KARMATİLER VE HALLAC–I MANSUR

0
105

“İnsan Doğduğu Günkü Gibi Eşit ve Özgür Olacaktır.”

Hakikatin peşinde olmak üzerinde yaşadığımız coğrafyanın en vazgeçilmez yaşam amacı olmuştur. Ne kadar unutturulmak istense, ne kadar zındıklıkla, man(i)yaklıkla, hurafelikle, Bâtınilikle suçlansa ve mahkûm da edilse demokratik modernite ışığında aydınlatılan her tarihsel olay ya da olgu, coğrafyamızın gerçek hakikat değerleri olarak toplumun özgürlük arayışı olduğunu her geçen gün daha fazla bizlere göstermektedir. Ki bizler de ancak gösterilen bu tarihsel gerçeklikler ışığında, günümüz devletli uygarlığını tek alternatif gibi sunan kapitalist moderniteye karşı en doğru ve gerçekçi halklar seçeneğini geliştirme ve oluşturma şansını değerlendirebiliriz.

Zaten demokratik modernitenin halklar seçeneği olarak kendisini dayandırdığı tarihsel miras olan ahlakipolitik toplum yapısını daha güçlü kurma istem ve iddiası da kaynağını bu hakikat değerlerinden almaktadır. Klan topluluklarıyla birlikte tarih sahnesine giren komünal-demokratik yaşam değerlerinin neolitik devrimle bu topraklarda taçlanmış olması, tüm toplumsal değerlerin de en derin bir biçimde bu topraklarda yaşanmasının başlıca nedenidir. Hakikatin özüne bu yaşam içerisinde varılmış, aidiyetler bu kültür içerisinde vücut bulmuş ve her türlü kavram gücü bu toplumsallaşma içerisinde gerçekleşmiştir. Birey ya da topluluklar kendi farkına bu gerçekler içerisinde varmıştır.

İnsan kendini tanıyarak çevresine bir anlam vermiş, doğanın anlamına ulaştıkça kendisini tanımlamış ve bu ilişkideki kutsallığın farkına vararak toplumsallığın yaratıcı gücüne ulaşmıştır. Doğayı kendisinden ayrı görmediği gibi kendisini de doğanın üstünde bir yerlerde görmemiş, tersine kendisini doğanın en çaresiz ve ona muhtaç çocuğu olarak tanımlamıştır. Kendi ruhunu doğanın kutsallığının bir ürünü saymış ve doğa ile insanın ortak bir ruhtan geldiğine inanmıştır. Beraber üretmiş ve beraber tüketmiştir. Kimse bir başkasının emeği üzerinde kendisini yaşatmayı aklına bile getirmemiştir. Emeksizliğin insanın tükenişi olduğunu çok iyi anlamış ve çalışmaya ait ne varsa kutsamıştır. Tüm faaliyetlerini toplumsallığın yüceliğine varmanın coşkusuyla, bayram havasında yerine getirmişlerdir. Hayatın kendisi bayram havasında yaşanmıştır. Toplum olarak var olmak en büyük mutluluk kaynağı olurken, toplum dışı kalmak lanetlilikle eşdeğerde tutulmuştur. Toplumsallığa ait her şey kutsanmıştır.

Barındıkları alanlardan üretimde kullandıkları aletlere, beslendikleri yiyeceklerden faydalandıkları hayvanlara kadar her şey toplumun kutsalları arasında yer alırken, tabii ki en yücesi ise yine toplumu var eden insanın kendisi olmuştur. Toplumun her bir üyesi toplumun en yüce bir değeri olarak toplumda yerini alırken, birlik bu kutsallığın kendisini ulaştırdığı hakikatin adı olmuştur.

Bütün var oluşlar tek bir birliğin içerisinde kendi farklılıklarıyla meydana gelmiş hakikatler olarak kendi anlamlarına kavuşurlar. Günümüzün bile en karmaşık teolojik, felsefik, sosyolojik disiplinlerinin halen cevap vermekte zorlandıkları bu hakikat konusu, ilk klan insanının yaşam gerçeğinin adıdır. En çocuksu düşünce yapısıyla bile tüm varlıkların kendi anlamları içerisinde bir bütünü ifade ettikleri düşüncesine ulaşılması, klan insanlarının hakikate ne kadar yakın olduklarını, ne kadar hakikatli yaşadıklarını göstermektedir. Yani klan yaşamı günümüzdekinden çok daha fazla varoluşun özüne uygun düşmektedir. Çünkü klan yaşamı hakikatin kendini ispatlama çabası olarak her an daha fazla farkına varılan bir kutsanma hali anlamına gelmektedir. Orada hakikatin yolu, hakkın yoluna o da insana açılan kapıya çıkmaktadır. Bir anlamda da insanın kendisi hakikatin gerçek yolu demektir. Kendisini insanlığın ilk hafızası olarak şekillendiren bu zihniyet yapıları, bu düşünüş biçimleri, bu toplumsal gerçeklikler en derin insan, toplum ve doğa hakikatlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bunlar özgürlüğe, eşitliğe, komünaliteye, ortak mülkiyete, paylaşıma ve dayanışmaya dayalı hakikatler olarak şekillenmiş, asla vazgeçilmeyen değerler olarak tüm toplumsal dokularda kendilerini yaşatarak günümüze kadar ulaşmışlardır. Bunun içindir ki böylesi bir insan-toplum gerçekleşmesinin kolay kolay ortadan kalkacağını, yok olacağını, unutulacağını zannetmek, beklemek veya umut etmek tam bir gaflet durumu olur.

 Böylesine manevi bir kültüre dayalı olarak geçekleşen toplumsallaşmanın çok büyük maddi değerler ortaya çıkarması da oldukça doğaldır. Çünkü toplumsal yaşamın dayandığı bu zihniyet yapısı, ahlaki ve kültürel değerler, güçlü bir toplumsallığı ortaya çıkarırken, kendisiyle beraber çok büyük maddi değerlerin de ortaya çıkmasına yol açmıştır. İşte tarih içerisindeki çatallaşma bu dönemin arkasından bir takım faktörlerin de oluşması sonucunda ortaya çıkmıştır. Artık tarih iki ana nehir olarak yan yana akan ve sürekli bir mücadele içerisinde olan iki temel hakikat biçiminde gerçekleşmektedir. Bir tarafta tüm toplum yaratımlarına el koyarak bu değerler üzerinde kendisini talan, sömürü ve tekele dayalı olarak yaşatan ve toplum yaşamını kendi iktidarına uygun olarak inşa etmek isteyen devletli uygarlık. Diğer tarafta ise kendi hakikatini paylaşımda, ortak üretim ve tüketimde bulan, kendi kimliğini toplumsal ahlak ve kültür değerlerinde ifade eden, komünal yaşam ilişkilerinden başka ölçü tanımayan demokratik uygarlık.

Toplumsal yaşamdaki bu çatallaşma günümüz gerçekliklerinin de anlaşılması için temel bir tarih yorumudur. Tarihin tek taraflı bir gerçekleşme olmadığı, hiçbir dönemde iktidarın tek başına bir hakikat olarak halkları kendisine mutlak anlamda tabii kılamadığı gerçeğini açığa çıkarmak ancak bu yorumla mümkündür. Tarihin her döneminde halklar kendi özgür yaşam seçeneğini demokratik modernitenin komünal yaşamı içerisinde görmüş ve kendi toplumsallığını buna dayalı olarak gerçekleştirmişlerdir.

Hiyerarşik dönemden bu yana toplum ve tarihin bu ikili karakterini ilk fark eden Zerdüşt olmuştur. O, geliştirdiği ahlaki-iradi öğretiyle hem kendi toplumunun aydınlığa dayalı özgür yaşam seçeneğini inşa ederken hem de karşısındaki devletli uygarlığın karanlık yüzünden uzak durmaları için onları sürekli uyarıyordu. Bu nedenle de iyilik ve kötülüğe, aydınlık ve karanlığa dayalı toplum ve varlık tanımlamaları merkezi uygarlık sonrası ortaya çıkan gerçekliği oldukça yalın bir biçimde tanımlamaktadır.

Bir yandan halkların merkezi uygarlık öncesi toplumsallıklarını ilk olarak yaşadıkları klan-kabile ya da aşiret topluluklarının özgür yaşam hafızası, diğer yandan ise bu toplumsallığın ürünlerine el koymayı bin bir perde ardında gizlenerek ya da hırsızlıklarını kutsallıklar arkasına saklanarak geçekleştiren iktidar tekellerinin köleleştiren zihniyeti. İşte bu ikinci duruma karşı halkların direniş seçeneği olarak Zerdüştçü ahlaki öğreti komünal toplum değerlerinin savunucusu rolünde ortaya çıkıyor. Felsefi yanı ağır basan zihniyet yapısı ile Zerdüştlük, ahlak ve vicdanı öne çıkaran inanç yapısıyla, tarihin ilerleyen tüm aşamalarında merkezi uygarlığa karşı direnen halkların kendi dönemlerine ve toplumsal zihniyetlerine uyarladıkları bir öğreti haline geliyor. Etnisiteye, kabilelere, dine, mezheplere ya da tarikatlara dayalı olarak gelişen komünal toplum direnişlerinin kendilerini ifadelendirdikleri ideolojik, dini-siyasi yapılarda sürekli olarak Zerdüştlüğün ve sonrasında aldığı değişik biçimlerin izlerini görmek mümkündür.

Devletçi uygarlığın kendisini en acımasız bir biçimde insanlığa dayattığı her alanda böylesi direnişlerle karşılaşıyoruz. Zerdüştlüğün ortaya çıktığı dönemlere denk gelen zaman dilimi içerisinde, uzak doğuda ortaya çıkan Buda, Konfüçyüs ve Taoculuk da uzak doğu toplumlarının uygarlık karşıtı taleplerinin şekillendirdiği ahlaki ve felsefi öğretiler olmuştur. Bunlar üzerinden devletli uygarlığın sınırsız sömürüsüne biraz da olsa dur denilmek istenmiştir. Bununla da devletçi uygarlık karşıtı komünal toplum seçeneğinin birer halkası olarak kendilerini günümüze kadar taşımayı başarmışlardır.

Ancak demokratik modernite seçeneği en güçlü olarak yine bu değerlerin yaratıldığı coğrafyada, Ortadoğu’da gerçekleşmiştir. Diğer tüm alanlar biraz da bunların etkilenmesine tabi olan alanlar olarak çevre rolünü en aktif bir biçimde ve kendi özgünlüklerinde yaşamışlardır. Ortadoğu ise bu akımların ve hareketlerin merkez üssü olma konumunu her zaman korumuştur. Zerdüşt öncesi sadece etnisite ve aşiretlere dayalı tanrıça kültürü üzerinden direnen toplumsal yapılar, Zerdüştizm ile birlikte bir dini, ideolojik, felsefi hal alarak kendisini gerçekleştirmiştir. Bu dönemle birlikte merkezi uygarlık karşıtı olarak ortaya çıkan tüm dini, mezhepsel, tarikat kaynaklı hareketler ondan etkilenmişlerdir. Zerdüştlük bu uygarlık karşıtı toplumların maddi ve manevi kültür yapılarının ortak bir temsili biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu biraz da Ortadoğu kutsallık gerçeğiyle bağlantılı bir durum olmaktadır. Ortadoğu bir inançlar coğrafyasıdır. Bu nedenle de inanca dayanmayan hiçbir hakikatin toplumsal yapıda gerçekleşme şansı olmamaktadır.

