Mazlum bir yaşam seçeneği

0
133

Kimi zamanlar var ki yaşandığı anlar da insan tam anlamını çözemez. Aradan uzunca yıllar sonra yaşananların geride kalan bilinmeyen yönleri belirginleşince yavaş yavaş tanımlanmaya başlanır. Bu kez o anları yaşayan sen bunu başkalarına anlatmakta zorlanırsın. Anlatabilirsin de. Ama ayrı bir zamanda yaşandığından geçen zamandaki atmosferi yaşatıp aynı tadında vermek istesen de onu almak istemindekilerde ki yansıması doğaldır ki yaşandığı gibi olamaz.

Yine de kıssadan hisse misali bir şeyler bırakacaktır.

-En zayıf anlar: geri çekilme..     

İnsanlık tarihinde geri çekilme durumları çoklukla ciddi ve ağır sorunların yaşanmasına neden olmuştur. Özgürlük hareketinin seksenli yıllarda yaptığı geri çekilme oldukça pahalıya patlamıştı. Çünkü inanç ve düşünce kaymalarının kendisini kolayca öne çıkarabileceği bir zemin olmaktaydı. Adeta insanın bir biçimiyle yeniden sınanmasıydı. Birde bu geri çekilme sürecinde ağır baskı koşulları, dış dayatmalar gündeme gelmişse insanın kararlılığı yeniden tartışmaya girebilmekteydi. Bir anlamıyla fark ettirmeden bu işten sıyrılmanın ortamı doğmuş sayılmaktaydı. Bunun içinse gerekli düşünceleri teorize etmenin koşulları da vardır elbette. Yani ricatlar, mürteciliğe fırsat olabiliyordu.

Geri çekilme, insanın kendisini, dostlarını, yol arkadaşlarını bir kez daha yeniden gözden geçirtir. Çoklukla umulan bulunmaz. Ya da bir başka deyişle bir yol ayırımına girmenin adı olmaktadır. Çürüklerle sağlamların bir kez daha ayıklanması doğallığıyla kendisini yüzeye vurmuştur. Çünkü hesabında olmayan bir durumla karşılaşmışsın. Ve nasıl bir gidişatın içine girileceği ise bir zaman sorunudur. Bir başka zamanı bekleme kararlılığı ve sabrı herkeste aynı paralelde olamazdı.

En önemlisi de geriye çekilenleri toparlayıp yeniden düzenlemekti. Geri çekilen bir güç ise onu yeniden ayağa kaldırmak kolay değildi. Geri çekilmenin zorlukları ayağa kaldırmanın yanında hafif kalırdı. Geri de kalanlar. Yorgunluklar, başka arayışların boşluğuna düşenler, gizli pişmanlıklar duyanlar, fırsattır deyip pay kapmak hevesine kapılanlar mantar gibi bitiverirler bu zamanlarda. Ayakta durmaya çalışanlara da aptal gözüyle bakmaların akıllığı güncelleşen söylem olur.

Dışarıda kalanlar böylesi süreci yaşayacaklardı. Öyle de olmuştu.

Ama içeriye düşenlerde ise daha ağırından sorunların baş göstereceği de açıktı.

   “Tutuklu Kürdistan devrimcileri çoğu siyasi mücadele de tecrübesizdi. Hemen hepsi hapishanede yeni olduklarından iç örgütlenmeleri ve aralarındaki ilişkiler yetersiz ve bozuktu. Çoğu birbirlerini bile tanımıyorlardı. Önderlik kurumu zedelenmiş, bir otorite boşluğu ve sempatizanlar arasında harekete karşı güvensizlik doğmuştu.

    Hareketi temsil etmek iddiasıyla ortaya çıkan unsurların ya kendileri hareketin otoritesini duyuracak güçten yoksun, ya da bir iki başıbozuk kişi üstüne kimseyi tanımak istemediğinden arkadaşlar dağınıktı.

    Çeşitli nedenlerle pek çok arkadaş arasında meydana gelen çelişki günden güne derinleşmiş, etrafına üç beş kişi toplayan bağımsız bir beylik oluşturmuştu.

   Tabii ki içimizde ürkekliği, korkaklığı, ihaneti, teslimiyeti sırf MİT’in, dışımıza atılmış kişilerin ve diğer siyasetlerin çabalarına bağlamak yanlıştır. Çünkü asıl sebep dışarıdaki durum, içerde yoğunlaşan baskı, baş gösteren ceza alma korkusu, eğitimsizlik de bu kişilerin içinden çıktıkları yapı, hareketle girdikleri ilişkinin nedenleri vb.dir.

    Çeşitli nedenlere saflarımıza katılmış, bizden yana olmayı çıkarına uygun bulmuş çıkarcı, bencil, kaypak, korkak, inançsız vb. kişiler içeride olduğu gibi dışarıda da herhalde bizden uzaklaşmakta, hatta düşmanın birer piyonu haline gelmektedirler.

   Bölgecilik, dedikodu, iftira ise başlıca silahları durumundadır. Bunda kendi yapıları kadar dışarıdaki kötü durumda etken olmaktadır. Gelen ziyaretçilere adeta zehir kusmakta; içerdeki ihanetçi-teslimiyetçi  durumu körüklemektedirler. ” *

Bu durumu belgeleyen Mazlum Doğan sorunların üstesinden gelmeyi şöyle belirtir:                                  

” Arkadaşların kendi aralarındaki suni çelişkiler çözüldü, güvensizlik ortamı dağıldı.”

“Ancak bizde boş durmayarak bütün gücümüzü sarf ederek bölgeciliği, teslimiyeti ve ihaneti etkisiz kılmak, direnmeyi egemen kılmak istiyoruz. Politikamız direnmektir.

“Biz elimizden geleni ardımıza koymadık ve asla koymayacağız…Bundan sonrada Partinin çıkarlarını ve prestijini yüksekte tutmak için ne lazımsa yapacağız. Bundan kuşkunuz olmasın.

 Fakat bu notumuzun son olacağından, artık sizinle ve cezaevindeki diğer arkadaşlarla ilişki kuramamaktan korkuyoruz.”**demişti henüz 12 eylül baskıları delice gelişmezden.

***

 -Keskin zaman; şiddet ve baskı..

Bir yaşam dilimi düşünün, tam bir cehennem kuyusu. Ölmek bile istersin ama o bile sana çok görülmekte. Sevdiklerin yakınında ama onlarda kendi can telaşında. Herkes sırat köprüsünden geçmede. Karşıya geçmek neredeyse mümkünsüz. İlla cehennemde tutulacaksın. Kendin olarak geçmenin yolları kapalı. Yedi sürgülü kapının kuytuluklarındasın. Yaşamın varlığı ve anlamına biçtiğin tüm değerler gözlerinin önünde ayaklar altına alınmakta. Hatta bunu yapanların içinde uzun değil daha birkaç gün önce seninle beraber yiyip içen yakınların var. Söz dinlemek unutulmuş. Herkes kendi derdine düşmüş. Ne olacağım kaygıları kendisini tüm davranışlarda suratına vuruyor. Umutlar yaşamak için elde kalan tek kaynak. Ne var ki yanındakilerin birçoğu oturmuş umudunu yiyip bitirmekte. Her şey boş. Olmaz artık. En revaç düşünce. Zaten olup olamayacağı pek de kesin verilerle gözükmeyen bir yaşamın içine girmişsin. Kaçışla tanımlanabilecek her türlü düşünce, davranış hatta hayal bile kendisini en yaratıcılığıyla özenilir kılmada. Her türlü kaçışa olanak var. Biri hariç; firar etmek. Farklı bir mekâna geçiş. Yani anlatılmak istenene göre dört duvar diye tabir edilen bir cezaevindesin.

Ağır baskı koşullarına maruz bırakılan insanların dünyasında dayanılmaz hesaplaşmalar gelişir. Ağır baskı ya da dayatmalara karşı koymak her insanın doğal refleksi ve istemi olur başlangıçta. Ancak yapılan baskı çok sert ve ani ise bir anlamıyla şok yaşatır insana. Önceden hazırlığın varsa bu şok halini kısa yaşayıp atlatabilirsin. Yok hazırlıksız yakalanmışsan durumun çok acılı ve trajik gelişmelere gebedir.

12 Eylül 1980 bir darbeydi.

İnsanların inanç ve düşüncelerine inilen darbe.

Ağır baskıyı şiddet yöntemiyle uygulayan.

Bir tanrı gazabı gibi. Ya kendin olmaktan vazgeçip hizaya geleceksin ya da yan yana bilirsen cehennemde.

İçeri düşmüşsün bir kere. Çıkabilmenin ne yolu ne koşulu yok. Kendinle başbaşasın. Boyun eğmenin her türlü davranışı ve fırsat bulursa sözcüğü önüne getiriliyor. Elinin tersi ile itebilirsin. Karşında aman tanımaz bir şiddet. Sadece şiddet olsa. Yüreğine inen dayatmalarla karşı karşıyasın.

Kurtuluş adına düşünceler hemen kafalarda peydahlanıyor.

Yenildik. Kabul etmeliyiz.

Yani karşı çıkmanın yararı yok. Yalnız kalacağız. Hata yaptığımızı kabul etmeliyiz. Bir işe kalkıştık ama başaramadık. Neden bu gerçeğimizi kabul etmiyoruz demeler biraz fısıltılı, ikili, ürkekçe kendini konuşturmaya başlamış.

Baskılar başlamış bir kere sonuç almadan bırakmazlar. Direnmek karşı tarafı tahrik etmektir. Marijinal kalır direnmek isteyenler. Etraf kuşatılmış. Durumdan yararlanmak gerekir. Sağ çıkmanın bir yolunu bulmak daha akıllıcadır. İleride tekrar mücadelemize devam ederiz. Gücümüzü yıpratmanın akıl karı bir yanı yok. Akıllı bir yöneticilik bu durumu atlatmanın çarelerine baş vurur. Kitleyi teslimiyete sürükler direniş. Kitlemizi korumak için köprüden geçinceye kadar sessiz kalmalıyız. Birileri başarısızlıklarını kabul etmemek için boş yere insanları direnişe sürüyorlar. Goşist ve solcu bir yaklaşımdır. Direniş  akılsızlık ve intihardır. . Diyen başkaları..

Bir kere boyun eğildi mi arkasının geleceği de malumdu. Ama inanılmak istenmiyordu. Bir biçimiyle cehennemden kurallara uyarak, biraz af filan dileyerek çıkmak bir uyanıklık olarak algılanmasını sevdiriyordu. Kolayca bir yol sayılırdı. Boyun eğ belki darbenin gazabı insafa gelip sana rahatlık yüzü gösterebilirdi. Tabi karşısındakini akıllıdan saymama anlamına geldiği sanki bilinmeyecekmiş gibi..

Sonra yanındakiler yavaş yavaş kendi hesaplarına dalar. Dıştaki baskı içte kendini kemirmeye, yarın ne olacağım kaygısına götürür. Apansızın suskunlaşmış, gözünde umudun feri sönmüş, bir an önce çekip gitmenin sabırsızlığında olanları görürsün. Ya da mahkeme salonunda yerinden fırlayarak mahkeme hakimine ‘komutanım ben de bazı açıklamalar yapmak istiyorum’ diye beyaz bayrak misali elini kaldırmıştır. Sonra bir mahkeme dönüşünde seni öne katar kendisi arkada bir anda kayboluvermiş. Ailesiyle görüşmeye gidiş var dönüş yok. Avukatla görüşmeye gitti ne olduğu bilinmiyor. Giden gidene. Bir itirafçılık furyası başlamış. Kimseye gitme diyecek otoriten yok. Yapma bunu deme gücün yok. Diren diyemezsin.  Çünkü sen ne güne duruyorsun diye terslenebilirsin.

