Kürt’ün kötü kaderi – Ahmet KAHRAMAN

0
726

Kürtler, ayaklarına geçirdikleri ayakkabı, giydikleri gömlek, ağızlarına götürdükleri her lokmaya karşılık, satıcıdan başka ayrıca, Türk devletine ödeme yapıyorlar. Evlerinde tükettikleri gaz, bez, tuz, ekmek, her türlü yiyecek, içecek ile giysiye karşılık olarak da Türk devletine para veriyorlardı. Buna, dolaylı vergi deniyordu.

Bir de her türlü kazançtan doğrudan kesilen vergiler vardı.

Bütün bunlar, dünyada örneği görüldüğü üzere, normaldir diyeceksiniz.

Bu doğru. Her yerde vergi vardır. Ama devlet olan ülkelerde, ödenen vergiler, daha sonra herhangi bir şekilde yardım veya hizmet olarak geri dönüyor. Hatta, Türk devletinde bile bu işleyiş var. Türkler, bu hizmetten faydalanıyorlar.

Ancak, Kürt’ün cebinden çıkanın, haydutlar sistemi, mafya düzeninde olduğu üzere, bir karşılığı yoktur. Kürtler vergi ödemiyorlar. Haraç veriyorlar. Haracın ise geri dönüşü yoktur. Kürtler, hiç bir zaman verdiklerinin karşılığını almadı; alamıyorlar.

Bu kertede bir parantez açmak gerekiyorsa eğer, Avrupa’ya dikkat edin. Köyler, kasaba ve şehirlerde evler, tek tipe benzerlikle, neredeyse tek düzedir.

Çünkü, bu yapıların tümüne yakını, denetim altında krediyle yapılanmaktadır. Mahallelere göre, yapıların birer standardları, belli normlar, kıstasları vardır. Projeler, bu normlara uygunlukla yaratılıyor ve inşa sürecinde de denetleniyor.

Kürtlere gelince: Yukarda belirttiğimiz üzere vergi değil, mafya ödemesi benzeri haraç veriyorlar. Haracın da geri dönüşü yoktur.

Bu haraç sistemi, yeni değildir. Temeli TC’nin kuruluşuna uzanıyor.

TC, daha yer yüzüne çıkarken Kürtlere düşmandı. Devletin ilanından önce, soykırım seferleri düzenleniyordu.

O günden beri, Kürtlerin yaşaması değil, yaşamaması için çabalıyor, Türk devleti. Kürt, açlıktan ölmüş, sefalete esir düşmüş, önemli değildir.

Zaten, ünlü Kızılderili katili General George Amstrong Custer’in Kızılderililer için söylediği söz ile, “en iyi Kürt, ölü Kürt“tür.

Onun için, 1920’den beri, tam yüz yıldır, belli aralıklarla, “terörizmle savaş“ adı altında, Kürtler üzerine soykırım seferine çıkıyor, evlerinden başlayarak, ana yurtlarını başlarına yıkıyor, kurşun artıklarına, kalanlara da General Custer’in bir zamanlarki sözüyle, “nereye giderseniz gidin“ diyerek meçhul istikametleri gösteriyorlar.

Kürtlere bakış bu…

Ama, yine de “deprem vergisi“ diye diye, onlardan haraç toplamayı biliyorlar. Toplanan paralarla, IŞİD gibi törensellikle Kürt gençlerinin başını kesen Recebiye ordularına mı harcanıyor, vakıf işleriyle uğraşan aile fertleri, tecavüzcü tarikatçılar arasında mı bölüşüyor, bilmiyoruz.

IŞİD ve El Kaideli katillere de pare var, fakat, yer kürenin kırılma çizgilerinden biri üzerinde oturan Kürtlere, hiç bir harcamanın gitmediği, inkar edilemez doğrudur.

Örneklersek, iki gün önce İran’da bir deprem meydana geldi. Sarsıntının merkezi, sınırın hemen ötesindeki “Hoy“ şehriydi. Ama dolya boyları, Van’ın Başkale ve Saray ilçesinin köylerine de erişti. İlk belirlemelere göre birçok köyle toplam 254 ev ve 297 ahır ile gom yıkıldı. Yine ilk belirlemelere göre 9 kişi yıkıntılar altında can verdi.

Yıkılan ev, gom ve ahırların tümü, depreme yığma taş ve kerpiçtendi. Sarsık zeminde iğreti ve dayanıksızdı. Sarsıntı yeyince de yıkılıvermişlerdi.

Can kaybının olduğu yerlerden biri de, Başkalenin Özpınar köyü idi. Özpınar, öz adı değildi, köyün. Yüzlerce yıllık ismi, ırkçı histeriyle yasaklamış, yerine Türkçe olsun diye Özpınar monte edilmişti. Yani köy adı değişince, Kürtler “hafıldan“ Türk olmuş oluyorlardı.

Köylülerden Özcan Fırat, “amcamın oğlu Reis Fırat ve dört çocuğuyla yıkıntı altında can verdi“ diyor ve devam ediyordu:

“Biz cenazeleri, ellerimizle kazarak toprağın altından çıkardık.“

Oysa, TC’den Recebiyeye tevlit eden, şimdilerde Türk İslam devleti olarak işlev gören devlet, “güç bende“ naralarıyla, güçsüz düşmüş topraklara seğirtiyor. Kendince, Osmanlı fırsatçılığını oynuyor, evrenin hırsız ve katilleriyle talana, dolana çıkıyor.

Onlar, “Allahu ekber“ naralarıyla talana dura dursun, Kürt köylüler, ölü canlarını çıkarmak için, çıplak elleri ve bulabildikleri kazma küreklerle yıkıntılara saldırıyorlardı.

Oysa, terör esirmek, can almak, Kürt köyleri, şehirlerini kuşatıp bombaya tutmak, IŞİD’çilerle kardeş kardeş Kürt gençlerinin kafalarını kesip öteye fırlatmak, sonra basıp zafer fotoğrafı çektirmek söz konusu olduğunda Türk askerleri “destanlar“ yazıyorlardı.

Liceli ihtiyar Emirhan Yıldırım’a işkence yapmak için, köyüne 7 helikopter dolusu asker ile baskın yapıyorlardı.

Bütün bunları yaparken pek Müslümandılar. IŞİD’çilerle Allahu ekber diye diye can alıyor, ta gidip Libya’ya talana çıkıyor, Recep de kavun, karpuzdan bahseder gibi “bir kaç tane şehidimiz var“ diyordu. Sonra, işgal yollarında can verenleri gizlice gömüyorlardı.

İşgale, can alıp, talan yapmaya vardı, onlar. Ama Kürtler enkaz altındayken kimseler yoktu.

Sosyal medyada yazılanlara göre, kar altında yalnızdı insanlar. Çocuklar aç ve üşüyordu. İslamo Faşist katillere maaş, yiyecek, barınak vardı, ama deprem vurgunu yemiş Kürt’e, kötü kader gibisinden hiç bir şey…

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here