Kürtler, asimilasyon-soykırım orta sınıf ve ANADİL

0
643

21 Şubat Dünya Anadili Günü’ne kaynaklık eden Bengal halkının mücadelesi, dilbilimci C. Ouchinski’nin “Halkın dili kaybolunca, halkın kendisi de artık yoktur. Bu nedenle, örneğin, yabancı işgalcilerin bütün şiddet ve zulümlerine maruz kalan Batı Slavlar ancak, dillerine saldırı yapıldığını anlayınca, halklarının hayatının tehlikede olduğunu anladılar” sözleriyle anlatılabilir mi?

Çünkü 21 Şubat aynı zamanda Bangladeş’in anadili mücadelesi ile başlayan bir özgürleşme sürecidir. Böylece ülkeleri parçalanan Bengal halkı, Batı Slavlar gibi anadillerine saldırı yapıldığı anda uyanmaya başladılar. Sonuç olarak Bengaliler büyük bedeller ödediler ve bu yüzden 21 Şubat, Bangladeş’te “Dil Şehitleri Günü” olarak adlandırıldı. Dolayısıyla 21 Şubat’ı anlamak, biraz da Bangladeş’in tarihini bilmekle mümkün olacaktır.

Türk uluslaşma girişimlerinin, ‘Homojen bir ulusun’ asimilasyon ile yaratılması fikrine olan inanç bir zamanlar çok yüksekti. Bunun çok çarpıcı resmi kayıtları var. Fikir vermesi açısından bunların bazılarını hatırlatmak yararlı olacaktır.

Abidin Özmen’in (Umum Müfettişi) 1936 yılı raporu:

Türk camiası içinde kaynatmak istediğimiz kimseleri Kürtçe yerine Türkçe dili ile konuşur hale getirmek icap eder…Kürtçe konuşanlara karşı maddi ve manevi cezalar uygulanmalıdır…Bölgede bulunan Kürtlerin ya asimile edilip eritilmesi…Hatta bu iş, Kürtlük için çalışanların ortada Kürt bulamaz duruma düşmelerine kadar devam edilmeli…’

Dönemin Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras: ‘Kürtlerin durumuna gelince, kültürel düzeyleri o kadar düşük, zihniyetleri o kadar geridir ki, Türk ulusu yapısı içinde barınamazlar…Çoğu İran ve Irak’a göçebilir, kalanlar ise yaşam mücadelesinde zayıfların yok olması sürecine tabi olacaklardır.’

İçişleri Bakanlığı’nın 1930 tarihli ve gizli olan genelgesi bu yılları bütün çerçevesi ile ortaya koymaktadır:

‘Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve cemiyet adet ananelerinin milliyet ve ırk hislerini daima uyanık tutan ve cemaatları mazilerine bağlayan rabıtalar olduğu unutulmamalı, binaenaleyh lehçeyle beraber bu gibi aykırı adetleri de fena ve zararlı görmek ve bilhassa kötü göstermek ve hiçbir suretle tergip ve teşçi edilmeyerek (isteklendirilmeyerek ve cesaretlendirilmeyerek) adi ve iptidai (ilkel) mahiyetleri her vesile ile teşhir olunarak takbih ve tayip edilmeli (çirkin gösterilmeli ve ayıplanmalı)….., köylerin o lehçedeki isimlerini değiştirmek…yerlileri buna alıştırmak, evlerinde ve aralarında Türkçe konuşturmak ve öz yürekten kendilerine Türküm dedirtmek, hülasa dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türk’ün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir.’(Malmisanij, 2004).

Asimilasyon politikaları çok yönlü idi, devam edelim:

Doğu vilayetleri Van Gölü havzası, Muş Ovası, Malazgirt ve Bulanık civarında tren yolunun uğradığı yerlere Türk muhacirler yerleştirilmeli….

Bölgede Türklük aşılayacak azimli öğretmenler görevlendirilmelidir…yatılı mektepler kurmak icap eder (Türkçe konuşmayı yaygınlaştırmak için)…

Batı bölgelerinden buralara gelip, Kürt kızıyla evlenip yerleşenlere arazi verilmeli…

Memurlar kesinlikle Kürtçe konuşmamalı…

Veteriner ve ziraatçılar köylerde Türkçe propaganda yapmalı…

Kürtleri istismar eden (ağa, şeyh gibi) kişiler seçilip bölgeden çıkarılmalı…

Her yıl 3 bin kişi Batı bölgelerine alınarak 15-20 yıllık bir programla bu halk ortadan kaldırılmalıdır…

Halkevleri güçlendirilerek buralarda halka gazete, mecmua okutulmalı, köylerde Türkçe konser verilmeli…’ (Belma Akçura: 74-5-6’dan aktaran Tan, 2015: 261).

CHP’ye sunulan 1939 Raporu’nda kentleşmenin asimilasyondaki rolü formüle edilmiştir. Devletin gerek kurumsal gerekse kültürel olarak çok daha fazla belirleyici olduğu ve denetleyebildiği kentler, asimilasyonun merkezi mekanları olarak seçilmiştir: ‘Şark vilayetlerinde şehirler öteden beri büyük bir temsil (asimilasyon) makinesi rolünü oynamışlardır…Binaenaleyh ilk yapılacak işlerden biri, bu havalideki şehir ve kasabaların kuvvetlendirilmesidir. Bu da herşeyden evvel buralara gidecek olan yolların bir an evvel yapılması ile başlayacak ve bu yollar bu şehir ve kasabaların pazarlarını memleketin diğer iç pazarlarına açacaktır. Pazarı Türkleşen bir kasaba, temsil (asimilasyon) makinemize ilave edilmiş, kuvvetli bir çark demektir.’

Asimilasyon fikri 2.Dünya Savaşıyla sertleşen ortamda milliyetçi politikaları ilerletti. Bu durum Türkiye’de doğrudan Kürtlerin yaşamını etkiledi:

Biz açıkça milliyetçiyiz, milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir… Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz.’ (Başbakan İsmet İnönü’nün Şeyh Sait’in yakalanmasından kısa bir süre sonra Türk Ocağı’nda yaptığı konuşma).

Asimilasyonun ideolojik kurgusu gerçekten çok yönlü gerçekleşti. Müzikte ve diğer kültürel alanlarda halkçılık ideolojisinin oldukça romantik bir hissiyatı vardı. 20.yüzyıl başlarında vatan uğruna savaşmış, bedel ödemiş yoksul alt sınıfın ‘kahraman halk’ olarak kurgulanması, bunun önemli bir parçası idi. ‘Halkçılık politikası’, halkı keşfetmek ve ona gitmek ile başlıyordu. Müzik açısından bunun anlamı, natürel şarkıları yani sıradan insanı anlatan şarkıları ve onun basit duygularını ön plana çıkarmak anlamına geliyordu.

Bütün bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin erken döneminde kurucu kadrolara bir perspektif vermişti. Müzikal yapıların estetiği ile metinlerde folk malzemeleri kullanmak zaten evrensel bir yönelimdi. Diğer taraftan folk olarak ‘ulusun ruhunu’ kurgulamak, ulus devletler için neredeyse hazır bir programdı. Folk müziği doğal yapısı itibariyle politik bir güce sahip değildir. Ancak müziğin lirik anlamı, ideolojik bir sürümle politikleştiğinde, folk kültürü de sentetik bir ulusal geleneğe bağlanıyordu.

Müziğin bütün sanat alanları arasında merkezi bir pozisyona yerleşmesi, 19.yüzyıl itibariyle uluslaşma ile sağlanmıştı. Bu pozisyon aynı zamanda burjuva devletlerin gücünü de arkasına almıştı. Müziğin içeriği, formu, kurumları, sanatçıları ise büyük oranda ulus devlet düşüncesinin etkisiyle dönüşmekteydi. 20.yüzyıl itibariyle yaygınlaşmaya başlayan uluslaşma hareketleri, beraberinde homojen-modern ulus devletin ideolojik kurguları içinde şekillenen bir müzik politikasını öne çıkardı. Bu kurgu, toplumu yeniden şematize etme mantığını da içermekteydi.

  1. ve 20.yüzyıl reformcuların ideali, ‘ortak kültür’ konusuna yoğunlaşmıştı. Bu ortak kültür arayışları, sınıfsal ve etnik kimlikten kaynaklanan kültürel çelişkileri örtmek için ideolojik bir araca dönüşmüştü.

Homojen ulus yaratma politikası, farklılaşmamış, ‘saf-arı’ bir halk kesiminin icat edilmesini gerekli görüyordu. Bu durum, kültürel ve sanatsal çeşitliliği barındıran toplumları ciddi çatışmalara sürüklemiştir. Toplumsal çatışmaların bertaraf edilmesi açısından başta dil olmak üzere ortak bir geçmiş icadı gerekiyordu ki bunun için seremoni, antoloji, mitler, dil, kültürel yapılar üzerinde ciddi asimilasyon politikaları uygulanmıştır.

Yerel ve folk müziğinin ‘naif’ idi. Zaten burjuva milliyetçiliği için aranan şey tam da idi. ‘Masum’ folk müzik materyallerini birçok müzikal pratikte kullanmak, burjuvaziyi halka yakın tutmaktaydı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin erken yıllarından hatırladığımız ‘bölge gezileri’ ile yerel müzikal kaynaklar toplandı ve bu kaynaklar ulusal semboller oluşturmak için kullanıldı. Ama bu yetmedi. Ulus devlet yönetimi, sanatçıların artistik ve entelektüel çabalarını da uluslaşma amacına yönlendirmeye çalıştı. Yani sanatçıların kendileri de bu sürecin içinde yer aldı. Bu sanatçılardan bazıları ise ironik biçimde Kürt idi.

KCK

KCK, Türkiye’de başta Kürt dili olmak üzere Asuri-Süryanice, Lazca, Hemşince, Pomakça, Abazaca, Çerkezce ve hatta Türkmence gibi pek çok dilin asimilasyon politikaları nedeniyle yok olma tehlikesi altında olduğunu ifade etti.

Çocuk Hakları Sözleşmesinde de açıkça belirtildiği gibi bireyin anadilinde eğitim alması en temel insan haklarından biri olduğuna dikkat çeken KCK şöyle dedi:

‘’Bireylerin kendi anadillerinde eğitim almasının engellenmesi de en büyük insan hakkı ihlallerinden birisidir ve bir insanlık suçudur. Sömürge devletler Kürt halkına karşı her gün bu suçu tüm dünyanın gözü önünde işlemeye devam etmektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana Kürt ulusal varlığını, Kürdistan gerçekliğini ve Kürt dilini yok sayarak ağır baskı ve asimilasyon mekanizmalarıyla ve akıl almaz inkâr ve soykırım politikaları temelinde ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Ancak Kürtçe konuşmak, yazmak ve yaşamak için sürdürülen mücadele ağır bedellere rağmen aralıksız biçimde sürdü, sürüyor. Bu onurlu mücadelede Kürt halkı, Özgürlük Hareketi ve Önder Apo öncülüğünde görkemli ve tarihi bir mücadele örneğini vermektedir.

Günümüz

Halk ve ana dil ayrılmaz ikiliyi oluşturur, birini diğerinden ayrı düşünemezsin. Dili, ana dili olmayan bir halk, bir ulus tarif edilemez! Tersi de doğrudur! Her halkın kökleri tarihin derinliklerine dayanan adı gibi dili de vardır. Dolaysıyla ana dil, halkların oluşumuyla yaşıttır. Tam da bu nedenle insanların ulusları gibi ana dillerini de seçme özgürlüğü yoktur çünkü insanlar tıpkı ulusları gibi ana dillerini de önceden belirleyemezler. Özetle bireyin mensup olduğu halkı nasıl ki doğuştan gelen bir özellikle ise, ana dili de doğuştan belirlenir.

Bütün bunlardan dolayıdır ki Konfüçyüs haklı olarak; “bir milleti yok etmek istiyorsanız işe dilinden başlayın” demişti. Çünkü bir dilin şu ya da bu nedenle ölümü, o halkın (ulusun) tarihten silinmesiyle özdeş sonuçlara yol açar. Türk devletinin de işe tam da başta Kürt dilini yok etmekle başlayıp sürdürdüğünü görmekteyiz!

Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi – SAMER’in Kürt kentlerini eksen alan araştırmasına göre; gelir düzeyi yükseldikçe Kürtçe kullanımı azalıyor.

SAMER’in Diyarbakır, Şanlıurfa, Batman, Adıyaman, Dersim, Kars ve Iğdır gibi 16 il ve bu illere bağlı 49 ilçede beş bin 600 kişiyle yüz yüze görüşerek yaptığı araştırmada; katılımcıların yüzde 78,7’si etnik kimliğini ‘Kürt’ olarak tanımlarken, yüzde 13,9’u “Türk”, yüzde 4,6’sı ise “Arap” olduğunu söylüyor.

Yüzde 78,7’lik Kürt katılımcıların arasında evde Kürtçe konuşanların oranıysa yüzde 69,4. Anadili Kürtçe’yi sokakta kullananlar ise 59,4’te kalıyor. Resmi kurumlarda Kürtçe konuşarak hizmet alan yurttaşların oranıysa yüzde 11.

Rapor aynı zamanda Kürtçe anadil kullanımı ile gelir ve eğitim düzeyi arasında da bir karşılaştırma yapıyor. Buna göre okur-yazar olmayanların yüzde 76’sı hane içerisinde Kürtçe konuşuyor. Üniversite ya da yüksekokul mezunlarınınsa yalnızca yüzde 61’i evde ailesiyle Kürtçe iletişim kuruyor.

Raporun ortaya çıkardığı sonuca göre Kürt yurttaşlar, eğitim ve gelir düzeyi arttıkça, anadilleri Kürtçe’yi kullanmaktan da vazgeçiyor.

DW Türkçe’ye ana dili kullanımını yorumlayan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Bülent Küçük, bunu Kürtlerin orta sınıflaştırılmasına bağlıyor ve asimilasyonun bu yolla yürütüldüğünü savunuyor.

Küçük şu yorumu yapıyor:

“Orta sınıflaşma çoğunluk toplumuna benzeme, benzeşme, asimile olma, kendini unutma olarak görülebilir. Kaldı ki orta sınıflaşma sadece Kürt meselesinde değil, genelde ulusal bedeni kurmanın temel bir stratejisi olarak ortaya çıkan bir şey. Kürt nüfusunu orta sınıflaştırarak Türkiye’nin geneline entegre etme ve asimile etme stratejisi, AKP’nin bir dönem Cemaat ile birlikte yapmak istediği şeydi.”

Küçük, utanç duygusunun orta ve üst sınıflarda daha güçlü olduğuna da dikkati çekiyor ve sözlerine şöyle açıklık getiriyor:

“Kendinden utanma, kendinin alt sınıfta olduğunu düşünme. Ulusal üst kimlik olarak Türklük etrafında toplanma, ona benzeme ve asimile olma eğilimi orta sınıfta çok daha yaygındır.”

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here