En iyileri ve samimileri ise gözü gitmede değil ama direnişte de değil. Gönlü direnmekten yana ama zor. Bir kere direnmiştir. Bir adım geri atmıştır. Yani biraz geri çekilmiştir direniş hattından. Ama bir türlü tekrardan direnme cesareti kalmamıştır. Ölür de ihanet etmez. Ama ölürde direnişe kalkacak durumda değildir. Anlaşılmaz bir paradoks.

Yanındakinden kuşkulanmamak elde değil. Hiç belli olmaz ne zaman ve nasıl gideceği. Ondandır ki bir şeyler yapmak istemin varsa çekimser kalırsın paylaşmakta. Belki bir ikisini bulursun ama çoğunluğu asla. Güveneceklerinin sayısı azalmakta. ‘Artık eskisi gibi olmaz’ demeler gittikçe artmakta. Her gün gözünün önünde amacına dair söylemler hakaretlere uğratılmakta. Sevdiklerine yapılmadık bırakılmıyor hem de yanı başında. Ancak durup bakabilirsin. Ne üzüntü nede öfke halleri takınamazsın. Tam bir ilgisizlik, umarsızlıkla yerinde duracaksın. Gözlerinin ucu ile bile yapılan hakarete bakamazsın. Takınacağın üzüntü ya da öfke halleri neye yarayacak ki. Bilsen onun acısını paylaşmakla o anı kurtaracaksın yaparsın. İşe yarayamayacağı gibi sende yanında aynı uygulamaya tabi tutulacaksın. Belki ona moral etkisi yapacaktır. Ama sana yapılacaklar karşısında onun yapacağı bir şey olamadığından o moral etki apayrı bir üzüntüye yol açacaktır. Tüm bunları bildiğinden yapmak bir dürtü gibi seni iteklese de sakince duruyorsundur. Bir sistem kurulmuş gidiyor. Yarın ne olacağı hakkında en işe yaramaz bir olasılığın bile yeri yok. Görecelik kuramı işlevsiz sanki. Senin bile başına neler gelecek kestiremezsin. Üstelik böyle şeyleri düşünmenin de anlamı kalmamış. Anlamsızlıklar bir sistem yumağı gibi seni sarıp sarmalamış. İçindesin. Yuvarlanıyorsun. Nereye gideceği belli olmayan bir yoldasın sanki. İradene dair en ufak bir söz hakkı yok. zaten hiçbir hak yok. Ölmek bile. Sadece bir hak var: itiraf etmek.. Tutunacağın nesnel tek bir dayanağın bırakılmıyor. Zaten ikili bir kişilik almışsın sanki. Mahkemede devrimcisin. Cezaevinde kuralları harfiyle uygulayan bir mahkûm. Üstelik amacını bin kez boşlayan marşları da okumaktasın. Al sana anlaşılmaz bir paradoks daha.

 -Yaşamak seçenek ister..

Hangi zaman ve mekânda olunursa olunsun yaşam kendisince bir akıştadır. Yaşamın deviniminde bir yaşam tercihiyle karşı karşıyasın. Doğru bu ya da bulma. Doğru bulunsun ya da bulunmasın bir seçenek olmalı. Kendiliğindenci de olsa bir seçenektir. Nasıl yaşaman gerektiği bir bölümüyle insanın elindedir. Biçimini tutturamazsan bile yaşam tercihin bir tarzı içermektedir. Kısıtlansan bile yaşam arzun, yaşam ütopyan seninledir. Fırsatını imkanını bulur ya da bulmazsın ayrı ama seninledir ve sanadır. Kimse ipotek koyamaz. İradenin bir başka içeriği de yaşam ütopyan ve arzularındır.

Yaşamak her canlının doğasal evrimidir. Ancak bir biçimiyle yaşama son verilebilir. Ne var ki yaşam tutkuları öldürülemez. Ele geçirilemez. İradi olarak vazgeçilmedikçe sürer.

Yaşamdan kolayca vazgeçilmez elbette. Hele yaşama dair güzel ve sonsuzca hayallerini güçlendiren amaçları edinmişsen ne pahasına olsa tutkulusundur.

Bedelsiz yaşam olamıyor. Paylaşımsız da olmaz. Tanrı bile kulsuz meleksiz değildir. Yaratımları ile vardır. Yarattıkça verdikçe alabiliyorsun. En despotik hayatlar bile sadakatlere karşılık tabiyetinde sayıyor. Tabiyet veriyor sadakatlere.

Yaşamlar arayışları da barındırır.

Yine yaşamlar boşlukları da besler.

Yaşamlar kendilerince olmayı da başarabilir.

Bir biçimiyle yaşama nasıllığıyla yaklaşmak kadar onu anlam düzleminde tanımlamak da canlılık kazandırır. Nasıl yaşamalı sorusuna çok açıdan yanıtlar verilebilir elbette. Ama önemlisi yaşanamaz kılınan yerde nasıl yaşamak gerektiğini analiz etmedir.

Baskı koşullarında savrulmalar bir yaşam seçeneği olabilir. Boşluklar yaşanır ki bunlar arayışlılık değildir. Boşluk hali arayışsızlığın başladığı andır. Arayış bir anlamıyla yaşama dair kararların daha verimli ve gerçekleşebilirliğini saptama zamanıdır. Geri çekilmelerin karakteristiğinde boşluk hali ile savrulma daha baskındır.

Yaşam seçeneğinin tek bir yola sürüklendiği cezaevi koşullarında yaşama dair kararları almanın koşullarını beklemek anlamsızdı. Çünkü öyle bir yerde ve zamanda bulunuyorsun ki adına her türlü kararı verecek cehennem sahibinin elindesin. Bir başka deyişle elin kolun bağlıdır. Zaman her gün daha da daraltılıyor. Yakınındakiler birer birer mevzilerinden sökülüyorlar. Düşen düşene. Kaçan kaçana. Umutsuzluk, imkânsızlık yayan yayana. Herkesin gözü bir diğerinin bir şeyler yapmasında. Birinci olmak gibi bir yarış yok artık. Önde olmanın bedeli yaşam seçeneğinin karakterine bağlı. Önde olmaya aday olanlar her gün yeni hakaretlere uğratılıyor. Kişilikler demoralize ve prestij kaybına maruz bırakılıyor. Gün geçtikçe bir şeyler yapmanın gerekliği düşüncesi birçok kafayı meşgul ediyor. Ama sanki düşünce safhasından çıkıp gerçekleşmeyi bir türlü başaramıyor. Yanlış bir zaman, yanlış bir yaşam seçeneğinde olunduğu bilinmesine rağmen ömür acıyla katlanıyor olanlara. Hem durumdan rahatsızlık duyulduğunu görüyorsun hatta hissediyorsun hem de öylesine hala duruveriyorsun.

Yaşam hızlıca. Seni bitirmekte olan yaşam hızlı akıp elindekileri sel gibi alıp götürmekte. Başkasından beklemenin anlamsızlığı var. Yaşamak güzeldi. İnsanların yaşama istemleri doğasaldı. Yaşamına son vermek herkesin en son tercihiydi. Yaşama son vermek için dayanılmaz koşulların, nedenlerin olması yeter miydi? Sonu ölümde olsa bu biçimiyle yaşam sürdürülebilirdi. Nasılsa bir gün bu baskılar son bulabilecekti. Ya da bir gün ağır işkencenin bir anında yaşamın sona erebilecekti. Olabilir di ya da olmayabilirdi. Yani bir biçimiyle böyle de yaşamı idame ettirmek olasıydı. Her ne kadar çekilecek gibi olmasa da bu mümkündü. Zaten sürdürülen baskılara da alışılmıştı. Artık baskıların caydırıcılığı kalmamıştı. Öyle olsaydı mahkemelerde ölümü göze alarak hareket savunulmazdı. Bu bile buna kanıttı. Bir gün baskısız geçilse oh be bugün olmadı denmiyordu. Neden yapılmadı diye soruşlar gündemleşiyordu.

Senden kopan parçalar gözü arkada gidiyordu çoklukla. İhanet diye adlandıran yaklaşım ise; bakın bu iş bitti. Neden anlamıyorlar. Boşuna bekliyorlar. Yok eğer davalarına inançları varsa neden direnmiyorlar. Çünkü kaybettiklerini yalnız kaldıklarını kabullenemiyorlar. Bizde isterdik ama olmadı. Bitti bu iş. Daha neyi bekliyorlar. Dışarıdan birilerinin gelip kendilerini kurtarmasını mı bekliyorlar. Dışarıda zaten hareket artık bitti. Bir daha toparlanamaz. Üstelik orada da sorunlar var. Kimse bir daha ülkeye dönmek istemiyor. Herkes başının çaresine bakma peşinde. Örgüt mü kalmış. Ne içeride nede dışarıda. Göreceksiniz onlar yalnız kalacak. Onlarda ya direnecek ve çürüyecekler burada ya da en sonunda buraya gelecekler diye alaylıca düşünceler geliştiriyordu. Neresinden bakılırsa olumsuzluk akıyordu.

Şahin-yıldırım sırtını devlete dayamış habire tek tek insan ayartmakla uğraşmakta. Semir dışarıda bunu yapmakta. Zaten bir biçimiyle ilişkileri de sağlanmış. Bize ihanetçi diyorlar ama kendilerinin yaptıklarını görmüyorlar. Bir başkası ideolojik olarak ayrıldığını bunun için itiraf ettiğini savunuyordu. Yani gidişler ideolojik ayrılıkla izah edilmeye başlanıyordu. Onlara sağlanan olanakları ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. Bu hareket için bu biçimiyle çürüten bir yaşamda yaşamanın anlamsızlığı ve ahmaklığı kavratılmaya çalışılıyordu. Bir diğeri cezaevi hoparlöründen ‘zehir olmuş bir hayattan, kahrolmuş bir yürek sesleniyor’ diyerek ihanetin gerekçelerini edebi bir dille açıklıyordu.

Artık bir şeyler yapmanın zamanı geçmekteydi. Ama nasıl olmalıydı da önemliydi. En önemlisi de kim yapacaktı. O cesareti kim gösterecekti ilkin. Bir başlasa arkası gelirdi. Dahası geleceği de kesin olmayabilirdi.

Batağa gittikçe saplanılıyordu. Artık kurtulmak mümkünsüz olabileceği gibi kurtaracak olanlarında yapacakları bir şeylerinin kalmayacağı söz konusuydu. Üstelik neyi kurtaracaklardı ki.

Yaşamak öylesine de imkân dahilindeydi.

İhanet etmedikten sonra kim ne diyecekti ki.

Belki de ileride koşullar elverebilecekti.

İhanetin dışında seyreden düşünceler olmasına rağmen en tehlikeli düşünceler olduğu da bir gerçekti. Zaten baskıyı kuranların en sonunda olmasına razı oldukları bir seçenekti de. Yani pusuya düşürülen bir güce ağır darbe vurduktan sonra açılan bir yol misaliydi. Ölümüne bir çatışma olmasını asla istememişlerdi. Bunun içinde son derece dikkatliydiler. Ölmelerini istemiyorlardı. Bitirmek istiyorlardı ruhen. Öldürebilirlerdi isteselerdi. Hem de çoktan.

Ne yapılabilir di?

Bir direniş başlatılsa yayılabilir miydi? Ölüm orucu da olabilirdi. Ama yansıyabilir miydi? Mahkemede açıklama olabilir miydi? Birçok hesaplar yapılabilirdi. Ama önemlisi bu hesapları yapacak ya da yapacaklara ihtiyaç vardı. Hesap sonraki bir işti. Yok muydu Apocular. Kalmamış mıydı? Yoksa sadece iddianamelerde mi kalacaktı. Ya da dışarıdakiler mi bunu sürdüreceklerdi sadece.

Peki bir şeyler yapmak gibi bir soru gereklimiydi diye sorulabilirdi de. Belki de gerekli değildi. Bu iş orada bitirilmeliydi. Nasılsa bu düşünceye yaşam hakkı tanınmayacaktı. Düşmanı bol olan bir çizgiydi. Herkesi karşısına almıştı. Ondan dolayıdır ki bu hareket içinde olmak sert ve haince bir düşmanlığın ayrıcalıklığına sahip olmak demekti. Bir yaşam seçeneğiydi. Tamamıyla bir insanın kendi iradesiyle katılımının olduğu bir hareket. Zorlama yoktu. Ama bir kez içine girdin mi dünyayı karşına almayı göze alacaktın. Tabi birde buna gönüllü yaşamını katanları.

Yaşam seçenekleri belliydi.

Var olan gidişatın içinde sürüklenmek.

Kestirmeden bir yola girerek düşüncesinden vazgeçmek.

Var olan gidişatı reddederek bir çıkış yapmak.

Var olan gidişat hareketin cezaevinde giderek erimesi ile sonuçlanacaktı.

Kestirme yol ise her baş derde girdiğinde pes deyip amacından vazgeçip ona ihanet etmekti.

Gidişatı reddetmek ise bir istem olmakla kaldığı sürece fazla bir anlam taşımayacağı gibi ne olacağı belli olmayan bir belirsizliğe kendini koyuvermekti. Reddetmek insanın kendi inanç ve düşüncelerine göre yaşamasını bilmekti. Ancak ağır baskılar sadece seninle değil seninle aynı düşünceyi paylaşanları da bağlıyordu. Özcesi bir şeyler yapılmasını istemek veya söylemek yetmiyordu. Başkalarından istemek ve beklemekte öyleydi. Doğru da olamazdı. Sen gittikçe eriyorsun. Arkadaşların eriyor. Özgürlük amacın ve tutkuların parça parça tüketiliyor. İşin daha baharında sarartılmaya başlatılmışsın. Sonrası kurumaktı.

Tam bir kara kış konmuş hayallerine. Başka bir mevsimin geleceğine dair umutların bile neredeyse bitmede. Sanki tek mevsim tek renk olacakmış. Ölü toprağı serpilmek üzere.

Gerçekte seninle aynı düşünceyi ve duyguları paylaşanların olduğunu biliyorsun.

Bir adım öne çıkmanın söylemek değil, yapılması gerekenin yapılmasına karar vermekti.

Gerekir ya da gereklidir sözcüklerinin dillendirilmesi zamanı değildi.

Gerekir ya da gereklidir denilenin yapılmasıydı kendisi olmaya dair tutkuda.

Kendin tutkun ve amacınla varolmak istiyorsan yapacaksın. Önce sen yapacaksın. Yapıldığını öğreteceksin. Sonra davet edebilirsin.

Sözler yapılmak için söylenmeliydi.

Yapacaksan söylemelisin.

Gerekiyorsa yap.

Gerekiyor deyip durma.

Kimseden bekleme.

Cesaret vermek yapmaktır.

Umut olmak yapmaktır.

Kendisi olmak yapmaktır.

Kimseden istenmez. Kimseden beklenmez.

Böylesi bir yaşamı benimsemiyorsan ve başkalarının da yaşamasına taraf değilsen, yaşa kendi amacına göre. Yaşarsan yaşatabilirsin. Yaşanma örneği ve çekim merkezi olursun.

Yani kimi zamanlar var ki herkes bir diğerinden bir şeyler bekler. İşte o zamanlar bireyin tam da kendisi olması zamanıydı.

Karar kendince yaşamak zamanıydı.

İhanet de öyleydi. Teslimiyette

Bunun dışında yaşam hakkının tanınmadığı yerdesin.

Ya kendini var etme tutkuların ya da başka dayatmaların tutkularına boyun eğiş.

Yaşam yol ayırımları her zaman sunar insana. İşte öyle bir yol ayırımındasın. Dünya bir yana sen bir yana deyip bildiğinde devam mı edeceksin yoksa boş mu vereceksin. Her şey senin elinde. Zorlama olmaz. Zorla yaşamlar elde edilemez. Hiçbir güç özgürlük tutkularını ele geçiremezdi.

Sabredilmesi ve katlanılması gereken hareketi mahkemelerde savunmak, insanlığa neden bu davada yer aldığını açıklamak hedefi az çok gerçekleşmişti.

Bundan sonrasına devam demek benden bu kadar deyip vazgeçmenin yoluna bir biçimiyle gidiş anlamına gelecekti. Bu da vardı düşüncelerde.

Yani sonuçlar açığa çıkmıştı:

     Böylesi bir yaşama devam etmenin bir anlamı ya da gerekçesi kalmış mıydı?

     İşte asıl anahtar soru buydu…

Mazlum Doğan bu soruyu sorup onun yanıtını verme de hiç kimseyi beklemeden hiç kimseden istemeden, gerekir söylemlerinin arkasına girmeden yapmanın nasıllığını yaşama tercihinde karar kılmıştı.

Mazlumun kararı: söylenen-istenen şeyin yapılmasıydı. Yaşam tercihini kendin belirlemeliydin. İster başkası yapsın ister yapmasın. İster arkandan gelsin ister gelmesin. O diğerlerinin kendilerine dair verecekleri bir karardı. Bir özgürlük tanımıydı bu.

Eğer sen bir mücadele insanıysan nerede olduğunu da bilecektin. Ona göre kendini planlayacaktın. Örgütlenecektin. En doğru planlama ve örgütleme de insanın kendisinde gerçekleştirdiğiydi.

21 Mart uygun olabilir miydi?

Olası dayanamadı intihar etti demeleri boşa çıkarmak içinde anlamlıydı.

Mart yaşam yeni yaşam anlamındaydı. Orta doğu despotizminin en son kalıntısına verilecek bir yanıt açısından da anlamlıydı.

Öyleyse NASIL BİR YAŞAM kararının bir ANLAMI da olmalıydı.

Biz de yapabiliriz.

Kim ne derse desin arkamızdan.

İster intihar ettiler, başaramadıklarından kendi yaşamlarına son verdiler, marijinal kaldılar kimse arkalarından gitmez desinler, hiçbir şey insanın inandığı savunduğu düşüncenin önünde engel değildir.

Mazlum çıkışıyla bir anda cezaevini ayağa kaldıramadı ama nasıl çıkış yapılacağını göstermişti. Zaten sorun da buydu. Ölümü göğüsleyecek çok arkadaşı vardı. Ama iş birisinin birilerinin bunu başlatma kararına erkenden ulaşmasıydı.

Bir kez bir çıkış yapıldı mı arkasından gidecekler olacaktı. Doğru da olsa yanlışta olsa bu doğanın bir diyalektiğiydi.

Biz tam da böylesi bir zamanın içinde değil miyiz?

Esmer tenli, yerinde durmayan, hep bir şeyler yapan, yapmayı yaşam tutkusu belleyen, bunun için her şeyi göze alan Ortadoğulu KEKO insanlar için çok güzel düşünceleri ve duyguları içinde taşıyarak kendi yaşamına kendisi karar vermişti. Başkalarına sırtını vermeden. İnsan kendi bacakları üstünde yürümeliydi. Ana öğüdü bu değil miydi?

DERLEME

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz