KOMUTAN EGİD’İN İZİNDE BİR SAVAŞÇI; METİN SPÎNDAROK

0
131

Komutan Egîd’in şehit düştüğü pusuda sağ dizinden yaralanan Metin Spîndarok’u (Kalender İlhan) tüm zorluklara rağmen PKK yoldaşlığının ruhu gereği sırtlarında taşıyarak, Meydîn köyüne yakın Dola Kuştiya’nın, Çiyayê Bizina’ya bakan girişinde buldukları ancak üç-dört kişinin sığabildiği bir kaya kovuğuna saklamışlardı.

    Gabar’da üslenen gerilla gücü o kış çok zorluk yaşamış, bahar mevsiminin ilk emareleriyle birlikte yoğun bir hareketliliğin içine girmişti. Metin Spîndarok’un disiplinli yaşamı, cesareti, iş bitiriciliği, arazi hakimiyeti ve diğer gerillalarla uyumu onu On Dört Temmuz takım gücünün güzide savaşçısı yapmıştı. İlkbahar mevsiminin başında Komutanları Egîd, elini onun omzuna vurmuş: “Bahar geldi. Newroz yaklaşıyor. Gabar’da düşmana güçlü darbeler vurarak Newroz’u kutlamalıyız ki ateşi Kürdistan’ın her yerini sarsın. Bunu asla unutma Heval Metin, topraklarımızı ancak savaşarak temiz bir mabed haline getirebiliriz” demişti.

    Daracık kovukta yarasını sarmaya gelecek arkadaşlarını, Komutan Egîd’e dair daldığı anılar içinde günlerdi bekliyordu. O karanlık, soğuk ve nemli kaya kovuğunun içinde Meydîn köyünün çobanı Süleyman, onu yalnız bırakmamıştı. Arazide hayvanlarını otlatırken rastlantı sonucu yerini görmüştü. Kendisine oldukça saf duygularla yaklaşan çobanın acısını dindirme çabasına güven duymuştu. Ama zihninin bir köşesi çobanın saf tabiatından dolayı temkinli olmasını da öğütlemiyor değildi.

   Pusu sonrası gördükleri kan izinden dolayı bir gerillanın yaralandığını biliyorlardı. Türk ordusu yöredeki ajanlarını, yaralanan gerillanın yerini tespit etmeleri için devreye koymuştu. Bir gerillanın başına konulan 600.000 lira para ödülü ise kolay yoldan köşeyi dönmek isteyen muhbirlerin iştahını kabartmıştı.

    Muhbirler gece gündüz dememiş, yaralı gerillanın izini tıpkı av köpekleri gibi sürmüşlerdi. Sahibini mutlu etmek için kendisini paralayan av köpekleri gibi hiçbir iz ve kokuya rastlamayan ajanlar bu yüzden köşelerine sinmişlerdi. Ama her an bir haber, bir koku veya bir iz bulunur diye de tümüyle arayışlarından vazgeçmiş değillerdi.

    Diz kapağı G-3 mermisi ile parçalanmıştı. Saç ve sakalı uzamış, kaybettiği kandan dolayı bedeni oldukça zayıflamıştı. Yarası ise kayanın nemli dokusundan dolayı gün geçtikçe iltihap tutuyordu. Onu tedavi edebilme imkanları yok denecek kadar azdı. Tek ilaçları Gabar’da oldukça bol olan, yetiştiği dağlar kadar dayanıklı olan Kezwan ağacından elde ettikleri sakıza benzer merhemi andıran sarımsı renkte akışkan bir sıvıydı.

    Kekliklerin yaralarını, Kurdistan coğrafyasının demir kadar sağlam olan Kezvan ağacının damıttığı o sıvıyla iyileştirdiğini doğada tanık oldukları deneyimlerden öğrenmişlerdi. Fakat bu sadece kanamayı durdurmaya yarıyordu. Yaranın irin tutmasını önleyecek antibiyotik özelliği ise kovuğun neminden dolayı yetersiz kalıyordu. Farklı ilaçların olmamasından ötürü yarası bir türlü iyileşmiyor, gün geçtikçe kötüleşiyordu.

    Süleyman, köyün hayvanlarını otlatmaya çıkardığı zaman dilimi boyunca o kaya kovuğunda onu ziyaret etmişti. Gözleri irin tutan yaraya dokundukça içini onulmaz bir acı sarmıştı. O yara ona bir an önce onu iyileştirecek ilaçlar bulmasını tembihliyordu.

    Ama okuma yazması yoktu. Şehre de ömrü billah çok az inmişti. Hele doktorların kapısını hiç çalmamıştı. Nasıl ilaç bulacaktı. Ama Muhtar onun gibi değildi. Kim hasta düşerse hemen gidiyor, ilaç buluyordu. O an Muhtar, kendisine herkesin ihtiyacına koşan bir melek gibi göründü.

    Meydîn köyünün muhtarı akrabasıydı. Sürünün yönünü köye verirken zihni ona: ‘O bir çare bulabilir. Niye onun kapısını çalmıyorsun’ diyordu. Ama zihni tekrar: ‘Yaralı talebe sana benden hiç kimseye söz etme demedi mi’ diye onu engellemeye çalışıyordu.

    Tam arafda kalmıştı. Bu düşünceler içinde akşama doğru köye vardı. Önce köylülerin hayvanlarını teslim etti. İkircikli olsa da adımları onu muhtarın evinin eşiğine götürdü. Düzgün, açık sarı renge benzeyen Gabar taşlarıyla inşa edilen, eski bir konağı andıran evin tahta kapısını çaldı. Muhtar gıcırdayarak açtığı kapının önünde gördüğü Süleyman’a: “Hayırdır bir işin çıkmazsa kapımı çalmazsın. Hele gel bir otur” diye sitemde bulundu.

    Muhtar onun boşuna kapısını çalmadığını ilk bakışta fark etmişti. Meraktan ağzı kulaklarına varmış ama ağzından laf almak içinde pek acele etmek istemiyordu. Onun dert sahibi olduğu yüzünden anlaşılıyordu. Yoksa iki yabancı sayılırlardı. Durup dururken neden kapısını çalmıştı ki? Bir işi ona düşmüş olmalıydı. Ama ne? Bunu bilmiyordu. Nasıl olsa konuğunun tedirgin halinden ve yüzüne yansıyan hüznünden önemli şeyler söyleyeceği ruh yapısından dışa vuruyordu. Ne de olsa yaptığı işten dolayı insan sarrafı olmuştu. Şimdi durup dururken onun ağzını aralamaya çalışmasının ve şüphe uyandırmasının hiç gereği yoktu. Bazı şeyleri öğrenmek için virane yapılara tüneyen ağzı açık avını bekleyen Baykuş’un sabrı gerekirdi.   

    Yaralı talebenin o soğuk kaya kovuğunda acı çeken hali o an olduğu gibi gözlerinin önünde belirdi. Bir an söyleyip söylememe arasında gel git yaşadı. Onun içler acısı hali aklına geldikçe bedeni dünyada ruhu ise arafta geziniyordu. Gözleri birden karardı. Hiçbir şey yaralı talebenin çektiği acı kadar onu farklı bir düşünceye sevk edemiyordu. İçinden: ‘Muhtar’ın bugüne kadar kimseye zararı dokunmadı. Onunla akrabayız bana kötülüğü dokunmaz ki? Ondan sadece ilaç isteyeceğim. Zaten yerini bilmiyor, istese de bir şey yapamaz’ diye birçok fikir geçirdi. En sonunda Metin Spîndarok’un yüreğine acı veren halinden güç ve cesaret aldı: “Köyün arazisinde bir haftadır gördüğüm yaralı bir talebe var. Gün geçtikçe yarası ağırlaşıyor. Ona ilaç bulamazsam çok fazla yaşamaz. Ölür gider. Acı çeken hali vicdanımı incitiyor. Bana yardımcı olursun diye yanına geldim”.

    Muhtar’ın yüz hatları acı içinde kıvranırcasına buruştu. Bu sadece görünendi. Gerçekte sevincinden ağzı kulaklarına varmıştı. Fakat Süleyman’a gizlediği sevincinden çok acı yansıyan hüzünlü bir ses tonu ile: “Neden daha önce bana gelmedin. Onun acı çekmesi hepimizin acı çekmesidir. Talebeler bizim için dağlarda savaşıyor. Sen hiç merak etme ben yarın Şirnex’e gider. Sana gerekli ilaçları temin ederim” dedi.

    Dil belki de insandaki kutsal ile lanet düalitesinin en yalın gerçeğiydi. Bir yanı konuşur, anlaşır, sever ve insan kılardı, diğer yanı ise aldatır, yalan söyler, kandırır ve hiç çekinmeden öldürürdü. Muhtar, dilin tikel yapısının kötü yanını bir çırpıda kullanmada mahirdi. Dilinin kıvrımlarında yüzünü gizlemişti. Kirli planını ağzına pelesenk ettiği insani değerleri kullanarak uygulamada ise eline kimse su dökemezdi. Duyu organları ile insanları aldatma sanatçısıydı. Tatlı dili, buğulu gözleri, iyi bir dinleyici olması ve kıldığı namaz yüzünden hiç kimse onun insan toplumunun nefret ettiği bir muhbir olduğunu bilmiyordu. Duyu organları sadece çıkarları için bedeninde duruyordu. Duyu organlarını doyurması onlardan edindiği yeteneklere bağlıydı. 

    Kürt toplumunun ahlakına göre muhbirlik en af edilmez, en kötü işlerin başında gelirdi. Bu uğraş, Kürdistan toplumunda olduğu kadar insan toplumunda da lanetlenmiş, küçümsenmiş, kalleşçe görülmüştü. Bu işi yapan kişiler her şeyini satılığa çıkaran basit, kişiliksiz ve ahlaki değerleri çürümüş, tiplerin uğraşı olarak bilinir ve tiksinti uyandırırdı.

    Devlet, karakolu olmayan kimi köylerde ajanlaştırdığı bazı muhtarlara telsizler vermişti. Şerefîye karakol komutanına haber verecekti. Meydîn’in hemen karşısına düşen Şerefîye köyünün karakol komutanı Kıdemli Jandarma Yüzbaşı Mustafa Karatan ile irtibat kurdu. Edindiği bilgiyi olduğu gibi aktardı. Telsizi kapattı. Şerefîye, Çiyayê Bizina silsilesinin en ucunda kalan yüksek bir tepenin gölgesinde kurulmuş Cizre, İdil, Güçlükonak ve Rojava ovalarına bakan bir köydü. Kalesi de bulunan tepenin yamacında kurulan bu köyün korucuları Komutan Egîd’in yaşamını yitirdiği pusuda askerlerin önünde yürümüşlerdi. Yüzbaşı aldığı ihbarla elini çabuk tuttu. Operasyon birliğini hemen hazırladı. Sahip olacağı rütbenin cezbine kapılmıştı. Korucular olmadan arazide adım atamazlardı. Askerler, araziyi avuçlarının içi gibi tanıyan korucuların adımlarının izinde yönlerini ihbarın alındığı Meydîn köyüne verdi.

   Süleyman, gün boyu sürünün peşinden koşturduğu için çok yorulmuştu. Akşam yemeğinden hemen sonra yorgunluğunu üzerinden atacağı derin bir uykuya dalmıştı. Gece yarısı, evinin tahta kapısı tehditkar bir sertlikle çalındı. İyiye delalet değildi. Kapıya doğru yürürken uyku mahmuru gözlerini hala ovuyordu. Kapıyı açınca başına gelenleri anlaması zor olmadı. Kaçabileceği hiçbir yer yoktu. İşleri Süleyman ile olduğu için içeri girmediler.

    Muhtar görünmemek için evin eşiğine gitmemişti. Köyün dışında onu getirmelerini bekliyordu. Muhtarın olduğu yere ulaştılar. Oradan çığlığın, feryadın ve figanın duyulmayacağı köyün dışında kalan vadiye yönlerini verdiler. Vadiye ulaşır ulaşmaz, Yüzbaşı Mustafa Karatan ona: “Senden ne istediğimizi biliyorsun. Önümüze düşecek bizi yaralının olduğu yere götüreceksin. Sağ kalmanın tek yolu bunu yapmandır. Zaten uzun süredir ona yardım etmen ve bize onu ihbar etmemen seni öldürmemiz için yeterde artan bir nedendir” dedi.

    Sırrını dışa vurmanın bedelini düşündü. Sonra kendisine o an sırıtan ve kalıbının şeklini alan Muhtara nasıl kandığına hayıflandı. Saatlerdir askerler ve korucular işkence yapmalarına rağmen ağzından tek bir laf dahi alamamışlardı. Taşıdığı sırrı koruma uğruna dişlerini habire sıkıyordu. Ona yapılan işkenceler karşısında dil söze dönüştüğüne utanır, bu acıyı anlatacağına sesini ve sözünü ağız hapishanesinde tutmayı yeğlerdi. Muhtar, inatçı yapısını biliyordu. Parçalara ayırsalar dahi ağzından tek kelime alamazlardı. O ana kadar ki inadı bunu zaten fazlası ile göstermişti. Yaptığı işkence sonrası dinlenmek üzere bir köşeye çekilen uzun boylu, atletik bir fiziğe sahip olan Yüzbaşı Mustafa Karatan’ın yanına tıpkı bir sürüngen gibi sessizce yanaştı. İhbarla yetinmeyecekti. Süleyman’ın nasıl konuşturulacağını da söyleyecekti.

    Muhtar kadar Kürtleri tanıyamazdı. Zaafları sömürmede ustaydı. Ne de olsa o toplumun içinde doğmuş, büyümüştü. Genleri toplumuna karşı ihanetle dolu olan Muhtar, Yüzbaşı’ya: “Bu Süleyman’ı parçalara ayırsanız da ağzından tek bir laf dahi alamazsınız. Kafası Gabar’ın bu taşları kadar serttir. Süleyman’ın ağzından laf alabilmenin tek bir yolu kaldı. O da ailesini öldürmekle tehdit etmenizdir” dedi.

      Muhtar’ın fikri sonuç almıştı. Süleyman’da ihanetin bataklığını kabul etti. Gün doğmadan onları oraya götürdü. Yüzbaşı Mustafa Karatan, Süleyman’dan öğrendiği kadarıyla kaya kovuğundaki kişi yaralı, yalnız ve silahsızdı. Bu durumundan ötürü onu kafeste keklik görüyordu. Metin Spîndarok’un kaldığı sığınağın çevresine sessizce askerleri mevzilendirdi. Onların yaralılarını bırakmayacağını düşünüyordu. O bağları olmazsa insanın bakarken dahi ürktüğü o dağ başlarında nasıl kalınırdı ki? Bunu o da biliyordu. Konuşabilselerdi, bu dağlar kim bilir ne öyküler anlatırlardı. Takvim 8 Nisan 1986 gününde duruyordu. Kalın bir sis bulutu Dola Kuştiya vadisinden Gabar’ın doruklarına doğru yükseliyordu. Dağların güzelliği ve görkemi, ağzı açık bırakan bir hayranlık uyandırıyordu.

     Yüzbaşı, sinsi bir plan tasarlamıştı. Beyni avının üstüne serpilen bir ağ gibiydi. Ne de olsa bütün tuzaklar o beynin icadıydı. Yaptığı plana göre daha çok gerilla vuracaktı. Kaya kovuğunun çevresini karakol gibi tutacaklardı. Yaralının tedavisi için gelenler o karakolun içine düşecek, sağ ele geçecek olanların üzerinden ise diğerlerinin konumlandığı noktayı tespit edecek ve onları yok edecekti. Bir hafta oluyordu. Derin bir gizlilik içinde kovuğun çevresinde konumlanmışlardı. Ama kimse tuzaklarına düşmemişti. Gün be gün kurduğu hayal buhar olup, havaya karışıyordu.

      Metin Spîndarok’un gözleri son bir haftadır kovuğun daracık ağzında kalmıştı. Arkadaşları gelecek onu alıp götüreceklerdi. Ama yarasıyla baş başaydı ve kimseler yanına uğramamıştı. Sadece kuru ve küflenmiş ekmeğinin kırıntılarını yalnızlığına ortak olan insan soyunun pek de sevmediği minik bir fareyle paylaşıyordu.     

    İnsanlığın kutsadığı Cudî dağının Spîndarok köyündendi. Ağabeyleri Musa, Mahmut ve teyzesinin oğlu Yaşar, ondan bir yıl önce dağa çıkmışlardı. O da onlardan sonra gördüğü ağır baskılara ve işkencelere tahammül edememiş 1985 yılında, yüzünü ağabeylerinin olduğu dağlara vermişti. Dağa çıkacağı zaman aile fertlerine: “Sizi bu vahşi düşmanın içinde bir başınıza bıraktığım için beni af edin”demişti. Annesi, gözü gibi baktığı gencecik evladı Metin Spîndarok’a: “Sen bizi hiç merak etme. Cudîyê Mirada bizi korur. Nimetinden bizi mahrum etmez”demişti.

   Metin Spîndarok’u tedavi eden iki gerilla, yaralılarının etrafını saran askerleri takip ediyordu. Bu yüzden onu alamıyorlardı. Bu duruma oldukça hayıflanmış kendi içlerinde: ‘Neden onu oradan çıkarmadık’ diye söyleniyorlardı. Metin Spîndarok’da arkadaşlarının yanına gelmemesini defterine: “Kesin operasyon çıkmıştır. Arkadaşlar yerim deşifre olmasın diye gelmiyor” diye yazmıştı.

   Dizinden aldığı ağır yara yüzünden dışarı çıkamıyordu. Sürünerek olsa da birkaç sefer dışarı çıkmayı denemişti. Fakat diz kapağı parçalandığı için her denemesinde olduğu gibi çok da fazla bir mesafe alamadan acı içinde kıvranmış, olduğu yerde yıkılıp kalmıştı. Kendisine gelince tekrar kan ve irin kokan buz gibi yer ile bağını kesmesi için yatak niyetine kullandığı paçavraya dönen battaniye parçasının üzerine dönmüştü. Annesi, onu dağlara uğurladığı zaman: “Yolun açık olsun. Cudî gibi direngen ve baş eğmez ol. Kitabımız Kuranı Kerim: ‘Vatanını sevenin imanı kamildir’ der” demiş ve ardından kadim kültürlerinin inancı gereği su gibi gidip dönmesi için ayak izlerinin üstüne bir tas su dökmüştü. Annesi, birde ona korkuyu anlatmıştı: “Korku bir kalbe düşmesin oğul. Eğer düşerse o kalp imanını bile satar. O yüzden her zaman cesur ol oğul. Unutma cesaret, korkunun üstesinden gelen iradedir”.

      Yüzbaşı, artık yaralı ve silahsız olduğunu bildiği, avucunda gördüğü avının dışında herhangi bir sonuç alamayacağını anladı. En sonunda beklediklerinin atılan pusuyu fark ettiğini idrak etti. Yine de yaralıdan bilgi alabilirdi. Onu öldürmek kolaydı. Ama bu sağ ele geçirdikten sonra da yapılabilecek basit bir işti. Hükmü veren kendisiydi. Onu öldürmesi bir bardak su içmesinden daha kolaydı. Bu nedenle hazır av gözüyle baktığı Metin Spîndarok’a: “Teslim ol” diye çağrıda bulundu.

    Tarih 15 Nisan 1986’ydı. Gabar’da an bile donmuştu. Bir savaşçı için teslim olmak en büyük utançtı. O an asil bir tefekküre dalan yüzü kasıldı ve irkildi. Bu çağrının yarasına tıpkı zımpara kağıdı gibi dokunduğunu hissetti. Arkadaşlarının neden gelmediğini anladı. Bir cevap vermesi gerekiyordu. Gecikse o küçük sığınak bombalar içinde tuzla buz içinde kalacak ve imha olacaktı. Kendi yarınını, kurtuluşunu ve ışıyan şafağını mı düşünecekti? Yoksa var oluş menzilinin sonuna mı gelmişti?

    Kimi soruların yanıtı, oluşum anı gerçekleşmeden bilinemezdi. Ne de olsa her soru işaretinin yanıtı, bir oluşum anına aitti. Çünkü her soru, yanıtının arayışçısı olurdu. Kim bilir belki de her soru yanıtına kavuşmak için oluşum formu kazanırdı. Hayat, Metin Spîndarok’u arayış ve zorunluluk girdabına çekmişti. Tercih ona kalmıştı. Fazla düşünme gereği duymadı. Durumu zaten ortadaydı. Ama sinmiş biri gibi teslim mi olacaktı?

    O içler acısı yaralı hali ile ne yapabilirdi ki? Yaşam ve ölüm arasında bir savaşın içinde kalmıştı. O aradan bir an sıyrılınca gür bir sesle, o sığınağın kasvetini andıran tonda yapılan teslim ol çağrısına: “Silahsızım. Yaralı olduğum için sığınaktan çıkamıyorum. Gelin beni alın” diye yanıt verdi.

   Üzerinden ne kadar zaman geçse de kimi sözler, kimi anılar asla hükmünü yitirmezdi. Annesi, ona korkuyu anlatmış, cesur olmasını öğütlemişti. Cesur olmanın zamanına duracak mıydı? Yoksa söylediği gibi askerlere teslim mi olacaktı?

    Hücrelerinin zerrece korkmaması karşısında şaşırdı. İçinde bulunduğu anda direniş geleneklerinin dışında sırtını dayayabileceği en ufak bir ışık dahi yoktu. Her gerilla ölümünün nasılına dair mutlaka kimi hayaller kurardı. O da birçok kez bu hayalin birini bozmuş, diğerini kurgulamıştı. Kafasında kurguladığı ölüm biçimlerinin hiç birinde o an içinde olduğu gibi bir durum yoktu. Ama yaşamaktan onurlu tek bir gerçek vardı. O da sağ ele geçmektense ölmekti. Ölümü her düşündüğünde doğduğu Cudî dağının zirvesini hayal etmişti. Orada sabahtan akşama kadar çatışıyor, onlarca asker öldürüyor, sonra hafifçe çiseleyen bir yağmurun ve Cudî gibi direngen olan meşe ağaçlarının yeni açan yapraklarının altında son nefesini veriyordu.

    Hayali buydu. Gerçi Nisan yağmurunun toprağa verdiği kokuyu kaldığı kaya kovuğunun ağzından alabiliyordu. Ve meşe ağacının tomurcuklarının çatlayıp, yeşil yapraklarını yeni yeni kuşandığını biliyordu. Ama ne hayal ettiği Cudî’nin zirvesi ne mevzisi ne de en önemlisi elinde silahı vardı. Komutanları Egîd, geçirdikleri zorlu kış mevsiminde ateş başında verdiği eğitimlerde: “Zorluk, atılacak her adımda karşılaşılacak ve keskin direngenlikle alt edilecektir” demişti. Komutan Egîd’in bu sözünün yanı sıra defterine: “Gerilla eksilmeyecek Komutan Egîd’in gölgesinde çoğalan bir orman gibi artacaktır” diye yazmıştı Metin Spîndarok. Olurda başına bir şey gelirse ne yaşadığı arkadaşlarınca bilinsin ve anlaşılsın diye yazmıştı. Üst üste işittiği: ‘Teslim ol’ çağrısı bedenini sıkan bir mengene halini aldı. İçinden: ‘Hele bir gelin’dedi. Zulme olan bütün kinini içinden geçirdiği bu cümleye yüklemiş ve rahatlamıştı.

    Karakol komutanı akıllı biriydi. Aklı ruhsuz, acımasız iktidar düşkünlerinin emrine amadeydi. Ne de olsa bir Militan teslim olacağını söylese dahi güven olmazdı. Kendini riske atacak hali yoktu. Emrinde onca asker vardı. Askerler savaş meydanında onun için öne sürülecek birer piyondan başka bir şey değildi. Allah’a biat eder gibi ona kulluk eden askerler olduğu sürece neden kendisini riske atacaktı ki? Avını oradan çıkarmaları için üç askere ve Süleyman’a emir verdi. Kahraman havasında göğsünü geren askerler Süleyman’ın peşinden kaya kovuğuna yönlerini verdiler. Peş peşe içeri giriyorlardı.

     Çin’li savaş ustası Sun Tzu iki bin yıl öncesinden yazdığı Savaş Sanatı kitabında: “Savunmada hünerli olanlar, yeryüzünün en derinliklerine gizlenir. Saldırıda hünerli olanlar, gökyüzünün en yükseklerinde hareket eder. Böylelikle kendilerini koruyup tam zafere ulaşabilirler” demişti.

    Gözleri kaya kovuğunun ağzına bakıyordu. Sırtını kayaya dayadı. Derin bir nefes aldı. Önce Süleyman sürünerek içeri girdi. Sonra bir asker, ardından bir diğeri sonra bir başkası. Sadece o kadarlardı. Onlardan başka içeri giren olmadı.

    Metin Spîndarok yaşama dürtüsü ve ölümün karanlığından sıyrıldı. Teslim ol çağrısını işitince bir deri bir kemik kalmış haline bakmıştı. Avurtları da çökmüştü. Hele son bir haftaydı küflü ekmeği gözlerini kapatarak yemişti. Ama o Komutan Egîd’in savaşçısıydı ve PKK’nin direniş geleneğine bağlı kalacaktı. PKK şehitleri genç bir köylü olan kendisine, bir tek şey öğretmişti: ‘Direnmek, sadece direnmek… Kötüye, çirkine ve yanlışa karşı direnmek…’.

     Teslim ol çağrısını işitince sırrını denizden başkasına asla vermeyen bir yeraltı ırmağı gibi herkesten sakladığı gizini başucundan eline almıştı. O giz, zifiri karanlıkta tek ışığı olmuştu. Bu bir el bombasıydı. Ön dişi ile güçlükle halka şeklindeki metal pimi çekmişti. Sıkıca mandalını tuttuğu o yuvarlak metal parçasını göğsünün üstüne bastırmıştı. Her canlıda tanrısal olan ne varsa sanki o anda dile gelir gibi olmuştu.

    O an yalnızlığına ortak olan siyah minik mahlukatın gözlerinin içi parıldadı. Belli ki o da bir şeyler olacağını sezmiş, ininden dışarı çıkmıştı. Fakat sürünerek içeri girenlerden sonra o gözlerin ışıltısı birden kayboldu. Metin Spîndarok’un içi o an daha bir rahatladı. Birazdan yaşanacak patlamadan o fare zarar görmesin diye yine de içinden dua etmeyi ihmal etmedi. Bir farenin yaşamını önemseyen Metin Spîndarok mekanına, beyni olmayan zombiler gibi bedenlere sahip olan daha da çok askerin gelmesini dilemişti. Çünkü yeryüzünde iktidara tapan beşerin kötülükleri saymakla bitmezdi. İktidara tapan beşerler yaptıkları kötülüklerden zevk alırlardı. Düşmanları, dillerini yasaklamasa, kendilerine işkence yapmasa, köylerini yakmasa, topraklarını sömürmese, kimliklerini inkar etmese, isimlerini dahi değiştirmese o da el bombasının pimini kesinlikle çekmek zorunda kalmayacaktı.        

   Sun Tzu’nun kitabında dile getirdiği gerçeklik tam olarak içinde bulunduğu duruma denk düşüyordu. O bir karanlıktan bir diğer karanlığa doğru değil gizlendiği yerden gökyüzüne doğru süzülen bir şahin olmaya hazırlanıyordu. İntikam yüklü gözleri çakmak çakmak yuvalarında yanmaya başladı. Kin ve öfkenin enerjisi hücrelerinin desteğiyle yüzüne eşsiz bir tebessüm iliştirdi. Rahat ve huzurlu hissetti kendisini. Ne de olsa ölüm; ölmeyi göze alan kişinin yanında kocaman bir hiç sayılırdı. Derin bir nefes aldı. Komutanı Egîd’e layık olacaktı. Zaten tek başına olmasına rağmen yalnız yaşamamıştı. Partisinin direniş ruhuyla yaşamıştı.

   O daracık yerde bombanın patlaması kimseyi sağ bırakmazdı. Bombanın basıncı ve parçaları içeriye girenlere hayat tanımayacaktı. Ona ihanet eden Süleyman ve üç askerin dışında başka kimsenin içeri gelmeyeceğine kanaat getirdikten sonra avucunun içini açtı.

      Metin Spîndarok, Türk ordusunu tek başına alt etmişti. Bir kahramandı, halkının koruyucusu ve öcünü alandı. Onun direnişi Botan’da PKK’nin direniş temelini daha da sağlamlaştırıyordu. Komutanları Egîd’in yaşamını yitirmesinden sonra gerillaların: ‘Ne yapacağız. Nasıl ayakta kalacağız’ sorularına cevap vermiş ve oluşan kaygıları berhava etmişti.

    Gerillalar dökülen her damla kana tıpkı ataları gibi mukaddes bağlarla bağlıydı. Metin Spîndarok, komutanları Egîd’in anısına nasıl bağlı kalınması gerektiğini tek başına yaralı halde bir tek el bombasıyla göstermişti.

                                                                                                   İSKAN AMED

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz