Roland Barthes ve Taybet Ana’nın “Yas Günlüğü”

0
330

Hayati bir noktadan bakan ve insanı yaşadığı süre boyunca kendi bünyesinde ağırlayan, olayın başlangıcından itibaren geride kalanın ömür boyunca yaşadığı duygusal yüke tekabül eder yas.

Bireyin kişisel bunalımlarını yazdığı anlatılardan, felsefi soruların belirginleştiği, psikolojik sorgulamaların derinleştiği uzun bir yol. Her yere uzanabilen bir yol.

Sadece yasın kişisel görüş, felsefi sorgu içinde değil, toplumsal kıyımların gölgesinde, politikanın ve tarihin sayfalarında da yerini aldığı görülür.  

Roland Barthes‘in annesinin ölümünden sonra kaleme aldığı Yas Günlüğü kitabı, kişisel hudutlarını belirlemiş, duygusallığın yoğun işlendiği, göndermelerin olduğu, geçmişe dair anıların sıralandığı kişisel bir yas tarihinin kitabıdır.

Barthes’in annesini kaybettiği 26 Ekim 1977’den 15 Eylül 1979 tarihine kadarki süreyi kapsıyor Yas Günlüğü.

Ölümün ve ölünün insan üzerinde yarattığı çelişkiye sıkça değinen Barthes, sevginin ve yalnızlığın birçok boyutuna uzanır.

Yas kültürünün bir arada tutma özelliği olduğu kadar, kişiyi yalnızlığa itmesindeki kabusa götürür.

Barthes, Yas Günlüğü‘nde tam olarak bu yalnızlık durumunun sorgusundaki buhranın merkezinde yaşar.

“Yas”ın nasıl yaşanacağına dair değil, kimsenin yas sürecini nasıl yaşayacağına, nasıl üzüleceğine, nasıl özleneceğine karar veremeyeceği durumu çıkar Barthes’in günlüklerinde.

Ama kişisel yasta, Barthes’in ısrarla üzerinde durduğu özlem, yokluk, sevgi ve bilinmezlik kavramları. Kişisel tarihinin ruhen yürümediği anlar, sürekli önüne set çekildiği, daimi olarak yalnızlığa gömüldüğü, yaşam enerjisini düşürdüğü ruh halleri.

Diğer yandan kişiliğin bölündüğü, sorgulamaların en hararetli yanıyla sürdüğü günlükler. Yasın acıyla birlikte geçmişe sürüklediği, geçmişi değiştirdiği, yeni yollar ve izlekler bıraktığı da aşikardır.

Barthes, 27 Ekim 1977 tarihinde günlüğe şunu yazar: 

– Kadın bedenini tanımadınız siz!

– Annemin bedenini tanıdım ben, o hastayken, sonra da ölüm döşeğinde.


Akabinde, 19 Kasım 1977 tarihindeki notunda şunu yazar:

[Statülerin birbirine karışması]. Aylarca annesi oldum ben onun. Sanki kızımı kaybetmişim gibi (bundan daha büyük acı olur mu? hiç düşünmemiştim doğrusu).


Ölümün ve yokluğun sonucunda ortaya çıkan deneyime sıklıkla döner Barthes. Geçmişle bugünü bağlantılarından ayrı düşürmeden, yeni bir ruh giyinen kendisine keskin sorular sorarken değişimin bastırılmamış bir geçmişle kendini anlattığı görülür.

19 Kasım’da yeniden hafıza devreye girer: 

Bana söylediği o sözleri anımsamanın gün gelip de artık beni ağlatmayacak olabilmesini ürkütücü bir şey diye görüyorum …


Yasın deneyimini yaşayanlar, birebir o süreçte geçenlerin korkuları sıklıkla belirir. Ölüye dair en korkutucu şey ise geride kalanın, ölünün sesini ve yüzünü unutma korkusudur.

Yas süresi bittikten, ağır süreç gerilerde bırakıldığında, boşluğun başladığı yerle beraber, ölünün sesini ve unutma korkusu iyice depreşir insanda. Barthes’in ürkütücü diye tanımladığı durum, bununla paraleldir.

Yası yaşamış dahi olsak da, yasın biricikliği nedeniyle yine de çerçevenin dışında kalırız. Barthes’in, “Herkesin kendi keder ritmi vardır” cümlesiyle daha netleşir bu durum.

Her bilincin kendiyle baş başa kalma durumunu, tanımlama biçimini net olarak gösteremeyiz. Barthes’in günlüğünde, yazının kamusal alanla buluşması, tanıklıktan öte duyguların ve düşüncelerin bir uyarlamasıyla karşılaşırız.

Bu okuyucu nazaranda böyle bir şeye dönüşür. 

Barthes’in 28 Kasım 1977 tarihinde günlüğünde yazdığı: 

Kime şu soruyu sorabilirim (yanıt almak umuduyla)? İnsanın, artık sevdiği kişi hayatta olmadan yaşayabilmesi onu sanıldığından daha az sevmiş olduğu anlamına mı gelir ( … )?


Sorusu, dilin akıtmadığı, somutlaştırmadığı vicdani kriz ve korku iyiden iyiye belirir. Hayatta kalmanın verdiği utanç ve vicdani sorgulama şekillenir. Ama bu da kendi kişisel noktasındaki çelişkiye dönüştürür.

Buradaki kritik soru, kişinin kendi kendini şantaja maruz bırakması durumuna işaret edebilir; unutmanın acısına karşı koyabilmenin mutlak bir yolu olarak da gözetilebilir. Unutma suçluluğu baskın gelir. 

Kederle birlikte, baskın gelen, artık bir sonucu gözler önüne seren o kalbi cümle, 30 Ocak 1979 tarihinde düşer günlüğe: 

İnsan unutmuyor,
Ama içinize boş bir şey yerleşiyor.


Teybet Ana ve Yasın Şiddeti

Devlet için, görünmez kılınan, inkar edilen veya yok sayılanın duvarın diğer yüzünde başka bir anlamı vardır. Örtme gayreti, aynı zamanda başkalarına gösterme gayretine dönüşür.

Kahramanlık manzaraları sergilenirken diğer yandan “katil, terör vb.” örtüsü, perdesi ve gölgesiyle bütün suç, suçsuzluğa yöneltilir. Devlet aygıtlarının, benliğine yüklediği zafer, yokluğunu da bir dizi söylemle nüksettirir.

Varlığını kanıtlama çabası, bir hayalet olarak görülse de, elle tutulur bir şey olmasa da, karşısına dikildiğinde, kodladığı “düşman” pratiğiyle masumiyetinin farkında dahi olsa kişinin, onu yıkmak ister; mensup olduğu konum, ırk, karşı çıkış üzerinden onunla kendi varlığını kanıtlamaya çalışır.

Devlet aygıtı, devlet bilincinin yerleştirildiği kişiler, var olma sebeplerini, birilerinin yok olma sonucuyla açıklar. Bir nevi, kendi varlığını yaşatmak için düşman diye kodladığının varlığına ihtiyaç duyar.

Butler, görüş alanımızı kontrol ederek kimi hayatların ve kayıpların temsil edilemez kalmasını sağlamanın tam da iktidarın işleyişinin yollarından biri olduğunu söyler:

‘Başkalarının hayatını kayıp ya da incinmiş (kaybedilebilir ya da incinebilir) hayatlar olarak kavrıyor ya da kavramıyor oluşumuza’ yol açan tertipler/çerçeveler siyaseten belirlenir ve ‘bu tertipler bizzat iktidar işlemleridir.’ 
1


Butler’in işaret ettiği tertipler, geçmişte nasılsa günümüzde de devlet geleneğiyle toplumu yanına alma bilinciyle, bu zemine oturur.

Devlet tarafından öldürülmüş biri, kıyafeti değiştirilerek ya da cansız bedeninin yanına bir silah koyulup fotoğrafı çekilip gazetelerde bastırılarak bir katile veya korkunç birine dönüştürebilir.

Sorgunun olmadığı, yasaların işlemediği, sömürgenin geniş tutulduğu topraklarda bu durum kaçınılmazdır. 

Teybet İnan, 19 Aralık 2015 tarihinde, sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı Silopi’de keskin nişancılar tarafından vuruldu.

Teybet Ana, eşi, çocukları ve akrabalarının gözleri önünde saatlerce yerde kaldı, can çekişti, sonra öldü. Cenazesini almaya çalışan kaynı Yusuf İnan da keskin nişancılar tarafından vurularak öldürüldü.

Cenazesi 7 gün boyunca vurulduğu yerde kaldı Teybet İnan‘ın. Beyaz bayraklarla cenazesini almaya giden yakınlarına ateş açıldı ve kocası Halit İnan kolundan vuruldu.

O güne dair anlatılanlar, acının yakınlarına kanlı canlı seyrettirilmesi, devlet denen aygıtın insanlığın yanından geçmeyecek bir kurum olduğu anlaşılmaktadır. 

Sertaç Kayar, Teybet İnan’ın aile fertleriyle yaptığı söyleşi, hem yasın hem de acının yaşatılmasına dair tanıklığı, tanık krizini ortadan kaldıran ve günden güne yaşanılanları, çıplaklıkla ya da kederin yoğunluğuyla gösterir ilk ağızlardan. Teybet Ana’nın yerde can çekişirkenki anından cenazesinin gömüldüğe güne dair anlatılarla derinleşir.

Kamusal alanın bir parçası haline gelen, fotoğraftan çok geride bıraktığı hikaye edilme özelliğiyle, acının kamunun vicdanına çarpması daha da yoğunlaşır.

Aynı haftada hem eşini hem de kardeşini kaybeden Halit İnan, ailesinin ve eşinin yaşadıklarını şöyle aktarıyordu: 

Sabah kahvaltı yaptıktan sonra dışarı çıktı. Bir daha gelmedi. Sağa sola onu sorduk herkes görmediğini söyledi. Yoğun çatışma vardı. Yatsı namazına kadar ses çıkmadı. Sonradan öğrendik, bizim ev yanmıştı. Söndürmek için karşı tarafa geçmek isterken keskin nişancılar ayağından vurmuş.

Kardeşim geldi, Taybet’in vurulduğunu söyledi. Hemen dışarı koştum. Kardeşim Yusuf da arkamdan çıktı. Onun çıktığını görmedim. Caddeye vardığımda yerde yattığını gördüm. Dönüp bana baktı, ben de ona…

Bana ‘Gelme, seni de vururlar diyordu. Ona ‘Sana ip atacağım, tutabilirsen seni çekip kurtaracağım’ dedim. Eve dönüp ip aldım ve düğüm yapıp attım ona. ‘Tuttun mu?’ diye sordum. O sırada ateş açıldı ve birden ateş altında kaldım. Birden elim uyuştu, elime isabet etmişti.

Taybet ‘Vuruldun mu?’ diye sordu, ‘Hayır’ dedim. Bana bakıp ‘Üşüyorum, çok susadım’ diyordu. Çok çaresiz kalmıştım ne yapacağımı bilemiyordum. Orada bir tel vardı, teli ona doğru atmayı düşündüm ve bir anda Sabri’nin çığlığını duydum. Çığlığı duyunca geri döndüm.
 2

Tanıklığın zamanı geri sarma işlevi, net bir şekilde görülür. Savaşın yaşandığı, çatışmaların bir kedinin yaşamını bile gözetmediği yerde, mekan da tramvaya dönüşür. Sivillerin öldürülmemesi diye bir durum işlemez, çünkü sivilleri öldürmeyen bir silah üretilmedi henüz.

Silahlar, mekanı ve canlıları ayırt etmez, her şeyi yıkar geçer. Tanığın, hafızasında inşa ettiği olayların izleri mekanla birlikte çerçeveye düşer.

Teybet İnan’ın oğlu Ömer İnan ise şöyle aktarır: 

O fotoğrafı görünce iki kere öldüm. Acaba annem kaç saat yaralı kalıp acı içinde kıvrıldı. Çok ağır bir acı bu. Annemi yaralı halde yerde bırakarak iki kere öldürdüler. Hala evin arkasına gittiğim zaman o günü hatırlıyorum ve yerde yatan cansız bedeni gözümün önüne geliyor. 3


Yasın yaşanmasının önüne geçme, yası öldürme yöntemleri, karşı tarafın kendi bakışıyla ürettiği bir propaganda ürününe dönüşür. Ölünün safi suretine, devlet refleksine bürünmüş korkunç yakıştırmalar yoluna gider.

Bilinçli aygıtlarını mevcudiyetini koruma, mevcudiyetini var etme sürgüsüyle kapattığı için, korkunç olanı örtme işlevine girişir, bu işlevle acının üzerine yeni bir acı üretilerek, kalanların yaşam bilinçlerini tahrip eder.

Teybet İnan’ın cenazesi, iktidar erklerine karşılarında durup hayatta kalmayı becerenlere bir tür tehdit de içerir.

Teybet İnan’ın bir diğer oğlu Mehmet İnan’ın o güne dair anlattıkları, bizi bir arada tutan şey neyse, onları bir arada tutan şeyi de gösterir: 

Annem tamı tamına 7 gün sokakta kaldı… Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye, o orada yattı biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize 7 günde bunu yaptı. 7 gün tam 7 gün annenizin cenazesi sokak ortasında kalsın…İnsan çok iyi olamıyor, insan kalamıyor…

Annemin elleri kaskatı olmuş ve öyle sıkmış ki eşarbını, belli ki canı hayli acımış, öptüm ellerinden helal et hakkını diye ama… Kanı kurumuş annemin, elleri, yüzü ki yüzü düşerken toprak olmuş, elbiseleri kandan ıslanmış sonra kurumuş, sonra taş olmuş annemin…

Kokusu gitmiş, toprak ve kan kokuyor annem, saçları sertleşmiş, kirlenmiş, annemin canından can almışlar Allah’a inananlar! Gözleri açık kalmış annemin, yüzü eve dönük, ayakları toplanmış bir takat gelsin diye belli ki çabalamış.

Benim annem, siz benim annemi öldürdünüz, çocuklarınız var mı bilmiyorum sizin yoksa bile sahiplerinizin var, nasıl bir acı demeyeceğim zira ağır… 7 gün benim annem 7 gün kara kış soğuğunda kaldı, en acısı kaç saat yaralı kaldı bilememek, keşke diyorum hemen ölmüş olsa. Siz benim annemi öldürdünüz.
 4


Mehmet İnan’ın anlattıkları, tarihsel bir fragmanı hatırlatır. Yüzleşilmemiş, her daim üzeri örtülen olaylara götürür bizi. Travmatik geçmişten kaçınma, yüzleşmeme devletin resmi ideolojisine dönüşür.

Atom Egoyan’ın Ararat filminde geçen diyalog, belki de geçmişte gerçekleşen ve hala devam eden olaylara yönelik kritik yorumlamalardan biridir:

Mesele kaybettiğimiz insanlar ya da toprak değil. Mesele nefret edildiğimizi bilmek. Bizden bu kadar nefret eden bu insanlar kim? Hala nefretlerini nasıl inkar edebiliyorlar? Hala bizden nefret eden, hatta gitgide daha çok nefret edenler? 


Teybet Ana ve ailesinin başından geçenler, Roland Barthes’in günlüklerinin dışına çıkarak toplumsal yas ve acı günlüğüne dönüşür.

Ölüyle sadece yakınlarının değil, toplumun bağ kurmasının en önemli aşamalarında biri olan yas, engellenmeye çalışılan bir devlet pratiği haline geldi.

Devlet aygıtları müdahale etmediği sürece, kimin nasıl bir yas yaşayacağına, kimin ne ölçüde yasın içinde olacağı bilinmez. Ama devlet aygıtlarının yaşam hakkına gaspı en çok yaşattığı alanlardan bir tanesidir yas.

Yakınlarının ölüleri hakkında söz söyleme özgürlüğünü, gözaltı ve soruşturmalarla bastıran bir düzen. Ölümün hafıza mekanı mezarları yok eden, tahrip eden, ölüyü mezarında da rahat bırakmayan bir düzen.

Geride kalanlara, yası yaşatmadığı gibi, ölünün bedenine devam eden saldırılarla, geride kalanları tahrip eden ve sökülmeyecek acılar bırakan bir düzen.

Cenazelerin kaçırılması, ölünün gömülmesine izin vermemesi, aynı zamanda yas denen süreci daha acılı hale getirme evresine de geçer devlet aygıtları: Bir anaya oğlunun kemiklerini kargoyla göndermesi.

Siyah çöp poşetinde, ailelere ölülerinin kemiklerini teslim ederken, yas çadırına saldırması. Ve daha bir sürü olay sıralanabilir.


Son söz niyetine: Teybet Ana’nın cenazesi öldürüldükten 23 gün sonra ancak defnedilebildi. Cenazeye iki oğlu ve birkaç akrabası katıldı. Eşi Halit İnan’a ve 9 çocuğuna izin verilmediği için cenazeye katılmadılar.

Ondan geriye, yas ve acının günlükleri kaldı: Üşüyorum, çok susadım.

INDEPENDENT Türkçe – Mustafa Orman

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz