ciddiye almadılar bizi, dikkate almıyorlar. Kendilerini çok büyük görüyorlar, çok abartıyorlar. Aslında o MİT ve özel savaş merkezinin parayla satın aldığı, eğittiği kişiler var. Basına çıkarıyorlar. Böyle bir şey oldu mu, o Türk basını denen şeyleri izleyin. Gece sabahlara kadar durmadan vaaz eder gibi bilmem savaş stratejileri çiziyorlar, taktikler belirliyorlar, herkesi maniple ediyor, yönlendiriyorlar, toplumu etkisiz hale getiriyorlar. Onların hepsi MİT ajanı, özel savaş elemanları. Merkez karargah komutanlığının, özel kuvvetler komutanlığının elemanları. Türk ordusunun sivilleştirilmiş elemanları. Böyle bilmek lazım. Öyle gazeteci ya da yorumcu, düşünür falan değiller. Yönlendirmeye çalışıyorlar. Onların etkisinde kalındı. O kadar yüksek perdeden konuşuyorlar ki! Buyurun, sonuçlar ortada. Yani işte kar varmış, kış varmış, soğuk varmış. Herkese var! Gerillayı gördünüz. Ne kadar sakin, ne kadar uyumlu, ne kadar bütünlüklü! Yaptığı işlerde ne kadar emin, ne kadar örgütlü, disiplinli, ne kadar soğukkanlı. Böyle bir gerilla karşısında kim durabilir?

Önce de söyledim ben; HPG ve YJA Star komutası ve savaşçısı gibi, gerillası gibi hiçbir ordu savaşamaz. Ne Amerikan ordusu, ne Çin ordusu ne de bir NATO ordusu… Bir gün bile dayanamazlar o koşullarda. İşte Türk ordusu, NATO’nun en savaşkan ordusuydu sözüm ona. Ne hale geldiği ortada. Görülsün. Bu bakımdan o aldatıcı şeyleri susturmak lazım. Aslında Türkiye kamuoyu çok fazla takip etmemeli, dinlememeli. Türk aydınlar, solcular, demokratlar bunları teşhir etmeliler. Çünkü toplumun beynini yıkıyorlar. En tehlikeli işi onlar yapıyorlar. Onlara bu fırsatı gerçekten vermemek gerekli.

SAVAŞTA ISRAR EDERLERSE SONLARI BU OLACAK

Şimdi yeni bir ilan var. Tepê Cûdî’de HPG duyurdu. Ayrıntılarını daha sonra paylaşacak ama “tepeyi süpürdük” diyor. Yani Tepê Cûdî denen büyük alanın birkaç tepesi vardır; bir tanesinde ezilmiş düşman. Tepê Amediyê’deki Tepê Gelhat dediğimiz yer gibi. Orada da ezildiler benzer bir biçimde. Sonunda ateşe verilmiş, yakılıp yıkılmış oradaki işgalci ordunun bütün varlığı. Kalanlar da adım adım böyle olacak, Sonları bu olacak. “Ya kaçıp giderler ya da yok olurlar” dedi komutanlığımız. Bu uygulanıyor, uygulanacak. Bu basit bir söz değildi. Bu bakımdan yaz da olur, kış da olur, bahar da olur, güz de olur. Artık kimse şu zaman olur, bu zaman olmaz demesin. Gerilla daha fazla sorguluyor kendisini, yeniliyor, geliştiriyor, zenginleştiriyor eylem biçimlerini. Bundan sonrası daha çok büyüyecek, daha çok yayılacak. Bunun beklenmesi lazım. Eğer bu işgalci güçler bu savaşta, saldırılarında, işgallerinde ısrar etmeye çalışırlarsa sonları bu olacak. Gerillanın daha güçlü direnişleri ile karşılaşacaklar.

Bu temelde Şehit Doğan Devrimci operasyonunu yürüten bütün HPG ve YJA Star komuta ve savaşçı gücünü kutluyorum, eylemi selamlıyorum. Gerillamıza her zaman olduğu gibi bundan sonra da üstün başarılar diliyorum.

TC DEVLETİ ORTADOĞU’DAN DIŞLANIYOR

Bugün Hakan Fidan Almanya’daymış. Bir de tuhaf, Neçirvan Barzani de oradaymış. Her yerde görüştüler. O kadar sarıldılar, sarmaş dolaş oldular. Yetmemiş, bir de Almanların önünde Almanya ortamında görünüyorlar. Mitingin olduğu gün üstelik. Demek ki mitingi engellemek için gitmişler, aslında tüm güçlerini kullanmışlar. Eğer yasalarına uydurabilseydi Alman polisi engelleyecekti, ki zaten Bijî Serok Apo demeyi bile yasakladılar. Bir sürü bahane yaratmaya çalıştılar. Arkasında kimlerin olduğu açığa çıktı. Neçirvan Barzani ve bir de Hakan Fidan. Bunlara ne denilir? Bu kişiler irdelenmeye değer. Neçirvan Barzani’yi biraz tanıyoruz ama Hakan Fidan kişiliğini de daha iyi tanımak lazım. Ne oldu bu kadar yeminli Kürt düşmanı, Kürt kasabı haline kendini nasıl getirdi? Kimdir, nedir, nerede, nasıl eğitildi; anlamak lazım. Bir sürü katliamları yaptı aslında. 9 Ocak 2013 Paris Katliamını yaptırandır. Yine 24 Aralık 2022 Paris Katliamını yaptırandır. Avrupa’nın her yerinde katliamı örgütlemiş, bundan sorumlu tutulup sorgulanması, yargılanması gereken kişi, yasal miting düzenleyen, Avrupa’da yasal olan, çalışan, Avrupa yaşamına hizmet eden insanların bir miting yapmalarını engellemek için gitmiş. Aman Kürt’ün hiçbir şeyi duyulmasın, Kürt halkının hiçbir hakkı olmasın, adı-kimliği bile kimse tarafından söylemesin diye Türkiye’yi de pazarlıyorlar,  kendilerini de. Böyle şeyler yapıyorlar. İş bu noktaya kadar vardı. Onun için bunu söylemek istedim.

BUNLARIN HEPSİ BİRER YALVARMA DİPLOMASİSİ

Tayyip Erdoğan’ın Mısır gezisi de öyleydi. Çok tuhaf. Dikkatle takip etmeye çalıştım. Hiç başka şey söylenmiyor. Bütün AKP kanalları Sisi’nin büyük ricası üzerine Tayyip Erdoğan Kahire’ye gitmiş, diye yazdılar. Niye bunu yazma gereği duydular? Tabii gülünç bir durum. Çünkü gerçek hiç öyle değil. Tabanından, Türkiye toplumundan, her yerden tepkiler var. Ne diyordun sen Sisi için şimdiye kadar? Nasıl gittin ayağına bu kadar sarmaş dolaş oldun. Seni ne götürdü? Yani “ben gitmedim de, yani rica etti de dayanamadım” diyor. Yani başkaları da rica etse her ricaya gidecek mi bu Tayyip Erdoğan? Ricalarla mı diplomasi yapıyor? Öyle değil tabii. Dikkatle değerlendirmek gerekli bu gezileri. Ortadoğu’daki gezilerin şu boyutu var özellikle. Ortadoğu’da TC devleti dışlanıyor. 1923’ten itibaren şekillenen Ortadoğu, TC devletinin kuruluşuna göre, o ulus devlet yapısına göre şekillenmişti. Şimdi yeni bir Ortadoğu şekilleniyor. TC bunun içinde yok. Kapitalist sistem Ortadoğu’da kendisini bu düzeyde değiştiriyor. Tayyip Erdoğan yönetiminin izlediği politikalar, Kürt düşmanlığı, Kurdistan’daki savaş Türkiye’yi bu hale getirdi. Çok övündükleri ve üzerinde yaşadıkları jeostratejik konumunu, imkanlarını tüketti. Bunu herkesin görmesi lazım. Özellikle Türkiye’yi sevenlerin görmesi lazım. Bu politikalar neye yol açtı diye anlamaları gerekli. Şimdi onu bir yönüyle telafi etmeye çalışıyor.

Aslında tutunmaya çalışıyor. Bir taraftan Karabağ savaşında Gazze savaşındaki provokasyonlarla gördük, sabote etmeye çalıştı. Diğer yandan ise yalvararak, böyle şey ederek içine girmeye, yani bu dışlanmışlıktan bir nebze kendini kurtarmaya çalışıyor. Bunların hepsi birer yalvarma diplomasisi. Bir yanı bu.

NATO’NUN DESTEĞİ VE ONAYIYLA, ANCAK YAPTIKLARINI TEKRARLAYABİLİR

Diğer yandan ise biliyoruz; Kürt düşmanlığıdır. PKK’ye dönük saldırıdır. Bunun için güç, imkan toplamaya çalışıyor. Bu konuda yanılmamak lazım. Biz bir süredir takip ettik İsveç’in NATO’ya giriş meselesini, bu konuda çok etkili kullandı ve ABD’den, NATO’dan bir takım şeyler aldı. Şunu görüyoruz, son bir imha saldırısı için yeniden bir onay ve destek aldıkları görülüyor. İşte ABD’nin F-16 vermesi, pazarlıklar böyledir. Yani İsveç’in üyeliğini bir şeyler almadan kabul etmedi AKP hükümeti. Tamamen Kürtlere karşı yürüttüğü soykırım savaşı ile pazarlık yaptı. Oradan yeni bir onay aldı, bir destek alıyor ve bu temelde kabul etti. Şimdi onunla saldıracak saldırı hazırlıkları yapıyorlar. Bunu biz anlıyoruz, görüyoruz. Fakat ABD ve NATO’nun desteği ve onayı, şimdiye kadar yapılanın ötesinde bir saldırı yapma imkanı vermiyor AKP-MHP faşist diktatörlüğüne. Ancak yaptıklarını tekrarlayabilir. Bu yaptıklarıyla da sonuç alamadı zaten. Planladıklarını gerçekleştiremedi. Kırıldı, iradesi ise çakılıp kaldı Medya Savunma Alanlarında. İşgal saldırılarını başaramadı. PKK’yi defalarca yok ediyorum diye planlar yaptı, ilanda bulundu. Onlarca defa boşa çıktı. Yalancı çıktı, gerçekleştiremedi. Şimdi de aynı şeyi yaparsa farklı bir sonuç alamayacağını görüyor.

Aslında başka güçleri de katarak bu yeni saldırıyı daha da güçlü kılmak istiyor. Bunu da anlıyoruz, takip ediyoruz. İran’la görüşme tamamen bu çerçevedeydi. Israrla İran Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’ye gidişini sağladılar. Zaten Irak’ı, YNK’yi durmadan tehdit ediyorlardı. Aslında İran üzerinden Irak ve YNK’yi de yeni saldırı planlarına katmak istiyorlar. İran’la ne kadar uzlaştılar, ne yaptılar bilemiyoruz. Çok fazla İran’ın bu şeye geleceğini sanmıyoruz. İran şimdiye kadar belli bir düzeyde destek veriyor. Zaten birlikte çalışıyorlar. Bazı saldırıları birlikte yapıyorlar. İran istihbarat veriyor, Türkiye saldırıyor. PJAK güçlerine bile Türk uçakları o kadar saldırı yapıyor. Bunlar İran’la ilişki içinde oluyor. Öyle dışında olmuyor. Bunun ötesinde daha fazla İran’ın verebileceği bir şey yok yani. Çünkü Türkiye gibi bir ağır durumu yoktur. O düzeyde bir sorunu yok. Yani İran’ın çıkarları bunu gerektirmiyor. Fakat “İran’la da görüştüm” diyerek Irak ve YNK üzerindeki baskılarını arttırmaya çalışıyor. Mısır ziyareti arkasında bir de bu vardı. Yani işte Mısır’la da görüşerek Irak’ı, Arap alemini etkilemek istiyorlar. Diğer yandan işte Mısır’la güya Gazze’deki savaş şeyini birlikte yapıyoruz gibi görünüyorlar. Onu Kürtlere karşı savaş konusunda pazarlamaya çalışıyorlar. Mısır’dan da bu yönlü destek almaya çalışıyor. Güya işte KDP ile birlikte yürüttüğü bu saldırı savaşına Irak ve YNK’yi de olduğu gibi katacak. Zordur, biraz zorlanıyorlar. Üzerlerinde baskı çok olabilir ama ne Irak’ın ne de YNK’nin bunda bir çıkarı yok. Katılmalarını getirecek bir durum yok. Bu konuda Mısır benzeri güçlerle görüşmeler Türkiye’ye bir şey verebilir mi? Fazla vereceğini tahmin etmiyoruz. Yani ekonomik, ticari şeyler geliştirebilirler. Bir süredir buna ihtiyaçları vardı. Mısır’ın da ihtiyacı vardı. Onun ötesinde bir şey olacağını sanmıyoruz.

KÜRTLER NE KADAR YOK SAYILDIYSA ARAPLAR O KADAR PARÇALANDI

Arap toplumu ve aydınları ila devletleri duyarlı olmalılar. Mısır da, diğerleri de… Hiç kimse Filistin halkının ve Kürt halkının bu kadar haklı, var olma ve özgür olma davasının mücadelesini basit ekonomik, siyasi çıkarlar için pazarlık konusu yapmamalı. Teşhir olur, zarar görür. Bunu alenen söyleyelim. Bütün Arap devletleri iyi bilsinler bunu. Türkiye ile yapacakları bir şey kalmadı. Eğer böyle yaparlarsa, Filistin ve Kürt halkının davasına karşı çıkarlarsa İsrail’le kurdukları ilişkiler de onları kurtaramaz. Çünkü kendilerini Ortadoğu’da etkili hale getiren, yeni etkinlik kazandıran Kürt halkının özgürlük mücadelesidir, Filistin halkının mücadelesidir. Buradan kazanıyorlar. Bunu çok iyi görüp anlamalılar. Özellikle de Arap aydınları, yazarları, siyasetçileri bu gerçeği daha iyi görmeli. Arap toplumu kadın ve emekçileri daha iyi görmeliler, baskı yapmalılar. Kürt, Arap stratejik ilişki ve ittifakı dedik biz buna. Önemli. Kürtler hiçbir zaman Arap halkının haklarına karşı çıkmadılar. Mücadelelerinin temelinde 1. Dünya Savaşının sonunda ortaya çıkan bölge düzenini değiştirmek olduğunu öngördüler. O düzen Kürtleri yok saydı ise Arapları da bu kadar parçaladı, zayıf düşürdü. Ortadoğu’nun zayıf gücü haline getirdi.

Arapları bu zayıflıktan kurtarmak için en büyük desteği Kürtler verdi yürüttükleri mücadeleyle. Şimdi bu gerçeği görüp Kürt Özgürlük ve Demokrasi Hareketiyle daha iyi ilişkiler kurmak varken, yeni bir bölge, demokratik bir bölge Ortadoğu yaratmak için tekrar kendilerini TC gibi, AKP-MHP faşist diktatörlüğü gibi güçlere angaje ederlerse Kürtlerden çok kendileri kaybederler. Niye? Çünkü işte Misak-ı Milli denen yeri almak istiyor. Ben işgal etmeyeceğim, alayım da size vereceğim diyor ama yalandır. Öyle değil. Aslında Kurdistan’ı işgal etmek, orada mevzilenmek istiyor. Tabii ki arkasından Yeni Osmanlıcılık geliştirecek. Arap alanının hepsi zaten bizimdi, diyorlar. Yüzyıl önce bizimdi, 70 yıl önce bizimdi oralar, elimizden aldılar, tekrar alırız, diyorlar. Bunu herkes görüyor. Kürtler mücadele ediyor, önünü kesiyor. Dolayısıyla tehlikeli. Sadece Kürt karşıtlığı yapmıyor AKP-MHP faşizmi, Arap düşmanlığı, Arap karşıtlığı yapıyor. HAMAS’ı da bu duruma onlar tahrik ettiler. Gazze’nin bu hale gelmesinden herkesten çok Tayyip Erdoğan sorumlu, AKP yönetimi sorumlu. Şimdi AKP’yle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Neyle çözüm bulacaksın ki? Kendi çıkarını sağlamak için Filistin halkını ateşe attı. Gazze halkının, insanların kanı üzerinde hiç kimse pazarlık yapmamalı. Biz teşhir ederiz bunu, karşı çıkarız yapanlara. Filistin halkıyla bu düzeyde kardeşliğimiz, dostluğumuz var yani. Biz dostluk gördük çünkü onlardan. Sonuna kadar da bunu sürdürürüz. O bakımdan da kim olursa olsun, nerede Filistin insanının kanı üzerinde basit ekonomik, siyasi çıkar hesapları yapmaya kalkarlarsa karşılarında bizi bulurlar tabii. Teşhir ederiz, karşı dururuz.

Türkiye kendine göre bir şey yapmak istiyor ama sanmıyoruz. Buna ne Mısır yatar ne Irak, İran. Herkes görüyor AKP-MHP ordusunun Zap’ta ne duruma düştüğünü. Bu kadar kış ortasında ezilen bir ordunun peşinden kim gider? Kendi çıkarlarını oraya kim bağlar? Bağlayacaklarını sanmıyoruz ama AKP-MHP çıkar hesapları nedeniyle belli ki herkesi biraz Kürtler üzerine, PKK üzerine daha fazla yöneltmek istiyor.

Buna karşı çıkacak olan Türkiye toplumu, aydınları, emekçileri, işçileri, gençleri ve kadınları. Orada da bu bilinçlenme olmuyor. Çok cılız, zayıf kalıyor bu bilinçlenme. Böyle bir mücadele, bu durumu teşhir halbuki çok daha güçlü olmalı. Ne zaman akılları başına gelecek? Gelmeli artık. 20 yılı aşkın süredir bu AKP yönetimi yapacağını yaptı. Daha fazla bu yönetime sabır mı edecekler? Dolayısıyla aslında bütün bunlardan ders çıkartması gereken Türkiye toplumudur. Aydınlar, işçi ve emekçilerdir, sendikalardır. Ama zayıf kalıyor. Israrla bu bilinci geliştirmek için bizim de çalışmamız lazım.

DOĞA KATİLLERİNE KARŞI HER TÜRLÜ MÜCADELE YÜRÜTÜLEBİLİR

“9 işçiyi şöyle kurtaracağız, böyle kurtaracağız” diyorlardı. Şimdi diyorlar, yaşamını yitirmiş. Saygıyla anıyorum. Ama ne böyle emekçi olsunlar, işçi olsunlar ne de öyle şehit. Yani böyle olmamak lazım. Nasıl diyelim? Kendi yaşamımız üzerinde kendimizi sorumlu kılmalıyız, etkili kılmalıyız. Yaşamımızı bu kadar başkalarına bağlarsak, bizi bu düzeyde zorlarlar işte. Ezerler yani. O hale gelmemek gerekli. Şimdi göz göre göre cinayet. Birileri altın kazanıyor, altın çıkarıyor, öbürü canından oluyor. Şimdi Fırat’ın suyu zehirleniyor, diyorlar. Bütün Mezopotamya ölecek, kimse ses çıkarmıyor. Çok tuhaf. Yani böyle olabilir mi? Bu kadar yağma, talan düzeni olabilir mi? Hiçbir toplum buna dayanmaz. Aslında Türkiye toplumunun bunu bu biçimde kabul etmesi gerçekten de anlaşılır bir durum değil. Böyle bir şey kabul edilebilir mi yani? Fakat işte özel savaşla, yalanla, baskıyla, zorla toplumu etkisiz hale getirmişler. Böyle para babaları üretiyorlar. Niçin yapıyorlar bunları? Bu kadar yağma, talan Kürtleri katletmek için. Diyorlar ya; “savaş sanayii yapıyoruz, savunma sanayimizi güçlendiriyoruz, şu kadar, şunu alıyoruz, bu kadar bunu alıyoruz ve Kürt’e vuruyoruz”. Şimdi bunlar Kürt soykırımında kullanılıyor. Kürt soykırımı, Kürt düşmanlığı Türkiye’yi bu hale getirdi. Bütün imkanlarını pazara satıyor. NATO’ya gitti teslim oldu. Yalvar yakar ediyor, para alıyor. İran’da yalvardı, destek almaya çalışıyor. Gitmiş Mısır’a o kadar şey yaptı. Mısır yönetimine yalvarıyor destek almak için. Ne itibar kaldı, ne etkinlik kaldı. Kriz, ekonomik kriz, siyasi kriz hat safhada. Diğer yandan şimdi ekolojik yağma çok daha ileri düzeyde. Bu süreç HES’lerle başlamıştı Artvin sürecinde, Karadeniz’de. O kadınların ellerini öpmek lazım. Nasıl karşı çıktılar o zaman? Ama hepsini bastırdı. Susturdular. Kimse sahip çıkmadı. “Biz bu HES’lere karşı çıkıyoruz” diye eylem yapmışlardı. Ondan sonra altın çıkartıyoruz diye orman bırakmadılar, yaktılar, yağmaladılar.

Ormanı yok ediyorlar para kazanmak, zengin türetmek için. Bütün Kurdistanı yaktılar ve kestiler. Zaten o güzelim Botan Bestler ne hale getirildi? Dümdüz yapıldı. Yani karşı çıkamadık. Gerçekten de onu yapan herkesi yok etmek lazım. Çünkü onlar doğa katilidirler. O katillere karşı her türlü mücadele yürütülebilir. Kim yapıyorsa yapsın, bir katildir. Karşı durmak gerekir. Ama mesela bu rejim sadece soykırımcı değil, Kürt katili değil, sadece Arap düşmanı değil, sadece kadın düşmanı değil, düşman değil; bir de doğa düşmanı, yeşil düşmanı. Yaşadığımız değerlere düşman.

Kapitalizm zaten azami kar, yağma, talan düzeni. Daha fazla kazanmak için yapmayacağı yok. Bu bir de Kürt soykırımı için silaha, silaha için paraya ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla Türkiye’nin yağmalamadığı, pazarlamadığı, satmadığı hiçbir şeyi kalmadı. Ormanlarını o kadar kestiler. Kaz Dağlarını, diğer yerleri, o kadar ormanı, coğrafyayı yok ettiler. Sattılar bir sürü yeri, Karadeniz’i bir biçimde sattılar işte. İstanbul’un bilmem ne yeri, İstanbul Boğazı diye bir biçimde satıyorlar. Kimisi diyor İsrail’e satılmış, kimisi diyor Katar’a. Türkiye’nin satılmamış yeri kalmamış. Satılmadık değeri kalmamış. Hep onlarla para alıp kendi göbeklerini şişiriyorlar. Bir de Kürt’e vuracak silah kazanıyorlar. Bu faşist sürüleri besliyorlar. Kürt katliamı, soykırımı için saldırıyorlar.

EKOLOJİK DEVRİMSİZ TOPLUMUN ÖZGÜRLÜĞÜ DE OLMAZ

Kürt düşmanlığı, kadın düşmanlığı, toplum düşmanlığı aynı zamanda doğa düşmanlığıyla, tabiat düşmanlığıyla paralel gidiyor. Birine düşman oldun mu artık hepsine düşmansın. Bu çok önemli bir durum. Bu konuda da gerçekten yetersiz kaldık. Daha fazla teşhir gerekiyordu, daha çok örgütlenme lazımdı Kurdistan’da da, Türkiye’de de. Özellikle doğa talanına karşı daha çok mücadele lazımdı. Ekolojik mücadeleye çok önem vermemiz lazım. Bu iş tehlikelidir. Paran gider, iki yıl sonra yerine koyabilirsin ama doğayı yeniden kuramazsın. Getiremezsin. Kaybettin mi artık bir daha ya hiç elde edemezsin ya da 10 yıl-100 yıllara dayanıyor. En büyük kayıp bu.

Bu konuda bilinç çok önemli, örgütlülük çok önemli, mücadele çok önemli. Önder Apo, demokratik toplumcu paradigmasını iki ayak üzerine kurdu. Biri kadın özgürlüğü, biri doğa dostluğu, toplumsal ekoloji. Kadın özgürlüğüyle ekoloji birbirine bu kadar bağlı iki ayaklı bir varlığı ortaya çıkarıyorlar. Dolayısıyla ekolojik devrimsiz, ekolojik sistemsiz kadın özgürlüğü de, toplumun özgürlüğü de olmaz. Bu düzeyde ele alıp yaklaşmamız ve ekolojik bilinci de, örgütlülüğü de, eylemi de bu düzeyde geliştirmemiz gerekli.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here