Merkezi uygarlık güçleri kendi inanç sistemlerini ataerkilliğe, yalana, sömürüye, mülkiyete, kulluk üzerinden köleliğe dayandırmışlardır. Demokratik uygarlık güçleri ise insanı asıl değer olarak gören, kadını temel toplumsal odak olarak ele alan, özel mülkiyeti kaldırarak topluluklara dayalı mülkiyeti geliştiren, üretimde ve tüketimde ortaklığı savunan, yönetimde katılımcı bir toplumsal sisteme dayalı inanç yapıları içerisinde kendi sistemlerini inşa etmeye çalışmışlardır.

Ortadoğu tarihi bu iki karşıt gücün çatışması ile geçen bir tarih olmuştur. Zerdüştlükle başlayan gelenek Hıristiyanlığın özünde ve içerisindeki değişik mezheplerde, Maniheizmle İran’da, Türkmenistan’da, Uygur Türklerinde, Mazdek-Hürrem ve Babeklerle Kürdistan’da Mezopotamya’da, barış dini olan İslam sayesinde tüm Araplar içerisinde ve tasavvuf yoluyla ulaştığı bütün alanlarda komünal yaşam arayışçılarının yol gösterici rehberi olmuştur. Bu akımlar demokratik uygarlık değerlerine dayanarak merkezi, devletçi uygarlık güçleri karşısında toplumun ahlakını, vicdanını ve politik yapısını oluştururken, karşıt uygarlık yapıları olan devlet ve iktidar güçleri ise ele geçirdikleri oranda bu din ve mezhepler yoluyla, yapamadıklarında ise bunlara alternatif güçler geliştirerek toplumu ele geçirmeye çalışmışlardır.

Ortadoğu’da inanca dayalı ortaya çıkan her yapının toplumsal vicdan ve ahlakı temsil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İbrahim’den başlayarak özellikle de merkezi uygarlık karşıtı olarak gelişen her dini çıkış köleleştirilmeyi, sömürülmeyi, talan edilmeyi kabul etmeyen toplumların isyan çığlığı olmuştur. Özellikle de Zerdüştlükle başlayan süreç bunu çok daha fazla ifade eder. Ancak uygarlık güçleri de buna karşı boş durmamışlardır. Gelişen her türlü muhalefeti ya en kestirme yollardan iktidara bağlamış ya da toplumsal meşruiyetini ortadan kaldırarak her türlü ideolojik, siyasi, ekonomik, ahlaki ve askeri saldırılarla tasfiye etmişlerdir. Kendilerine bağladıkları her mezhebi, tarikatı ya da dini de kendi iktidarını gerçekleştirmek için topluma karşı en aktif bir biçimde kullanmaktan geri durmamışlardır. Toplumun ahlaki yapısını temsil eden dinler iktidarın elinde toplumsal ahlakın devlete bağlanmasının ve toplumun kullaştırılarak köleleştirilmesinin en temel aracı olmuştur.

Komünal topluma dönüş ütopyalarının en pratik adımı olarak Zerdüştlük bile devletleştiği oranda iktidarın dogmatik yapıları elinde toplumu sömürmenin aracı olmaktan kendisini kurtaramamıştır. Bu durum Hıristiyanlıkta da, İslamiyet’te de kaçınılmaz bir son olarak yaşanmıştır.Ancak her ne kadar bu inanç yapıları iktidar tarafından ele geçirilse de, bunlar içerisinde sürekli olarak iktidara karşı güçler kendi inanç sistemlerini örgütlemekten kaçınmamışlardır. Her din içerisinde kendisini iktidardan, devlet yapılarından, ekonomik talanlardan kurtarmak isteyen toplumsal kesimleri temsil eden tarikat, mezhep ya da kendi dönemlerinin adlandırmasıyla davetler (çağrı) çıkmıştır.

Kaynak: Abdullah Öcalan Bilimler Akademisi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz