Kalkan: Savaşı yaşayacağız, Türkiye’ye de taşacak

0
192

Türk devletinin, gerillayı bazı alanlarda kuşatıp sınırlandırarak mevzi savaşına çekmeye çalıştığını belirten PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, AKP-MHP faşizminin saldırdığı her yerde savaşılacağını söyledi. Türkiye metropollerde çok daha etkili bir savaş durumunun gelişeceğini, buna göre hazırlıklar yapıldığını kaydeden Kalkan, “Artık inisiyatif gerillada. Gerilla da savunma yapmıyor, saldırıyor, saldıracak. Hem de hiç beklemediği, hiç ummadığı, hazır olmadığı yerde. Bir bakacak ki gerillanın gürzü tepesindedir, ensesindedir ve inecek. Her yer savaş alanı” şeklinde konuştu. 

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, Medya Haber TV’nin Özel Program’ında soruları yanıtladı. Kalkan, uzun ve kapsamlı söyleşide şu değerlendirmelerde bulundu:

İMRALI’DA İLERİ DÜZEYDE DİRENİŞ

İmralı’daki tecrit devam ediyor, bu açık. Günlük olarak basına yansıyor. Avukatlar kamuoyunu daha çok bilgilendiriyor. Zaten işte 8 Mart, Newroz, 4 Nisan geçti. Oldukça hareketli bir süreçti ama orada da hareketlilik çoktu. Aile de bu vesileyle tutumunu, durumu izah etti. Yani o cephede değişen bir şey yok. Çok sık avukatların, ailelerin başvurusu var. Diğer tutsak yoldaşların aileleri de görüşme için başvuruyor fakat uydurma nedenlerle engelleniyor hepsi. Eskiden ‘koster bozuk’ diyorlardı, şimdi ‘disiplin cezaları’ gibi nedenler ileri sürüyorlar. 

Önder Apo her zaman İmralı’da hukukun ve adaletin olmadığını ifade etti. Tepeden tırnağa siyaset var, direniş var, mücadele var. Bu en keskin biçimiyle sürüyor. Yani bunu böyle anlamamız lazım. Mevcut devletin, hükümetin tutumu, İmralı mücadelesinin en sert ve derin bir biçimde sürdüğünü, Önder Apo’nun her türlü faşist, sömürgeci, soykırımcı, psikolojik, fiziki baskıya karşı direndiğini gösteriyor, ortaya koyuyor. Bunu böyle anlıyoruz. O bakımdan İmralı’daki duruma bakarak, yani siyasi askeri durumun nasıl olduğunu, Önder Apo’nun tutumunun nasıl olduğunu, ne tür baskı ve işkenceye maruz kaldığını ve ona karşı nasıl direndiğini anlıyoruz. Hareket olarak da böyle, halk olarak da böyle. Bu temelde tabii Önder Apo’nun gösterdiği direnişi daha derinden anlayarak, en ileri düzeyde Hareket ve halk olarak biz de geliştirmeye çalışıyoruz.

Bir de İmralı işkence ve tecrit sistemine karşı mücadele en ileri düzeydedir. Bunu Newroz’da gördük. 4 Nisan’da gördük, 8 Mart’ta gördük. Kadınlar tutumlarını koydu. Kürt halkı ve dostları, tutumlarını koydu. Hem de milyonlar halinde, on milyonlar halinde. İmralı duvarlarının nasıl parçalandığı, Önder Apo’nun Newroz meydanlarında halkla, ezilenlerle nasıl bütünleştiğinin görülmesiyle açığa çıktı. Bu çok önemli bir durumdu. İleri düzeyde bir mücadeleyi ifade ediyordu zaten.

MÜCADELE HER ALANDA SÜRÜYOR

50. Newroz Yılı’na girdik. Hareket ve halk olarak bu yılı, Önder Apo’nun fiziki özgürlük yılı olarak ilan etmiş durumdayız. Böyle bir giriş de yaptık. Mücadele her alanda sürüyor. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü hedefleyen mücadele. ‘Dem dema azadiyê ye’ hamlemiz bu çerçevede her yerde gelişiyor. Yani dört parça Kürdistan’da, yurt dışında Kürt halkı, gençleri, kadınları geliştiriyor. Dünya ezilenleri, gençler, kadınlar, işçi ve emekçiler, devrimci demokratik dostlarımız geliştiriyor. Bir küresel önderlik ve küresel mücadele gerçeği var. Bunun böyle net görülmesi gerekli. Bu mücadele her gün yeni bir biçimde de gelişme kaydediyor. İşte yeni açıklamalar oldu, tutumlar gelişti. 

İNGİLTERE’DEKİ TUTUMUN ÖNEMİ

En son İngiltere’nin Eğitim İşçileri Sendikası, Önder Apo’nun özgürlüğünü isteyen büyük bir tutum ortaya koydu. Çok anlamlı bir durumdu, değerli bir durumdu. İngiliz İşçi Sendikaları daha önce bunu yapmıştı, onlara katıldılar. Oldukça net bir tutumdu. Önder Apo’nun özgürlüğünü istediler. Anlamlı bir tutumdu. Parti yönetimimiz adına, Önder Apo adına bu sendikaların yöneticilerini ve bütün mensuplarını saygıyla selamlıyorum. Oldukça anlamlı tutumları değerli. Bunu böyle görüyoruz. Değer biçiyoruz. Şu bize kıvanç veriyor; sendikal gelenek ölmemiştir. Dolayısıyla işçi ve emekçi sınıfı denecek bir sınıf da var hala. Çünkü bu gelenek esas İngiltere’de başladı ve bugün varlığını en ileri düzeyde hissettiriyor. Bu oldukça anlamlı. Diğer yandan tabi Önder Apo’nun İmralı işkence ve tecrit sisteminde tutulmasını ortaya çıkartan bugünkü Kürdistan’ın durumu, Kürt halkının durumu, yani bölünmüş, parçalanmış, sömürgeci, soykırımcı egemenlik baskı altına alınmış Kürdistan’ın yaratılmasında İngiliz sermayesinin, İngiltere devletinin, İngiliz krallığının payı birinci derecededir. İngiltere sistemi, Kürtleri ve Kürdistan’ı bu duruma getirdi. Bunu herkes çok iyi biliyor. Bugün de NATO bünyesinde politik olarak, askeri olarak her bakımdan TC devletinin, AKP-MHP faşizminin yürüttüğü Kürt soykırım savaşına en fazla İngiltere destek veriyor. Bu çok açık. Yakın geçmişte de bütün o büyük katliamların arkasında İngiltere oldu. Bugün de Tayyip Erdoğan yönetimini, Devlet Bahçeli yönetimini besleyerek, Kürt halkına sokakta, zindanda, dağda, dört parça Kürdistan’da saldırtan İngiliz siyasetidir, İngiliz devletidir. Böyle bir devletin egemenliği altında işçi ve emekçilerin, ezilenlerin, sendikaların, bunun tam karşıtı olarak Önder Apo’yla, Kürt halkıyla, Kürt varlığı ve özgürlüğüyle bu düzeyde dayanışması büyük bir olay, çok değerli, anlamlı bir olay. Bunu da önemsiyoruz hem de çok önemsiyoruz. Mevcut devlet ve hükümet, Kürt soykırımında en uğursuz rolü oynuyor ama toplum bunu desteklemiyor. İşçi ve emekçiler desteklemiyor, sendikalar desteklemiyor. Böyle bir devletin yönetimi altında Kürt varlığını ve özgürlüğünü destekleyen Önder Apo’yla dayanışma içinde olan, hem de bunu Önder Apo’nun özgürlüğünü isteyecek düzeyde haykıran insanlar var, bir toplum var, yiğit insanlar, devrimci, demokratik insanlar, özgürlükçü insanlar var. Gerçekten de devrimcilik de demokrasi de bu. 
Biz daha önce de dedik; demokrat olmanın ölçütü İmralı işkence ve tecrit sistemi karşısındaki tutuma bağlı. İngiliz işçi ve emekçileri sendikaları bunu gösteriyor. Benzer şeyler dünyanın diğer alanlarında da gelişiyor. Aydınlar, siyasetçiler, çeşitli partiler, örgütler. Yani Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da, Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanında böyle bir tutumu daha net geliştiriyorlar. Bunların hepsini saygıyla selamlıyoruz. Anlamlı buluyoruz, değerli buluyoruz. 

Zulüm yıkılsın, özgürlük ve demokrasi hakim olsun, yaşanır bir dünya ortaya çıksın diye savaşıyoruz, mücadele ediyoruz. Savaşımızın temeli budur. Kürt halkının istemi de bu. Bir fedai çizgisinde büyük bir cesaretle yürüttükleri mücadelenin esas amacı da bu. Böylece bir kardeşleşme, dayanışma ortaya çıkıyor. Bu sürecek. Sonucu bu mücadele belirleyecek.

ZİNDANLARDA ZULÜM, İŞKENCE VE ÖLÜM VAR

Öncelikle 1982 Büyük Zindan Direnişi çizgisinde gelişen bugünkü direnişleri selamlıyorum. Bütün direnişçi tutsaklara saygılarımı sunuyorum. Üstün başarılar diliyorum. Mazlum, Hayri, Kemal, Ferhat yoldaşlar şahsında bu tarihin en büyük ve anlamlı direnişinin kahraman şehitlerini saygı ve minnetle anıyorum. Gerçekten zindanlarda zulüm var, ölüm var, işkence var. Bu çok net. Basına gittikçe daha fazla yansıyor. Toplumun değişik kesimleri daha duyarlı hale geliyor, çünkü tabutlar çıkıyor zindanlarda. Şunu değerlendirdi birçok çevre, biz de ifade ettik; İmralı’daki işkence ve tecrit sistemi İmralı’ya özgü, kişiye özgü bir sistem değil aslında. TC devletinin, AKP-MHP faşist diktatörlüğünün bir yönetim, zihniyet ve tarzıdır, sistemidir. Dolayısıyla bu her tarafa yayıldı, yayılıyor. Gerçeğin bu olduğu açığa çıkıyor. Mücadele biraz geliştikçe diğer yerlerdeki tecrit ve işkence de açığa çıkıyor. Mücadele olmazsa tabi biraz diğer yerler kapalı kalıyordu. Sadece İmralı’daki baskı, tecrit, işkence öne çıkıyordu. Şimdi görüldü ki aslında bütün zindanlara yayıldı. Türkiye ve Kürdistan’ın her bir yanına yayıldı. Sadece zindanda zulüm, ölüm, işkence yok, sokakta var, meydanda var, sorguda var, evde var. Öyle bir faşist rejim ortaya çıktı ki, neredeyse bölgeyi, dünyayı tehdit ediyor faşist terörle. Bir de DAİŞ gibi çeteleri kullanarak. Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli yönetiminin bu çerçevede yapmadığı kalmadı. Çöküşü ve çözülüşü hızlandıkça baskısı ve zulmü de artıyor, denilebilir. Zaten bu tür rejimlere çöksün diye zulmün artsın, deniliyor.

BASKI DEĞİL, BİR KATLİAM YÜRÜTÜLÜYOR

En üst sınıra geldi Tayyip Erdoğan yönetiminin zulmü. Bir çöküşün, yıkılışın işaretidir, alametidir, bu baskılar, işkenceler. Öyle görmek lazım. AKP-MHP faşizmi, işte 12 Eylül 1980 faşist askeri diktatörlüğüne, cuntasına dönüştü. Yani Kenan Evren rejimiyle bugün Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli rejimi arasında herhangi bir fark yok. Zindanlardaki durum, bunun açık göstergesi. Bazı arkadaşlar tartışıyor ve hatta daha da ağır hale geldi, diyor. Evet, yani daha hilelidir. Daha çok yöntem kullanıyor. 12 Eylül faşist rejiminin yöntemleri daha çok kavgaydı, düzdü. Açık zor, kaba şiddet uyguluyorlardı, faşist işkenceciler tarafından. Esat Oktaylar tarafından. Anlaşılıyor ki birçok yerde yeni Esat Oktay çeteleri türemiş. Silivri başta olmak üzere işte işkenceyle öldürüyorlar. Göz önündedir, katlediyorlar, baskı uyguluyorlar. Baskı değil, bir katliam yürütülüyor zindanlarda. 12 Eylül rejimi baskıyı, zulmü, amaçlarından, inançlarından koparmak, itirafçı yapmak için uyguluyordu. Buna dayanarak özgürlük ve demokrasi çizgisini, önderliği, toplumu etkileyecek, yenilgiye uğratacaktı, güya sindirip dağıtacaktı örgütlülüğünü. Amaç topluma dönüktü. Şimdiki şeyin yöntemi farklı ama amacı ayrı.

REJİM, KİMSEYİ TESLİM ALAMIYOR

Şimdi şu görüldü yani ne yaparlarsa yapsınlar kimse teslim alınamıyor. Bu kadar baskı, zulüm, işkence uygulandı. Bu kadar devrimci, yurtsever demokratı tutukladı. Bir tanesini inancı ve amacından vazgeçiremedi. Yani bir kişiyi kopartamadı. Bu yenilgisidir faşist rejimin. 1982’de Newroz’da, Mayıs’ta, 14 Temmuz’da direnişler karşısında faşist, sömürgeci, soykırımcı zihniyet ve siyaset nasıl bir ideolojik yenilgi yaşadıysa şimdi bu devam ediyor. Mevcut direnişler karşısında aynı yenilgi durumu devam ediyor. Dolayısıyla şu yok: teslim alırım inancından amacından vazgeçiririm, itirafçı yaparım. Bu boşa çıkmış.

TESLİM ALAMAYINCA KATLEDİYOR

Kenan Evren de bunu. itiraf etmişti zaten. Şimdi artık  baskıyla bunu yapamayacaklarını kendileri iyi görmüş anlamış durumdalar. O halde geriye ne kalıyor? Katletmek! Baskı, işkence, katliam üzerinedir. Bu katliamla aslında o teslimi alınamıyor, direniş kırılamıyor intikam alınıyor direnişçilerden. Yok edilmek isteniyor direnişçiler. Yani idam ediliyorlar. İdam şeyini kaldırmış ama Devlet Bahçeli ikide bir yaparız, diyordu. Şimdi böyle başlattılar. Fiili bir idam dendi. Evet, idam uygulanıyor. Hem de en ağır baskı, işkence ve zulüm temelinde. Bunu görmek lazım. Saldırı kime oluyor? Topluma oluyor aslında. Sadece zindandaki devrimci ve yurtsever dönük, onu katletmeye, yok etmeye dönük bir saldırı değil bu. O temelde toplumun iradesini kırmaya dönük bir saldırı. Zindandaki bu işkence ve katliam aslında topluma dönüktür ve iradesini kırma, zayıf bırakma içindir. İstediğimizi yaparız, katlederiz, siz ne yaparsanız yapın sonuç alamazsınız anlayışını, duygusunu, tutumunu toplumda yaratmak istiyorlar. Bu açık bir durum. 

DÜŞMANA İNAT BİR GÜN FAZLA YAŞAMAK

Bu durumda ne yapılmalı? Zindandaki tutsaklar da bu gerçeği doğru anlamalı. Dışarıdaki halk da, yurtseverler de, tutsak aileleri de, devrimciler de, demokratik çevreler de bu durumu doğru anlamalı. Eylem biçimlerini doğru seçmek lazım. İşte o 12 Eylül rejimi baskıyla, zulümle, kaba işkenceyle itirafçı yapmak, amacından koparmak istiyordu. Onu kırmak için insanlar ölüm orucuna gittiler, kendilerini feda ettiler. O siyaseti kırmanın yöntemi oydu. Şimdi siyaset öyle yürütülüyor. Örneğin tutsaklar bu gerçeği görmeliler. Ben de öyle yaparım dememeliler. Açlık grevi, örneğin ölüm orucu öyle olamaz. Onunla bir sonuca gidemezler. Zaten rejim seni öldürmek istiyor. O halde sen ne yapacaksın? Direnecek, edeceksin, yaşayacaksın. Ne dedi ozan? Tekrar ediyorum; düşmana inat bir gün fazla yaşamak. Yaşamak için direnecekler. Zindandaki duruşun, yaşamın hepsi bir direniş. Zaten bunu göstermeleri lazım. 

Öyle yanlış yapılmamalı. Ne 1981-82’deki gibidir durum, ne de öyle bir demokratik sistem var böyle. Öyle bir kamuoyu da yok. 82’deki gibi değildir yani. Yanlış yapmamak lazım. O çizgiyi doğru anlayıp onun eylem yöntemlerini doğru uygulamak gerekli. O halde tutsaklar yaşamaya çalışacak. Yani mücadele edecekler. Bu çok tehlikeli bir sürece girdi. Şunu insan görüyor. Daha fazla şey derlerse zaten bazı tutsaklar diyorlarmış, isyan çıkabilir. Yani toplumda isyan çıkartacak temel etken zaten. Bütün bu zulmün, işkencenin her düzeyi bu zindanda katledilen her şey bir isyan gerekçesi. Bunun için 1982’de esas direnme zindandaki devrimciye düştü direnme görevi. Zaferi o kazanırdı. Şimdi zindandaki tutsak devrimci de direnecek tabi. Ama esas sorumluluk dışarıda. Dışarıdaki hareketlerdir. Toplumdadır, kadınlarda, gençlerde devrimci demokratik güçlerde, tutsak ailelerinde. Yani zindanlara karşı ne yapalım dendiğinde şunu bileceğiz; bu zulmü daha iyi teşhir edecek, her türlü bu zulüm, katliam uygulamasına karşı anında tepki göstereceğiz, güçlü tepki göstereceğiz. Hem de daha örgütlü tepki göstereceğiz. Her biri bir isyan gerekçesi, yani gerekirse ona da başvuracağız. Diyorlar ya bıçak kemiğe dayandı. Daha fazla durmak yok.

YÜK SADECE TUTSAK AİLELERİNE BIRAKILMAMALI

Tutsak aileleri, anneleri açıklamalar yapıyorlar. Hepsini saygıyla selamlıyorum. Önemliydi, biraz zorlayıcı da oldu. Yük bize yüklenmesin, dediler. Herkes duyarlı olsun, sahip çıkılsın buna. Onu anlamlı buluyoruz. Tutsak aileleri de bilmeli ki; parçalı, bireyci, dar direnişler ile olmaz. Daha fazla örgütlenmeye ihtiyaçlari var. Bu ciddi bir mücadele. Böyle sadece bazı haklar elde etme mücadelesi değil, en temel bir mücadele haline geldi. O halde daha örgütlü olacaklar, daha örgütlü de deneyecekler, ancak öyle sonuç alırlar. Yük sadece onlara bırakılmamalı, tutsak yakınlarına, ailelerine, annelere bırakılmamalı. Bütün toplum sahip çıkmalı, bütün devrimci, demokratik güçler sahip çıkmalı. Kadınlar, gençler, demokratik kurum ve kuruluşlar, insan hakları örgütleri sahip çıkmalı. Yani bu zulme karsı durmayacaksak daha ne zaman ve nasıl mücadele edeceğiz? Yurtsever ve demokrat olduğumuz nasıl ortaya çıkacak? Bu bakımdan dışarıda daha fazla tepki vermek, daha güçlü mücadele etmek, protesto etmek, zindanların kapısına dayanmak, faşist teröre, zulme, işkenceye karşı çıkmak lazım. Seyirci kalmak, sessiz kalmak ya da zayıf tepki göstermek doğru değil. Yetmiyor. O durumun mutlaka aşılması lazım. 

ESAT OKTAY’IN SONUNA DA BAKSINLAR

Newroz meydanlarını doldura gençler ne yapıyor? Yani içlerinden birkaç yiğit yok mudur bu zalimlerden, işkencecilerden hesap soracak. Olmalı yani. Ayıptır, böyle olmaması. Bu kadar dar, pasif durumda kalmamak lazım. Düşman katlediyorsa, işkenceyi zulmü o düzeye getiriyorsa, direniş de anladığı dilden olmak durumunda. O zalimce saldırıları kıracak düzeyde olmak durumunda. Bu olmalı. Herkes bu konuda kendini sorumlu görmeli. Bu işkenceci, zalim çevreler, şunu unutmasın; hesabı yapılanın hesabı sorulacak. Biz Esat Oktay’ız diyorlarmış, iyi. Esat Oktay’ın sonuna da baksınlar, o sona hazır olsunlar o zaman öyle diyenler. Basına yansıyor; okuyoruz, güya tehdit ediyorlar. Biz kimseyi tehdit etmiyoruz ama gerçek bu. Dolayısıyla bu katliamcılar, zalimler, işkenceciler bilmeli ki yaptıkları yanlarına kar kalmayacak. Hepsinin hesabı mutlaka sorulacak. Yani hesap sorucular enselerindedir. Birgün yani yaptıklarının hesabını mutlaka verirler.

GERİLLA HESAP SORMA GÜCÜDÜR

Gerillanın direniş eylemleri sürüyor. Zap’ta eylemler vardı bugün. Avaşîn’de eylemler var. Gerilla, faşist saldırganlıktan hesap soruyor, soracak. Zalimlerden, işkencecilerden hesap soracak. Gerilla hesap sorma gücüdür. Adaleti uygulama gücü. Kürt gerillasının karakteri bu. Uyguluyor. Bir yıldır bu çizgide büyük bir kahramanlık gösterdi. Savaş yürüttü HPG ve YJA Star’ın komuta ve savaşçı gücü. Ben hepsini selamlıyorum. Direnişlerini, başarılarını, parti yönetimimiz adına kutluyorum. Zendura, Werxelê, Tepê Sor ve Mamreşo şehitleri şahsında bu büyük direnişin kahraman şehitlerini de saygı ve minnetle anıyorum.

TARİHİN EN KAPSAMLI SAVAŞ YILLARINDAN

23 Nisan saldırısının 1. yılı doluyor. Öyle bir gündü ki 23 Nisan ile 24 Nisan arası. 23 Nisan Meclis’in kuruluşu idi. Böyle adeta TC’nin kuruluş gününde, biz size 100 yıldır soykırım uyguladık ve devam edeceğiz, demeye getirildi. 24 Nisan da zaten Ermeni Soykırımı günüydü. Açıkça mesaj verilmiş oldu. Yani öyle bir saldırı ve buna karşı bir yıldır Metîn, Zap ve Avaşîn’de kahramanca direniş oluyor. Heftanîn’den Xakurkê’e kadar bütün Medya Savunma Alanları kahramanca direndi. Tabi gerilla direnişi sadece burada olmadı. Serhat’tan Mardin’e, Colemêrg’den Dersim’e kadar her alanda eylemler oldu. YPS savaşçıları, HBDH milisleri, Ateşin Çocukları, Kürdistan kentlerinde, Türkiye metropollerinde de faşist zalimlerden hesap soran bir eylemlilik içinde oldular. Geçen bir yıl, yani tarihin en derin ve kapsamlı savaş yıllarından birisiydi. Bunu böyle görmemiz, anlamamız lazım.

GARÊ’DEKİ ZAFER ÇİZGİSİYLE KAHRAMANCA DİRENDİ

Süreç, aslında 10 Şubat’ta Garê’de başladı. 10-14 Şubat arasında. AKP-MHP faşizmi, işte gerillayı etkisiz kılmak ve Özgürlük Hareketimizi tümden etkisiz, iradesiz duruma getirdiğini gösterebilmek için bir saldırı yürüttü. Büyük yenilgiyi orada aldı. Şoreş Beytüşşebap ve birlikte şehit düşen tüm yoldaşları saygı ve minnetle anıyorum. Yani dönemeç odur. Bu zamana kadar bir dönemeçti. Bir değişim oldu. Ne oldu? TC devleti faşist Türk ordusunun saldırıları kırıldı. Gerilla, saldırı pozisyonuna gecti. İnisiyatif kazandı. 2021’in Şubat ortasından bu yana gelişen süreç böyledir. 23 Nisan’da başlayan Metîna, Zap ve Avaşîn işgal saldırılarına karşı direniş bu temelde gelişti. Aslında böyle bir işgal saldırısıyla Garê’deki yenilgisini tersyüz etmek, moral kazanmak, üstünlük elde etmek ve böylece onu siyasete dönüştürmek istiyordu AKP-MHP, faşizmi. Garê’de zafer kazansaydı öyle yapmak istiyordu Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli. Aynı çizgiyi bu sefer Metîna, Zap ve Avaşên’e dönük işgal saldırısında uygulamak istediler ama Garê’de zafer kazanan gerilla, zafer çizgisinde Metîn, Avaşîn ve Zap’ta da kahramanca direndi. Bir yıl boyu, hem de böyle en güçlü bir direnişi sürdürdü, inisiyatifi elde tuttu. AKP-MHP faşizminin irade kırılma durumunu daha da derinleştirdi. Bu nettir, yani zaten hersey değişti ondan sonra. Hala tam ne yapacaklarını bilemiyorlar.

AKP-MHP FAŞİZMİNİN İRADESİNİ KIRDI

Fedailik en ileri düzeyde gelişti, zirve yaptI. Apocu fedai ruh, her türlü saldırıyı yenmeye muktedir olduğunu bir kere daha ispatladı. 2021, gerilla direnişi içerisinde çok önemli siyasi sonuçlar çıkardı. AKP-MHP faşizminin çöküşünü, düşüşünü hızlandırdı. Artık iradesini, inisiyatifini kırdı. Herkes, çöküşe gittiğini söylüyor. Bunu, artık kendileri de itiraf ediyor. Bütün bu süreci geliştiren aslında gerillanın direnişi oldu; Garê, Metîna, Avaşîn ve Zap’ta yaşadığı yenilgiler oldu. Tabii önemli askeri sonuçları da var. İste irade kırdı. Stratejik ve taktik duruşta bir yenilenme oldu. Gerillayı devrimci halk savaşı stratejisini daha etkili, daha doğru, daha güçlü, yaratıcı taktiklerle tarzla hayata geçirir hale getirdi. Evet, siyasi kazanımlar yanında, düşmanın iradesini kırmak için yeni dönem savaş tarzını, taktiğini, yeni dönem gerilla hazırlığını, demokratik modernite çizgisinin gerillasının özelliklerini, yöntemlerini de açığa çıkardı. Bu önemli bir durum, çok önemli. Düşmanın NATO’dan aldığı büyük teknik güce, Türkiye’nin imkanlarını seferber ederek elde etmeye çalıştığı istihbarata dayalı olarak yürüttüğü saldırıyı kıran, yenilgiye uğratan bir gerilla tarzı ortaya çıktı ve Medya Savunma Alanları’nda, özellikle de tünel direnişlerinde, tim savaşında. Eski gerillanın aşılması, gerillanın kendini yenilemesi, yeni koşullara, düşmanın yeni saldırılarla tarz ve taktiklerine göre onu yenilgiye uğratacak tarz ve taktik kazanması ortaya çıktı. Büyük bir güven, kazanma iradesi gelişti. Savaşçılar, karargahlar ve komutanlıklar açıklama yapıyor. Yeni dönemde gerilla direnişini çok daha etkili ve zafer çizgisinde geliştirerek mutlaka bu AKP-MHP faşizmini yenilgiye uğrayacaklarını net biçimde ilan ediyorlar. Bu iddia ortaya çıktı. Bunun tarzı gelişti. Bunları kış sürecinde değerlendirdi, sonuçlarını çıkardı, derslerini çıkardı, kendini buna göre eğitti, örgütledi. Hareketimiz örgütledi. Newroz ile birlikte 50. Yıl hamlesini başlatıyoruz, dedik. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü hedefleyen hamle. Böyle bir yıl mücadelesi sürecine girdik. Bu yılın her günü Newroz, her yeri direniştir. Bu temelde böyle bir direnişe gerilla öncülük ediyor. 

SAVAŞI YAYACAĞIZ, TÜRKİYE’YE DE TAŞACAK

Bunu, Medya Savunma Alanları’nda çok daha etkili, geçen yılın ders ders ve tecrübesini de çıkartmış olarak çok daha doğru tarzla, taktikle, tam başarıyla uygulayacak, tabi onunla sınırlı kalmayacaktır. Savaş sadece orada değil. Onu daha iyi anladık, gördük. Değişim dönüşümde, yeniden yapılanmada bir düzeye getirdik. Düşman bizi bazı alanlarda kuşatıp sınırlandırıp böyle mevzi savaşına çekmeye çalışıyor. Biz ise yayıyoruz savaşı, yayacağız. Buna göre de yayıldı. Yani savaş sadece Medya Savunma Alanları’nda da değil bu süreçte. AKP-MHP faşizminin saldırdığı her yerde olacak. Bakur’da olacak, Türkiye’de olacak bu savaş. Türkiye’ye taşacak, metropollerde çok daha etkili bir savaş durumu gelişecek. Kentlerde gelişecek, ovada gelişecek, dağda gelişecek. Yani buna göre hazırlıklar yapılmıştır. Eski hesapları boştur yani. Biraz geçen süreçte böyle yaklaştı. Biz durumu tam anlayamadık ve hızlı gerekli değişiklikleri yapamadık ama şimdi artık değişmiştir. Artık inisiyatif gerillada. Gerilla da savunma yapmıyor, saldırıyor, saldıracak. Hem de hiç beklemediği yerde, hiç ummadığı yerde, hazır olmadığı yerde. Bir bakacak ki gerillanın gürzü tepesindedir, ensesindedir ve inecek. Yani bu sadece böyle cepheden askeri hedefler düzeyinde, net mevzilerde değil, Kuzey Kürdistan’ın, Türkiye’nin her yerinde, AKP-MHP’nin bize saldırdığı her yerde olacak, kentlerde olacak. Her yer savaş alanı. Böyle bir direniş çizgisini gerilla öncülüğünde geliştireceğiz. Bunun için iyi bir hazırlık düzeyi var. Saldırdığı her yerde direniş çok etkili bir biçimde gelişip saldırıları kıracak, artık saldıramaz hale getirecek. Bu da yetmez, çökecekler. Bu faşizm yıkılacak, İmralı işkence sistemi kırılacak, parçalanacak. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü temelinde özgür Kürdistan, demokratik Türkiye ve Ortadoğu yaratılacak. Bunun dışında herhangi bir sonuç, kabul edilecek bir sonuç değil.

TÜRKİYE’NİN KENDİSİ BİR HAPİSHANE

AK-MHP çöktüğü, çözüldüğü, iktidar ömrü azaldığı için daha çok zalimleşiyor, saldırgan hale geliyor, vahşileşiyor. Sadece zindanda değil, her yerde böyle. İnsanlar aç, yoksul, böyle korkuyor, ürküyor, geleceğiden emin değil. Şu an kaç yüzbin toplanmış hapishaneye koymuşlar ama Türkiye’nin kendisi bir hapishane. Zaten hapishane duvarları ile çevirdiler İran sınırını, Suriye sınırını, Irak sınırına öyle bir şey yaptılar. Geriye Bulgaristan ile Yunanistan sınırı kaldı. Erdoğan, bir hapishane yaptı Türkiye’yi. Millet görmüyor. Türkiye’yi bir zindan haline getirdi. Çevirdi ve içinde uygulamalar aynı zindan uygulamalarıdır. Herkes kaçıyor, kaçabilen kaçıyor. Yaşanır durumda değil. Ekonomik kriz, mali kriz had safhada. Toplum patlama noktasında. İşte baskı ve zulümden başka bir yönetim tarzı yok. Mevcut hükümet, yönetebilir değil. Yani bütünlüklü bir kriz var. Derinleşmiş ve çöküyor. Hiç kimse AKP-MHP’den umut beklememeli. Böyle düşünenler, öyle yaklaşanlar kesinlikle yanılır. Çöküş gerçeği açık. 

KRİZİN ASIL NEDENİ KÜRTLERE KARŞI SAVAŞ

AKP-MHP çöker ama Türkiye’yi bu krizden çıkartmak için farklı politikalar üretmek lazım. İşte böyle bir güç var mı farklı politika üretebilen? Farklı politika üretebilmesi için bu kadar krizin nedenini iyi görmesi, açığa çıkartması lazım. Bunun nedeni açık savaş. Yani başka hiçbir şeye bağlamamak lazım. Genel krizin de, kapitalist modernite sisteminin yaşadığı krizlerin de etkisi var tabii. İşte Ukrayna savaşı oluyor ama Türkiye’deki krizin esas nedenleri değil. Tek ve esas nedeni Kürt halkına karşı 50 yıldır kesintisiz yürütülen savaştır. Türkiye’nin bütün imkanları buraya seferber ediliyor. Bütçenin hepsi buraya harcanıyor. Hepsi savaşa gidiyor. Savaş baronları, oligarklar kazandı. Bayraktarlar, bilmem şunlar bunlar. Toplum yoksul, aç, çaresiz. Bir takım şeyler talep ettiği zaman da hep en ağır baskı ve zulme uğruyor. Biraz demokratik siyaset örgütleri, bazı partiler, HDP karşı çıkmak istiyor. Biraz bu değişsin diye toplumdan yana tutum koymak istiyor. Her türlü baskıyı uyguluyorlar. Tutuklama üzerine tutuklama, kapatma davası, baskı. Toplumda bazı tepkiler gelişiyor, en ağır zulmü uyguluyorlar.

NİYE BASKI YAPIYOR YERİNE NASIL YIKALIM?

Şimdi diyorlar Newroz’un intikamını alıyor. Newroz meydanları ölüm fermanı oldu tabii faşizmin. Meydan okudu halk, Kürtler, emekçiler. Yarın 1 Mayıs’ta da okuyacaklar. Aynı tutumu gösterecekler. AKP-MHP faşizmi, ne yaparsa yapsın kurtulamaz. Cizre’ye saldırıyor, orada saldırıyor, buraya saldırıyor. Amed’de bilmem şu kadar tutuklama. Yani bunlar anlaşılır durumlardır. Ölümü gelen böyle yaparmış. Yok oluşun, çöküşün emareleri, alametleri. Yaşananlar anlaşılır bir durumdur. İyi anlayıp bu zulme, baskıya karşı daha güçlü, bütünlüklü, daha örgütlü bir direniş gerekli. Mesele burada. Bunu daha fazla geliştirebilmek lazım. Faşizmi niye baskı yapıyor, dememek lazım. Faşizm diyorsak baskı yapar. O zaman niye baskı yapıyor değil de faşizme karşı nasıl savaşalım, onu nasıl yenilgiye uğratalım demek ve onun gereklerini yapmak lazım. Doğru olan tutum budur. 

MEVCUT MUHALEFET, MUHALİF VE ALTERNATİF OLMUYOR

Seçim süreci de gelişecek, diyorlar. Böyle bir savaş ortamında seçim nasıl gelişecek? Bazı partiler bir araya geliyor; alternatif Türkiye’yi kuruyoruz, diyor. İyi de mevcut politikalara ne diyorsunuz? Bu zulme, zindanda işkenceye, İmralı’daki tecride, işkenceye, bu zulme, bu kadar ekonomik toplumsal krize yol açan savaşa, onu ortaya çıkartan Kürt sorununa ne diyorsunuz? Böyle gelince hepsi sus pus oluyor. 6 parti bir araya geldi ama susarak AKP yönetimini aşamaz. Susmaları gizliden mevcut yönetime destek verme anlamındadır. Dahası kendiler iş başına gelince ne yapacaklar? AKP-MHP’de fazla ve farklı ne yapacaklar? Bir şey açıkladılar; Cumhurbaşkanı şöyle seçilmeyecek de böyle seçilecek. Hepsi üstten Türkiye’nin imkanlarını nasıl paylaşma üzerinedir. İyi de toplum boğuluyor, zulüm altında katlediliyor. Bu toplumun açlıktan kurtarmak, sorunlarını çözmek için ne yapacaksınız? Kürt’ün sorununu nasıl çözeceksin? Alevinin sorununu nasıl çözeceksin? Kadının sorununu nasıl çözeceksin? işçinin, emekçinin sorununu nasıl çözeceksin? Bu sorulara cevap verilmesi lazım. İşte burada bir zayıflık var. Mevcut muhalefet, görevlerini yerine getirmiyor. Muhalefet değil, yani muhalif olmuyor, alternatif bir iktidar haline getirmiyor kendisini. Bu gerçeği de görmek, onlara da çok umut bağlamamak lazım. 

DEMOKRASİ İTTİFAKI’NI BÜYÜTMEK GEREKİR

O halde ne yapmak gerekli? Demokrasi hareketini büyütmek lazım. Biz bir şeyi yapamayız, dememek gerek. Üçüncü ittifakı, Demokrasi İttifakı’nı çok daha büyütmek, güçlendirmek, asgari demokratik ilkeler temelinde Türkiye’yi bu durumdan çıkartacak, muhalefetin bu yetersiz politikalarını aşarak AKP-MHP faşizminin getirdiği felaketten Türkiye’yi kurtaracak bir yeni zihniyet, siyaset, örgüt, rejim ortaya çıkartmayı hedeflemek lazım. Burda da cesur olmak gerekiyor. Daha aktif mücadele etmek lazım. Direngen olmak gerekli. Başka çare yok. Eğer böyle mücadele edilirse AKP-MHP faşizmi hemen yıkılabilir. Bu muhalefet fazla bir şey kazanmayabilir, istediği kadar partiler bir araya gelsinler. Onların politikaları önemli. Burada devrimci demokratik güçlere, demokratik siyasete büyük rol düşüyor. Kadın, gençlik ve işçi emekçi hareketlerine rol düşüyor. Onların bütünlüklü bir demokrasi hareketi geliştirerek demokratik ittifak alternatifi mutlaka ve en güçlü bir biçimde geliştirmeleri lazım. Bu gelişirse Türkiye’nin geleceği parlaktır, yani önü açıktır.

IRAK, SURİYE VE HEWLÊR’DEKİ YÖNETİMDEN ÇIT YOK

Faşist sömürgeci Saddam diktatörlüğünün Enfal Katliamı’nın 34. yıl dönümü. Öncelikle bu katliamdaki şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Yakınlarının acılarını paylaşıyorum. Belli bir anma gelişiyor. Toplumda böyle bir şey var ama dikkat edilirse Güney Kürdistan’daki yönetim böyle bir tutum gösteremiyor. Bağdat yönetimi kabul bile etmiş, onu uygulamaya koyan bir tutum gösteremiyor. Niye? Çünkü 34 yıl önce faşist Saddam diktatörlüğünün Halepçe’de Enfal adıyla Güney Kürdistan’ın birçok kentinde, köyünde, kasabasında yaptığı katliamların bir benzerini bugün faşist soykırımcı Tayyip Erdoğan diktatörlüğü Behdinan’da, Avaşîn’de, Zap’ta yapıyor. Ele geçirmiş Güney Kürdistan’ın önemli bir kısmını, yani ne Irak yönetiminden çıt çıkıyor, ne Hewlêr yönetiminden. Geçen gün Tayyip Erdoğan televizyonda, bazı yerlerde 10, bazı yerlerde 30 kilometre olmak üzere sınır dışında bir alan ele geçirdik, diyordu. Tampon bölge oluşturduk. Güvenliğimizi öyle sağlıyoruz, diyordu. Nasıl oluşturdu? Tayyip Erdoğan ne ile oluşturdu? Peki nerede Bağdat ve Hewlêr yönetimleri? Sattılar mı, açık söylesinler. Nasıl bir vatan savunmasındalar? İşte Şengal-Suriye sınırına örülen duvarda görüyoruz. Yani TC’nin İran sınırına, Suriye sınırına ördüğü duvarın aynısıdır. Malzemelerin hepsi Türkiye’den geliyor. Hepsini AKP-MHP iktidarı veriyor zaten. Böyle Suriye ile Irak sınırını da aynı. Türkiye-İran, Türkiye-Suriye sınırı gibi yapıyorlar, duvarla örüyorlar. Şam yönetiminden de bir ses yok. Şam yönetimi Şêx Meqsûd’da, Eşrefiye de halka ambargo uygulamakla, bilmem Efrînliler aç bırakmakla uğraşıyor.

HİÇ KİMSE YANLIŞ HESAP YAPMASIN

Türkiye, yeni saldırılara hazırlanıyor, deniliyor (Söyleşi 17 Nisan’da başlatılan saldırı öncesi yapıldı). Ne kadar geliştirir bilemiyoruz fakat şunu öncelikle söylemek isterim; AKP-MHP faşizmi 2021’de gerilla karşısında yenildi. Bazı güçlerden destek alarak sınırlı yerlere saldırı yapabilir -ki o desteği görüyoruz- ABD, bilmem öbürü veriyor. Hemen koştular; F-16’ları verelim, saldırın PKK’ye, saldırın Kürt’e, diyorlar. Kürtler hiç görmüyor, anlamıyor sanıyorlar. Şu kesin; kırılmış, sonu görünmüş, baş aşağı giden giden bir AKP-MHP faşizmi var. Oradan hiç kimse çare beklememeli. Hiç kimseye fayda gelmez. Kimse yanlış hesap yapmasın. AKP-MHP ile ilişki sürdürürüz, daha sonra bundan yarar sağlarız, diyen yanılıyor. Belki bugün güncel olarak bazı kazançlar sağlarlar fakat yakın gelecekte kazandıklarını da misliyle kaybederler. Bir defa bunu herkes bilmeli. Yanlış hesap kimse yapmamalı. Hele hele Kürt olduğunu söyleyenler yapmasın. 

KDP BİR BİÇİMDE BU SAVAŞIN İÇİNDE

KDP ile ilgili basına yansıyor. Birlikte saldırı olacak, diye. Biz izliyoruz. Tam gerçek durumu bilemiyoruz. KDP cephesinden somut, net, açık açıklamalar gelmiyor. Kamuoyunu ikna edici bilgiler yok fakat şunu söyleyelim; zaten KDP bir biçimde bu savaşın içinde. Irak da içinde. Eger TC devleti, Heftanîn’den Xakurkê’ye kadar bu kadar alanlara girdiyse, bu kadar saldırı yapıyorsa KDP ve Irak yönetiminin izniyle/desteğiyle oluyor. Şimdiye kadar kesinlikle böyledir. Bu nedenle bir düzeyde zaten savaşın bu biçimde içindedir. Ondan öte, yani ortak bir planlama dahilinde birlikte gerillaya karşı bir askeri saldırıya girerler mi? Bilemiyoruz, göreceğiz. Öyle bir şey felaket olur. Bunun bilinmesinde yarar var. Öyle bir durumda savaş, sadece Heftanîn’den Xakurkê’ye kadar olan yerlerde olmaz. Her yere yayılır, bütün Güney’e yayılır. Öyle bir durumda savaştan en fazla zararı Başûr görür. Başûr halkı, halkımız bu gerçekleri görmeli ve gerçektende öyle bir politika izleyecek KDP’ye ‘dur’ diyebilmeli, çünkü Hewlêr’de yönetime kendileri getirdikleri gibi durdurabilirler de. 

KDP YÖNETİMİ DE İYİ HESAP YAPMALI

KDP’ye gelince. Basit bazı çıkarlar için destek verildi, veriliyor söylentisi de var. Şunu bilmeli; savaş eskisi gibi olmaz. PKK ile KDP savaşa girerlerse sonuçların ne olacağı baştan kestirilemeyen bir duruma yol açabilir. KDP kazançlı çıkacağını düşünüyorsa yanılıyor. AKP-MHP’nin ipiyle bundan sonra kimse bir yere ulaşamaz. Diğer yanda öyle bir güce dayanarak gerillaya yönelik saldırı, her yeri savaş alanı yapar. Herkesi ayaklandırır. Ne tür sonuçlar çıkar bilinmez. Bu bakımdan herkes dikkatli ve duyarlı olmalı. KDP yönetimi, iyi hesap yapmalı. İyi ve doğru değerlendirmeli. Yanlış hesap yaparsa altından kalkamayacak durumlarla karşılaşabilir. Şimdilik bunu belirtelim.

1 MAYIS ÇAĞRISI

Öncelikle işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs’ın başta Önder Apo olmak üzere tüm yoldaşlara, halkımıza, tüm işçi ve emekçilere, halklara, devrimci demokratik güçlere kutlu olmasını diliyorum. Taksim şehitleri şahsında tüm 1 Mayıs şehitlerini saygı ve minnetle anıyorum. 1 Mayıs 1977 şehitleri önemli bir dönemeçti. Arkasından 18 Mayıs da PKK için bir dönemeci oluşturdu. O Türkiye için aslında bir dönemeçti. 1 Mayıs Katliamı’nı yapanlar, 18 Mayıs’ta Antep’te Haki Karer yoldaşı da katletti. Kişi olarak da aynı kişiler yaptılar. Biz biliyoruz. Hepsi açığa çıktı ve hesabı da soruldu. Bu bakımdan tabi Taksim şehitleri, Türkiye ve Kürdistan açısından önemli.

Şimdi 1 Mayıs’a gidiyoruz. İşçi ve emekçi günü. Sendikalar şimdiden açıklamalar yaptı. Her yerde 1 Mayıs coşkusu gittikçe yayılıyor. Kutlamalar daha güçlü olacağa benziyor, görülüyor. Öyle bir heyecan var. Bunu biraz da 2021’in büyük direnişinin etkileri yaratıyor. Bu etkiyi Kürdistan’da ve Türkiye’de görmek lazım. 15 Şubat’ı protesto eylemleri, komployu protesto eylemleri, 8 Mart’ta kadınların 21. yüzyılı, kadın yüzyılı ilan eden büyük çıkışları ve bütün zamanların en görkemli Newroz’u, 50. Önderlik ve Parti Yılı’na büyük bir direniş içinde girmemiz. Kürt toplumu ve tüm devrimci demokratik dostları, Newroz meydanlarını doldurdu. Newroz, AKP-MHP faşizminin ırkçı, şoven, milliyetçi, Kürt düşmanı zihniyet ve siyasetin ölüm fermanının meydanlarda verildiği Newroz’dur. İşte bilmem Önder Apo’yu tecrit ile engelleriz, PKK’yi tasfiye ederiz, gerillayı ezeriz, umudu ve hesabı içinde olanların şamarı yedikleri Newroz. 4 Nisan da bunun etkisiyle oldu. 1 Mayıs’a böyle gidiliyor ve tıpkı tüm zamanların en görkemli Newroz’u gibi. Bu 1 Mayıs’ın da tüm zamanların en görkemli 1 Mayıslarından biri olacağa benziyor. Yeni bir zirve ortaya çıkacak. Herkesin 1 Mayıs’ını PKK yönetimi adına kutluyorum. Tüm Kürtleri, kadınları, gençleri, işçi ve emekçileri de bu 1 Mayıs’ı gerçekten yeni bir direniş zirvesi, mücadele zirvesi, görkemli bir 1 Mayıs haline getirmeye çağırıyorum. 

Türkiye’deki sendikalar, yani işçi ve emekçi kesimler en zor durumdalar. Sendikalar da en dar bir durumu yaşıyor aslında. Bu ekonomik, siyasi, toplumsal kriz en çok işçi ve emekçiyi vuruyor. Açtırlar, susuzdurlar, yorgundurlar. Ağır baskı, zulüm altındalar. Her an işten atılıyor, tehdit ediliyorlar. Kürtlerden, gençler, kadınlardan, Alevilerden sonra en fazla baskı gören, sömürüye maruz kalan kesimi oluşturuyorlar. Gerçekleri daha iyi görebilmeliler. Türkiye’nin işçi ve emekçileri bilmeliler ki; kendilerinin stratejik dostları, en temel dostları Kürt halkıdır, Alevilerdir, kadınlar ve gençlerdir. Özellikle de bugün çok daha örgütlü olarak direnen Kürt halkıdır. Kürt özgürlük direnişidir. Bunu böyle görüp Kürt halkıyla, Alevilerle, gençler ve kadınlarla, demokratik Türkiye’yi yaratmak üzere en güçlü birliği oluşturabilmeliler. Sendikalar, işçi sendikaları, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, İngiltere’ye baksın; demokrat olmanın ölçüsünü görsün. İşçi sendikası nasıl olur, görsün. İngiltere’deki İşçi Sendikaları nasıl İngiliz siyasetinin Kürt’e bu kadar zulmettiğini görerek onu tersine çevirmek için bu kadar tutum geliştiriyor? Türkiye’nin işçi ve emekçisine hiç rol ve görev düşmüyor mu? Bunlara karşı çıkmak, Kürt soykırımına ‘dur’ demek, Kürt’le kardeşleşmek herkesten çok Türkiye işçi ve emekçisinin, Türkiye’nin devrimci sendikalarının, DİSK’in görev ve sorumluluğu değil mi? Niye susuyorlar? Niye parçalı duruyorlar? Kim yararlanıyor bu parçalı duruştan? Suskunluk da kendi başına kalmaktır. Böyle olmamalı. Demokrasinin ölçüsü İmralı’ya karsı tutumdan geçer. Demokrat olmanın ölçüsü, Kürt varlık ve özgürlüğü karşısındaki tutuma bağlıdır. Tutarlı anti faşist olabilmeleri için Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü kabul etmeleri gerekiyor. Bundan korkmamalı, sakınmamalılar. Daha ne kaldı ki? Zaten faşizm tırmanacağı kadar tırmandı, zulm edeceği kadar etti. Artık onun yıkılma zamanı geldi. O halde ezilenler, işçi ve emekçiler, ezilen halklar bir araya gelebilmeli.
Bu 1 Mayıs, bunun çıkışı olabilmeli, net tutum koyabilmeliler. Böyle ürkek, dar, kendine göre gerçekleri söyleyemeyen, şovenizmin etkilerini tam aşamayan tutumla işçi ve emekçi mücadelesi yürümez. Devrimci demokrat olunmaz. Örgütler kurulup eylemler yapılarak zafer kazanılamaz. İdeolojik ilkelerde net olmak lazım. Hele hele soykırım gibi en faşist saldırgan bir zihniyetle siyaset karsısında net olmak gerekli. Bu bakımdan da tabii ki Türkiye’nin işçi ve emekçileri, onların sendikal örgütleri, bu 1 Mayıs’ı, AKP-MHP faşizmini yıkacak, onun alternatif olarak demokratik Türkiye’yi kuracak bir bilinci, iradeyi, tutumu ortaya çıkartabilmeli. Bu 1 Mayıs’ı, bunun vesilesi yapabilmeliler. Böyle olursa değerli ve anlamlı olur. 

Bu 1 Mayıs, yeni bir çıkış, yeni bir Türkiye’nin başlangıcı olabilir. Bunu yapmak elimizdedir. Bu konuda da en çok görev ve sorumluluk, Türkiye’nin sol sosyalist partilerine, örgütlerine, liderlerine, devrimci demokratik güçlerine düşüyor. Aynı zamanda topluma da düşüyor. Toplumun en dinamik kesimi olarak işçi ve emekçilere de düşüyor. Onların sendikal örgütlerine de düşüyor. Herkes görev ve sorumluluğuna sahip çıkmalı. 

Tüm işçi ve emekçilerin, halklarımızın 1 Mayıs Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü’nü bir kere daha kutluyorum. 

Çavkani: ANF

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz