Şehit yoldaşlarımızı, direnme savaşımızla yaşatacağız!

0
27

Küçük bir aydın grubunun, fikir ha­reketi olmaktan çıkıp ülkeye serpilen tohumlar haline gelebilmek için, sömürge ülke metropollerinden Kürdistan’a ha­reket edişinde, yola çıkanların en başında yer alanlardan birisi de Haki KARER’di. Haki KARER, gerçekten de çok az insan yüreğinin ve bilincinin gösterebileceği bir büyüklükle Kürdistan Bağımsızlık Mü­cadelesinin yaratıcılarından biri oldu. Eğer O, enternasyonalizmin soylu bir örneği, büyük bir insan olmasaydı, ba­san umudunun yüzde bir bile olmadığı bir dönemde herşeyini ortaya koyarak en başta ve hem de koşullan hakkında fazla bir bilgi sahibi olmadığı ülkemiz toprak­larına doğru yola çıkmazdı. Ama bilimsel sosyalizmin basan vaadeden özelliği, halkımızın somut yaşam koşullanma ortaya serdiği gerçeklerle birleşince, hangi ulusa mensup olursa olsun dürüst bir devrimcinin görmezlikten gele­meyeceği ve bunun gereklerinin yapılma­sından vazgeçemeyeceği bir durum da ortaya çıkıyordu. Sözkonusu olan tarihsel bir andı; ve bu ana tarihsel bir karşılık ver­mek gerekiyordu. İşte, böyle bir karşılığı verenlerin başında Haki KARER gelir.

Bu niteliğiyle mücadeleye giren Haki KARER, ülkemiz için Marksizmin hava ve su kadar gerekli olduğu bilinci ve bu bilincin getirdiği büyük azimle, çok az kişinin cesaret edeceği devrimci düşünce ve pratikle yüklü olarak yola çıkar. O, daha 1975’de attığı bu adımla nasıl bir tarihsel rol ile karşı karşıya olduğunun bilincindedir. Bu bilinçle, Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde en zahmetli bir yaşam içinde, gruplaşma pratiğinin başlatıl­masına ön ayak olur. Fikir hareketinin başlatılmasına ön ayak olan Haki KARER, böylece, gençlik hareketinin ülkede oluşumuna da katkıda bulun­maktaydı. O, Kürdistan’a bağımsızlık ve özgürlük uğruna Marksizm-Leninizmin taşırılışının, buna cesaret edilişinin anla­mını çok iyi biliyordu. Ve bu göreve enternasyonalist temellerde yürümenin yara­tacağı sonuçların da farkındaydı. Ama Türk sömürgeciliği ulusal sorunda baş­vurduğu vahşi yöntemlerle ne kadar tehditkar ise, doğruların da aynı tehditkarlıkla, onunla mücadele edici özellikleri vardır. Doğru insan odur ki, bu özellikleri temsil edip, onlann savaşımını yürütebil­sin. Haki KARER, böyle bir savaşın yürütücüsü olarak yola çıktı. Çok kısa denilebilecek bir zaman kesidi içinde Bat­man, Ağrı, Adana ve Antep’te başarılı grup faaliyetlerini yönetti. Dilini hiç bil­mediği halkımızın özlemlerini dile getirdi, ilk ışıklan taşıdı. Onun en sağlam ve en güvenilir dostu oldu. Öyle ki, çok kısıtlı bir zaman süresi içinde bile, karşılaştığı, ta­nıştığı, tartıştığı birçok kimse sonra­dan Hareketimi/in en değerli militan ve dostları oldular.

1977’ye doğru gelindiğinde, Hareketi­miz, ülke somutunda gruplaşma pratiğinin önemli bir evresini yaşamış ve hatta bu evreyi yeni bir aşamanın basamağı haline getirmişti. Ama henüz bu noktaya tam ulaşmış da değildi. Düşman, bu komployu düşünür ve uygularken tam zamanını seçiyordu. 1977 grup pratiği, ülkemiz için geçerli olan siyasetin ne olacağını, aydın-gençlik ve halkımız tarafından hangi siyasetin tutunacağını kanıtlar gibiydi. Yani kısaca, fikir kuvvetinin maddi bir güce dönüşüm şansı çok fazlaydı. Sömür­geciliğin, Kürdistan için ulusal sorunun kolay kolay devrimci temellerde gelişece­ğine pek inanmadığı sosyal-şovenizm ve yerli reformist milliyetçiliğin de ulusal sorunda en az o kadar umutsuz olduğu; ama Marksizm-Leninizm’le sonuç alma­nın kendini kanıtlar gibi olduğu bir anda, açık ki sömürgecilik ilk komplosunu gerçekleştirmekten geri kalmayacaktı.

Bu komploya bugün bir kez daha bakıl­dığında görülmektedir ki, düşman hede­fini rastgele seçmemiş, yıllardan beri uyguladığı usta bir taktiğini hayata geçir­miştir. Bu provakasyon, grup hareketinin en seçkin önderlerinden birisinin imha edilmesi, ama bunun da ötesinde enter­nasyonalizmin en seçkin örneğinin katle dilmesiyle, halklarımız arasında kurul­mak istenen köprünün uçurulması, grup içinde büyük bir güvensizlik ve şüphecilik havası estirilerek ve grup pratiğinin önü bıçakla kesilir gibi kesilerek, gelişmenin engellenmesi amaçlarını taşıyordu. Düş­man, devrimci gençlik hareketimizin sağ­lıklı bileşimini bu biçimde törpülemekle, grup hareketimizin önemli oranda felç olacağını ve daha ciddi boyutlara ulaşma­dan önünün alınabileceğini düşünüyordu. Katletme olayı bu amaçla gerçekleştiril­di.

Bu katletme olayında ister bilerek, isterse bilmeyerek yer alanların gerçekten güdülmüş olduklarını bugün çok daha iyi anlamaktayız. “Sterka Sor” adı altında ve sosyal-emperyalizm sahtekârlıklarıyla ortaya çıkan oluşumun daha sonraki pratiğine bakıldığında, Dersim, Antep ve ülkenin hemen her tarafında temsilcileri­nin Genel Kurmayca himaye edildiği görülmekte ve bu katletme olayının nasıl bir planla gerçekleştirildiği çok iyi anlaşıl­maktadır. Bu anlamda, Haki yoldaşın kat­ledilmesi, 1977’de Hareketimizin nefes borularının kesilerek, 78’e doğru yol almaması için vurulan bir darbeydi. Aynı zamanda enternasyonalizme darbe vuru­larak, o zamana dek süren azgın sosyal-şovenizmle yüklü bir ortamda halklarımız arasında bağımsız-özgür temellerde dev­rimci dayanışmanın kurulmasının önüne geçilmek isteniyordu. Yine, Marksizm-Leninizmin bağımsızca özümsenmesi ve pratiğe aktarılmasını kendi şahsında bir­leştiren militan devrimciliğe darbe vurul­ması amaçlanıyordu. Eğer plan tam yürümüş olsaydı, tüm bunlar sonuç ver­meyecek amaçlar da değildi.

Ama her zaman hâkim sınıfların mantığında körlük ve hesaplarında bir yanlışlık vardır. Bazen bir şehidin akan kanı bir sel gibi ülkeye yayılır, küçük bir kıvılcım gibi çakarak bozkırı tutuşturur, bazen sürekli yol gösteren, sönmeyen bir meşale olur. Bu anlamda, Haki’nin yeri, Parti ve ulusal direniş mücadelemizde sonderece belirgindir. O’nun toprağa düş­mesi, her hangi bir şehit olma olayı değil­dir. O, ölümüyle bile çok güçlü geliş­melerin yaratıcısı, itici gücü oldu. Tarihte en az umut bağlanılan bir davanın ilk şehi­dinin anısına gösterilen bağlılıktandır ki, bugün çok gelişmiş bir hareket durumuna ulaşıldı. Haki KARER’in anısına duyulan bağlılık, bir şehidin gerekirse bir savaş gerekçesi haline gelebileceğinin en gör­kemli kanıtlanandan birisidir. O’nun anı­sına, abideleşmiş bir kurtuluş hareketi sunmaktan başka hiçbir yol olmadığı anlaşıldığı içindir ki, düşmanın “bir daha nefes bile alamazlar” iddiasına karşılık görülmemiş bir direniş örneği sunularak, anısı anlamına kavuşturulmaya çalışıl­mıştır. Bu inançladır ki, daha ölümünün üzerinden bir yıl geçmeden grup hareketi­miz politik bir hüviyete bürünerek halka mal olmuş, inanılmaz bir gelişme temposu ile Kürdistan’ın geleceğini kapsayan siyasetin ne olacağı tartışılmış ve kabul gör­müştür.

İşte bu kabulün en sıcak olduğu alanların biri de Hilvan’dı. Hilvan, sömürgeci­likle feodalizmin halkımıza karşı en al­çakça ittifakının sergilendiği bir alan olmanın yanında; halkımızın en yurtsever ve en devrimci tutkularla dolu olduğu, oluşan aydın grupla birlikte tüm kent ve köy halkının yekvücut bir halde siyasete ısındığı, birleştiği, kaynaştığı alanların başında gelmektedir. Kısacası Hilvan’ın, Kürdistan somutunda grup pratiğimizin kitle tarafından benimsendiği ilk örnek­lerden birisi olma gibi bir özelliği vardır. Düşmanın ikinci komplosunda bu alanı seçmesi bu nedenle tesadüfî değildir. Daha Haki yoldaşı şehit verişin üzerinden bir yıl geçmeden, burada Halil ÇAVGUN’u şehit veriyorduk. Sokaklan Haki’nin afişleriyle donatmak için müca­dele veren bir grup devrimcinin üzerine, polis feodal eşkıya çeteleriyle birlikte sal­dırmış ve dört taraftan kuşatmaya aldığı bu devrimcileri toptan imhayı amaçlamış­tı. Artık gelişmelerin önünün alına­mayacağına inandığı bir anda saldıran düşman, verdireceği kayıpla halkı sindir­mek, gelişmelere müsaade etmeyeceğini göstermek istiyordu.

Halil ÇAVGUN’un şehit edilmesi olayı; Haki KARER’in anısına bağlılığın kesintisiz bir sürdürücüsü olan ve giderek derinleşen Hareketimizin yeniden daha ileri boyutlu bir darbeye maruz kalmasıdır da. Hilvan’da yöneltilen katliam, sıradan bir katliam olayı olmayıp, TC’nin en üst düzeyde düşündüğü ve yerli işbirlikçi­leriyle hayata geçirdikleri planlı bir olay­dır. Bu katliamla, mücadelemizin kitleye aktarılması önlenmek isteniyordu. Deni­lebilir ki, Kürdistan’da Marksizm-Leninizm, Hilvan örneğinde en açık biçimde kitleselleşen bir hareket görünümün­deydi. İnsanlarının sahip oldukları büyük cesaret ve fedakarlık ruhu, yurtseverlikle Marksizmi birleştirmeye yatkınlıktan bu alanın seçilmesine yol açtı. Bu anlamda Halil ÇAVGUN’un katledilmesi, Hare­ketimizin kitleselleşmesinin önüne geçme planlarını MHP faşistleriyle sıkı ittifak içinde olan Kürt hainleri eliyle hayata geçirme ve daha sonra Siverek’te Bucak çetesiyle bunu devam ettirmenin de ilk provası idi. Daha Hareket örgütlenmeden ve gerekli donanıma ulaşmadan kitlesiyle arasında büyük bir boşluk bırakılmak isteniyor, kitlenin bu alandaki faşist işbir­likçilerin kontrolü altına alınması he­defleniyordu.

Haki ve Halil yoldaşlar, mücadelenin ilk, fakat en zorlu adımlarının atıldığı böy­lesi tarihi bir dönemin şehitleri oldular. Eğer 1977-78, taşınan ideolojinin kan dökerek savunulduğu yıllar olmasaydı, daha sonraki yılların gelişmesi de mümkün olmayacaktı. Aynı zamanda, şehitlerin anısına gereken bağlılık gösterilmeseydi, Partinin ilanı da gerçekleşe­meyecekti. Biliniyor ki, Haki KARER’ir katledilişine, Parti Programı kaleme alınıp tartışmaya sunularak karşılık verildi ve pratiğin daha da yaygınlaştırılması buna eşlik etti. Halil ÇAVGUN’un katledilmesine verilen cevap ise. Partinin ilanı oldu. Ama Partinin ilanıyla da yetinilmeyip, onun devrimci taktiğinin kanla, ateşle sınandığı bir direniş yükseltildi. Sömürgeciliğe ve işbirlikçilerine karşı başta Hilvan olmak üzere birçok alan silahlı bir direnişin boy attığı yerler haline getirildi.

Birçok örgüt, Kürdistan’da o dönemde doğmuştu. Ama birçoğu programlarını ilan etmekten bile çekiniyor, devrimi hangi mücadele taktikleriyle geliştirecek­lerine dair en küçük bir ip ucu buluna­mıyordu. Hareketimiz, yüzyıllardan beri uygulanan çeşitli politikalarla üzerinde terör estirilen, adını bile söylemekten korkar duruma getirilmiş bir halk gerçek­liği içinde ve ortaya çıkan örgütlerin de kendi isimlerini dahi gizleyerek, program­larını kendilerine sakladıktan utanç verici bir yapı içinde bulunduktan bir dönemde, daha doğuşunun ilk anından itibaren azgın karşı-devrimci teröre karşı, dev­rimci direnişi dayatmış bir Harekettir. Hareketimiz, güçlerin sınırlılığına, olanakların azlığına bakmadan, yüreği avuç­larda yumruklaştırarak, direnişin ve düş­mandan her koşulda hesap soruşun örne­ğidir.

Halil ÇAVGUN şehit edildiğinde, Haki yoldaşın anısına bağlılıkta olduğu gibi, duyulan acı çok büyüktü. Ama bu anıya cevap vermek zorunluluğu da, bir o kadar zorlayıcı bir etkendi. Elbette ki bizler, yoldaşlarımızın anısına bağlılığı basit bir-iki söz, bildiri ya da eylemle kanıtladığımızı düşünüp, bunun rahatlığını duyamazdık. Bu anıların, mutlaka, mücadeleyi silin­mez kılacak güçlü adımlarla yaşatılması gerekiyordu. Eğer devrimde küçük bir çıkış yapmazsak, sokaklarda alnımız açık dolaşamayacağımız iyi bilinerek, bütün gücümüz ortaya konuldu. Büyük devrimci enternasyonalist Kemal PIR yönetiminde, faşist çeteye şehir merkezinde, görülme­miş bir kahramanlıkla cevap verilerek, önemli darbeler indirildi. Bu cevapla, halkta görülmemiş bir coşkuya, harekete sahip çıkışa, ülke çapında Hareketimizin ileri bir atılımına tanık oluyorduk. Silahlı direniş temelinde sömürgeciliğe ve faşist işbirlikçilerine karşı koyuş, Partimizin ila­nıyla birleşince, Türkiye ve Kürdistan tarihinde önemli siyasal gelişmelere yol açan ve özellikle Kürdistan’da görülme­miş politik ulusal-yurtsever uyanışın can­landığı yıl olan 1979 yaşandı.

Bu iki şehidin anısına duyulan bağlılık ve anılan gereği yürütülen ardıcıl müca­dele, yükseltilen Parti ve ulusal direniş bayrağı sonuçlarını göstermeye başlamış­tı. Daha düne kadar adı bile duyulmamış olan Kürdistan’ın bu parçasında, herke­sin, canlılığına, gördüğü halk desteğine hayret ettiği ileri boyutlarda bir hareket doğup gelişiyordu. Ve sömürgeciler, bu gelişmeye daha başlangıçta Maraş kat­liamı ile karşılık vererek, Kürdistan’ın birçok şehrinde sıkıyönetim ilan ettiler. Mücadelenin örgütlü bir güce dönüş­mesini engellemek için her türden daya­naklarını harekete geçirerek saldırılarını hızlandırdılar. Sıkıyönetimin tam da Ha­reketin boy attığı dönemde ilan edilmesi, Türk sömürgecilerinin gelişmeden duy­duğu ürküntünün açık bir göstergesi idi. Daha sonraki gelişmeler bilinmektedir. Sıkıyönetimlerin ilanıyla birlikte Hare­ketimiz ve kitleler üzerinde yoğun sin­dirme operasyonları geliştirildi. İlişkide olduğumuz ailelere ve sempatizanlara kadar tüm çevremiz dâhil olmak üzere mücadelemiz, yoğun saldırılara maruz kaldı. 1979’un Mayıs ayına gelindiğinde, yaşanan durum şuydu: Bir yanda, geliş­meyi ne pahasına olursa olsun durdurmak için ordusu da dâhil, yerli feodal aşiretçi çeteler, faşist güçler ve ajan örgütleri ile Hareketimize saldıran düşman, ve adeta bu saldırıya eşlik edercesine mücadele­mize karşı saldın ittifakları oluşturan “sol” ve reformist küçük-burjuva çevre­ler; diğer yanda ise, her yönden gelen sal­dırılara karşı gücünü korumaya ve di­renişi daha da yükseltmeye çalışan dev­rimci Hareket vardı.

Düşman, mücadelemizin en seçkin önderlerini katletmekle ve düzenlediği kitlesel katliamlarla amacına ulaşama­mıştı. Şehitlerin anılan, en az canlı varlıkları kadar bir güç kaynağı olmuş, kitle­ler düşmanı saldırılarından tanıyarak mü­cadeleye daha fazla sarılmışlardı. Hare­ketin gücü her bakımdan büyümüş, yay­gın bir kitlesel hareket düzeyine ulaşmıştı. En yakıcı sorunun bu kitlesel gücü örgütü­ne kavuşturmak olduğu bu dönemde, düş­man bu kez daha geniş bir planlamayla Hareketimize yöneldi. Oluşturulmaya çalışılan Parti örgütlerini dağıtıp, kitleler içerisinde kökleşmesini engellemek için harekete geçti. Mayıs ayım ise operasyonlarının başlangıç tarihi olarak seçti. Böyle bir operasyon için Mayıs ayının seçilişi kendiliğinden bir olay değildir. Haki yol­daşın katledildiği Mayıs ayı, daha o gün­den başlayarak bir direnme ayına dönüş­türülmüş, düşmanın bu alçakça komp­losuna Haki yoldaşın anısına sahip çıkı­larak karşılık verilmişti. Nitekim Haki yoldaşın şehit edilişinin birinci yıldönü­münde Halil yoldaş, ikinci yıldönümünde ise Müslüm Barın yoldaş bu anıya bağlılı­ğın zincirleme halkaları oldular. Mayıs 1979’da Elazığ’da başlatılan ve giderek yaygınlaştırılmak istenen tutuklama ope­rasyonları da böyle bir gerçeği ifade etmekteydi. Partimizin gelişiminde önem­li anlamı olan 18 Mayıs’ı düşman, Partimizi yıkma ve mücadelenin gelişimini durdurma tarihi olarak alıp, Partimizin bu anıya bağlılıkla yükselttiği direnişe karşı­lık imhayı dayatmak istedi. 1979 Mayısı aynı zamanda Partiyi güçlü eylemlerle ilan etme ayı idi. Partinin bu eylemler temelinde ilan edilişinin ardından, çok güçlü gelişmelerin yaratılması kaçınıl­maz olacaktı. 1979 Mayıs tutuklamaları buna yöneltilen bir saldın oldu.

Bir-iki şehidin toprağa düşmesinin ardından yüzlerin kendisini feda edişi, muazzam donanımsızlığa ve düşmanla arasındaki güç orantısızlığının büyüklü­ğüne rağmen halkın ileri boyutlu bir mücadeleye kalkışması, bunun karşısında rejimin askeri faşist bir yönetime dö­nüşerek binlerce insanımızın tutuklan­ması, işkenceye alınması, yüzlercesinin katledilmesi ve halen bu rejimin tüm işkenceleriyle günümüze kadar devam etmesi, ama buna rağmen mücadelenin her alanda derinliğine ve genişliğine boyutlanması neyi kanıtlamaktadır? Açık ki, ilk direniş şehitlerinin anılarına duyu­lan bağlılığın müthiş bir kuvvet olduğunu ve eğer buna gerçekten bağlı kalınırsa en umutsuz denilen anların bile güçlü bir tarihsel çıkışa dönüştürülebileceğini ka­nıtlamaktadır. Hiç kimse, çok az kişinin yaşam hakkı tanıdığı bir ulusun yeniden dirilişi için, bir-iki şehidin bir dava ge­rekçesi haline getirilebileceğine, bunların anılarının bu kadar muazzam bir kuvvete sebep olacağına inanmıyordu. Ama dava­nın büyüklüğü toprağa düşenlerin anısı­nın büyüklüğüyle birleşince, inanılamayacak şey çok kısa sürede en güçlü bir inanç haline geliyor; bu konuda tüm karanlıklar yırtılıyor; korkaklıklar cesa­rete, bilinçsizlik ortamı bilinçli ortama dönüşüyor; bir ulusun mezarından kül­lerini silkerek kalkışı gibi bir tablo ortaya çıkabiliyordu.

İşte bu şehitlerimizin ulusal direniş mücadelemizdeki yeri budur. Eğer bu mücadele onların kanıyla sulanmasaydı, Kürdistan’da tarihin akışı gerçekten de değişik olacaktı. PKK Hareketinin gerek oluşumunda ve gerekse daha sonra si­yasal gelişmelere damgasını vurmada oynadığı rol gözönüne getirildiğinde sor­mak gerekiyor: acaba bu iki şehidimiz olmasaydı, bu kadar çaba harcanabilir miydi; anılarına mutlaka bağlı olmanın bir gereği olarak davalarını halka taşır­manın yolu seçilmeseydi bu gelişmeler olur muydu? Demek ki, dava arkadaştan toprağa düşen her şehidin bıraktığı dava bayrağını daha da yükseklere tırmandırırsa, gerçek ölümsüzlük bu temelde doğar. Tarihte gerçek davaların zaferi, birçok örneğiyle görüldüğü gibi bu nok­tada doğmuştur. Elbette ki, sözümüz halkımızın geleceğini yüzyıllardan bu yana basit çıkarlar karşılığında satanlara değildir. Onlar, değil bir şehidin anısına, yüzbinlere de sahip çıkamazlar. Kürdis­tan’da bu yıllarda birçok insan yurtse­verlik adı altında ölüyordu. Fakat hiç birisinin sonuçlan, bu iki şehidimizin anı­larına bağlılıkta olduğu gibi olmamıştır. Demek ki, yoldaşlık, aynı zamanda anı­lara en iyi karşılık vermeyi de içeren bir olgudur. Kalan yoldaşlar eğer bu nitelikte olduklarına dair umut ve inanç yaratmazsalar, açık ki kimse de kolay kolay ölümü göze alıp kanını dökemez. O halde şehitlerimiz, Hareketimizin kişilerle bağlı olmayan, sürekli gelişmeye dair inançla dolu bir Hareket olduğunu da kanıtlıyor. Başarının en az göründüğü bir dönemde eğer böylesine korkunç bir direnme ru­huna tanık olunuyorsa, demek ki o dava, geleceğine duyulan engin güvenle böyle militanları yaratabilir.

1977-78’e bakıldığında iki kilometre taşı görmekteyiz. Halkımızı ortaçağ karanlıklarından çağımıza doğru birleştir­mede temel kilometre taşlan olarak bu şehitlerimizin mezarlarını diksek asla gerçeği abartmış olmayacağız. Açık ki 77’de dikilen ayak 78’de başka bir ayakla tamamlanmasaydı, 79’a ulaşılamaya­caktı. O halde onlar, ortaçağdan çağımıza kurulan köprünün iki yıkılmaz ayaktandırlar. Şimdi, bugün PKK ve onun önderlik ettiği ulusal direniş mücade­lesinde yer alan sayısız militan ve yurtse­ver bu köprü üzerinden geçmektedirler. Bugünkü konuma varış, tamamen bu köprünün dayandığı bu sağlam ayaklar sayesindedir.

Bu şehitleri yitirdiğimiz gün, yüreği­miz son derece yaralı, acımız son derece büyüktü. Elbette ki, bu yaşam kaygısına düşmemizden ötürü değildi. Anılarının gereklerini mutlaka yerine getirmek zo­runda olduğumuz bu yoldaşlara karşı görevimizi başarıp başaramayacağımız kaygısıydı. Başaramazsak büyük bir so­rumsuzluk örneği işleyecektik. Ama ba­şarmak da muazzam bir güç ve yetenek istiyor, muazzam bir direnme özelliğini gerektiriyordu. Bu yoldaşların, karanlığa düşüp parlak izini kaybeden iki kızıl yıldız olmamaları ve hatta giderek parlayan güneşler haline gelmeleri için gösteril­mesi gereken kuvvetin gösterilmesi ge­rekiyordu. Ve aranan güç, yine onların anılarına bağlılıkta bulundu. Eğer kalan yoldaşlar anılarına muazzam bağlılığı göstermemiş olsalardı, yalnız soyut bir Marksizm-Leninizm tek başına o kadar güçlü engelleri aşmada belki de kafi gelmeyecekti. Hatta eğer Marksizm-Leni­nizm daha büyük bir bağlılıkla özüm-senmişse, bunda, böyle iki militanın kaybedilmesiyle de kaynaşarak tüm dayatıcı-lığını duyurmasının önemi vardır. Bunun kazandırmış olduğu ivmeyledir ki, PKK’-nin Parti ve ulusal direniş bayrağı bugün ülke içinde ve dışında daha da yüksek­lerde dalgalanmaktadır, hem de, ülkemi­zin ele geçirilemez doruk noktalarında… Bu bağlılıkladır ki, en acımasız işken­celere dayanılmıştır. Partimizin en seçkin evlattan, tarihte ender görülen işkence­lere karşı görülmemiş bir direniş yarat­mışlardır. Can yoldaşları MAZLUM, HAYRİ ve KEMAL’lerin görülmemiş dire­nişleriyle Partiyi ve ulusal direniş müca­delemizi ölümsüz bir noktaya getirmeleri ve bu büyük anılara böylece karşılık ver­meleri sözkonusudur. Bir bütün olarak, 12 Eylül rejiminin azgın imha seferlerine karşı ülke içinde ve dışında cesaretle atı­lan adımlar da, yine bu anılara bağlılığın bir gereği olarak anılmalıdır. Tarih, biraz da güçlü dava arkadaşlığının gereklerinin yapılmasıyla gelişir. Yoldaşların anı­larına bağlı kalmamak, bu anılarla oyna­mak, gereklerini hangi gerekçeyle olursa olsun yerine getirmemek çok ciddi teh­likelere yolaçar. Açık ki, belli başlı sapma­lar böyle ortaya çıkar, döneklikler ve ihanetler böyle belirir ve en tehlikeli sonuçlara varırlar. Denizler, Mahirler. İbrahimler’in anılan devrimci bir tarzda değerlendirilmediği içindir ki, bugün küçük-burjuvazi tarafından çarçur edilmektedir. O anılar üzerinde, onlara en büyük saygısızlık yapılmakta, yetersizlik­leri ve hataları da olsa, yükselttikleri direniş bayrağı inançlı takipçilerle taşınamamaktadır. Yaşamlarını en ufacık bir ikircikliğe düşmeden bir dava uğruna ve­renlerin anısına en basit bir saygısızlık, en basit bir görevi yerine getirmeme insanı en soysuz bir duruma getirebilir. O halde, direniş şehitlerimizin anısı altında ezilme­mek için, onların bir canına karşılık yüz­lerce canı feda etmekten ve giderek tüm bir halkı, uğruna kan akıtılan bu dava için ayağa kaldırmaktan çekinmemek gere­kir. Bu, onların güçlü direnişini daha da yükseltmek için insani yeteneklerin en üst sınıra kadar yükseltilmesi demektir. Öy­leyse 77-78 ve tüm direniş şehitlerimizin PKK ve Kürdistan Ulusal Direniş tarihin­deki yerleri son derece belirgindir. 1970′-lerin sonlarından günümüze kadar Partiyi yenilmez kılmak ve ulusal direniş müca­delesini her alanda güçlendirmek için yürütülen çabalar eğer bağımsızlık ve özgürlük tarihinin kazılmasında temel bir role sahipse, bu, bu davanın uğruna kan vermeye değer bir dava olduğunu, direniş şehitlerimizin anısına bağlı kalarak kanıt­lamamızla yakından ilintilidir.

Elbette ki bugüne, böyle bir direniş temelinde ulaşıldı, direnişin önündeki her türlü engelle savaşarak gelindi. 12 Eylül faşist rejimi, sömürgeci Türk burjuvazisi­nin en son kozu olarak bütün gücüyle üzerimize yöneldiğinde, davanın mutlaka zafere ulaşacağına olan inacımız ve şehit yoldaşlarımızın emredici anılan dışında dayanacağımız ve güç alacağımız her hangi bir kaynak yoktu. Ama bunlar da, en görkemli zaferleri getirecek en temel kay­naklardır. İşte buradan alınan güçle, Partimiz bulunduğu her alanda direnişi yükseltti. Cezaevleri direnişin yıkılmaz kaleleri haline getirildiler; Kürdistan’ın kent ve kırlarında en zor koşullar altın­da ülke ve Parti tarihimizin en güçlü dire­nişleri yaşandı. Faşist cuntanın halk kitlelerini terörize etme çabalarına karşı, Parti militanları hayatlarını siper ederek, direniş bayrağını yüksekte tutmasını bildiler. Kadrolarının önemli bir bölümünü yurt dışına çeken Parti, direnişi daha güçlü yükseltmenin yoğun hazırlıklarına girdi. Tüm hatalara karşı savaş açarak, kendini yeniden eğitme sürecini başlattı. İdeolojik, siyasi, örgütsel, askeri tüm alanlarda kendisini güçlendirerek, süreci başarıyla tamamlamasını bildi. Bu sü­reçte yurt dışı koşullarında kendisini daha da ele veren Parti içi ve Parti dışı küçük-burjuva yılgınlığı, tükenmişliği, yıkıcı ve bozguncu anlayışlarına karşı bir savaş temelinde direnişçi birliğini pekiştirdi. Ve bunu, tasfiye sürecine giren sol’un derinle­şen bir krizin batağında bulunduğu bir dönemde başardı. Yeni dönem direnişi için en güçlü şekilde sürdürdüğü hazır­lıklarını II. Kongreyle tamamlayan Parti­miz, halkımız için karanlıklar döneminin kapandığını ilan ettiği bu kongresiyle, topyekün bir halk direnişinin müjdesini veriyordu.

Tüm bu gelişmeler karşısında elbette düşman da boş durmazdı. Partimizin ulaş­tığı her alanda saldırılarını yoğunlaş­tırarak, yıkıcı ve bozguncu çabalarına hız verdi. Ve özellikle ülkede direnişin doruk noktalarında yeniden yükseltil­meye başlandığı 1983’ü, kendisi açısın­dan da kesin sonucun alınması gereken yıl olarak belirledi ve saldırılarını bu temelde geliştirdi. Hazırladığı komplo çok geniş ve alçakçaydı.

Partimiz, halka ve tarihe karşı duy­duğu sorumlulukla, Kürdistan’ın diğer parçalarında da, en değerli önder ve kadrolarının hayatları pahasına olumsuz­luklar üzerine yürümeyi vazgeçilmez gördü. Halkımızı adeta içten kemirerek düşmanları karşısında zayıf düşüren iç çatışmalarda, en olumlu tavrı koyarak, direniş temelinde uzlaşma ve birliklerin yaratılmasında sorumlu devrimcilik ve yurtseverliğin seçkin örneklerini sundu. Nitekim, MK üyelerinden Mehmet KARASUNGUR ve değerli militan İbrahim BİLGİN yoldaşlar böyle soylu bir çabanın şehitleri oldular. Çatışmaları durdurmak ve ulusal birliği yaratmak amacıyla bütün coşkularıyla ve inançla çaba gösteren bu yoldaşlar da 2 Mayıs 1983’de bu amaç uğruna toprağa düşerek ölümsüz direniş şehitleri arasına katıldılar. Gerçekte, bir çıban gibi halkımıza sürekli acı veren bu iç çatışmalar da düşmanın bir dayatmasıydı. Daha sonraki Türk ordusunun hamlesinden de anlaşılmaktadır ki, iç çatışmaların böyle bir dönemde yoğunluk kazanması kendiliğinden değildi.

İki değerli Parti neferini şehit verdiği­miz 1983 Mayıs ayı, aynı zamanda son bir hamleyle düşmanın Parti Hareketimizi bitirmek istediği bir ay haline getirilmek istendi. Düşman üç şey dayattı ve bunlar; direniş şehitlerimizin anısına, yükseltmek istediğimiz mücadeleye düşmanın karşı­lığı idi. 21 Mayıs 1983’de PKK Diyarbakır davasında 35 idam karan verilerek, ce­zaevlerindeki direnişe darbe vurulmak istendi. Bu idam karan aynı zamanda PKK’yi imha amacının da açık bir ilanıydı. Bunu 25 Mayıs 1983’de uzun hazırlıklar sonucu gerçekleştirilen Güney Kürdistan saldırısı izledi. Partimizin hazırlıklarını yoğunlaştırdığı alanlara yöneltilen bu sal­dın da, tıpkı idam kararlarında olduğu gibi fiyaskoyla sonuçlandı. İdam kararlan direnişi durdurmak bir yana, daha da alevlendirdi. PKK direnişçilerinin sesi dünyada yankılanarak, bu alandan zafer ilan edildi. Türk ordusunun Güney Kürdis­tan’a saldırısı da aynı akıbete uğra­maktan elbette ki kurtulamazdı. Ama düşmanın planı bunun da ötesinde hesap­lan içeriyordu. Bu geniş çaplı komplo­nun en önemli parçası olarak cezaev­lerinde Şahin-Yıldırım ihanet çetesi, dışarıda ise Semir haini harekete geçirildi. İçerde Şahin-Yıldırım eliyle kurdurulan “Genç Kemalistler” örgütü bu ay içe­risinde dışarıya da açıktan yansıtılarak, iğrenç propagandalara hız kazandırıldı. PKK’nin cezaevindeki varlığını teslim almak ve dolayısıyla yansını çökertmek gibi bir hedefle yola çıkan bu hain çete, aynı çabalarını ilişkileri vasıtasıyla dışarıda da sürdürüyorlardı. Zaten bu komp­lonun diğer bir parçası da Semir haininin önündeki bir görevdi. Devletin, cezaev­lerinde idam kararlan ile imha planının uygulanmasına yoğunluk kazandırdığı, ordusu eliyle de Partiyi direniş alanlarında kökleşmeden sökmek gibi bir amaç için saldırıya geçtiği Mayıs ayında, Semir haininin düzenlenen bir Avrupa Konferansıyla bu alandaki Parti örgüt­lerini ele geçirmesi ve Partiyi içten yıkarak, tasfiye sürecine sokması plan­lanmaktaydı. Ancak bu hain komployu birçok belirtilerinden anlayan Parti ön­derliği, Avrupa’ya anında müdahale ederek, bu hesaplan da fiyaskoyla sonuç­landırdı. Bu hainin, kadrolan Partiye karşı ihanete sürüklemek için 4-5 yıldır sürdürdüğü çabalar büyük bir kararlı­lıkla ezilerek, provokasyon boşa çıkarıldı.

1984’ün Mayısı’na ulaştığımız bugün, tarihsel dönemlere damgasını vuran Haki, Halil, Mehmet ve İbrahim yoldaşların ve diğer direniş şehitlerinin anılarının emredici gücünü daha yakıcı olarak duymaktayız. Direniş şehitlerimize karşı alnımız açık, elimizde Parti ve ulusal dire­niş bayrağımız olduğu halde, karşımıza çıkacak engeller ne kadar büyük, faşist yönetimin imha planlan ne denli ince ve acımasız olursa olsun daha büyük bir azim, öfke ve gururla hedefimizin üzerine yürümekteyiz. Bu konuda en küçük bir tereddüdümüzün olmadığını göstererek, pratikte bunun güçlü adımlarını atmakta kendimizi sınırlı da olsa onlara karşı temize çıkardığımızı, anılarına layık, sadık yoldaşları olduğumuzu kanıtlamış kabul ediyoruz. Ama bu herşeyin tamam­landığı anlamına da gelmiyor. Önümüzde başanlması gereken ciddi görevler ve sorumluluklar var. Dönemin mutlaka yerine getirilmeyi bekleyen görevlerine doğru karşılık verilmeksizin, onların anılarına tam karşılık verildiği de söylene­meyecektir. Bu nedenle, direniş şehitle­rimizin anısına mutlaka doğru biçimde sahip çıkılmak zorundadır. Açık ki; onlar, tüm halkımızın direniş sembolleridir. Bilinmeli ki, yetersiz devrimcilik, ahbap çavuşluk, hısım-akraba bağlılığı anıya saygısızlığın en kötü örnekleri olacaktır. Onları, Partimizin yiğit önderleri, halkı­mızın ulusal kahramanları olarak yük­seltiyoruz. Tüm halkımız bu ulusal kahramanlarına sahip çıkmasını bilmelidir. Düşmanın özellikle bu konuda birçok hesabı vardı. O, şehit ailelerinin üzerinde önemle durarak şehitler ve Partiyle, aile­leri karşı karşıya getirmeye çalıştı. Ya da, direniş şehitlerimizle, Partimizi ayrı olay­lar olarak göstermek istedi. Ancak bu hesapların tutmayacağı şüpheye yer ver­meyecek kadar açıktı.

Direniş şehitlerimizin mücadelemiz-deki yerlerini belirleyen Mayıs ayını, bir direnişi yükseltme ayı ve 18 Mayıs’ı da yine bu ayın temel bir günü olarak değer­lendirirken, gereken anlamını mutlaka vermek zorunluluğu vardır. Bağımsızlık ve özgürlük yolunda daha güçlü yürün­mesi için tarihin en zorlu döneminde kanlarıyla yolları düzleyen bu yoldaşları anmak, onların ardından yürümesini bil­mektir. Direniş şehitlerimizi andığımız bu ayda, tüm hatalarımızla hesaplaşmamız, bu ayı bir hesap verme ayı haline getirme­miz, şehitlere bağlılığın yalın bir ifadesi olacaktır. Şimdiye kadar üzerimizdeki baskıların korkunçluğu ne olursa olsun, esas aldığımız değerler o kadar yüce, bu değerlerin ifade ettiği amaçlanınız o kadar vazgeçilmezdir ki, tüm bu olumsuz­luklarla savaşmak artık eskisi kadar zor olmaktan da çıkmıştır. Temellerine böy­lesine güçlü değerleri koyan davalar, yan­lışlıklan, hataları ne olursa olsun, süreç içerisinde bunları güçlü öğelere dönüştür­mesini bilirler. Yakın Parti tarihimiz bile bunun sayısız örnekleriyle doludur. Yeter ki özden sapılmasın. Bu özden sapılmadığı içindir ki, PKK bugün her zamankin­den daha güçlüdür.

PKK, bu şehitleri anma gününde, yoldaşlarına verdiği sözü daha güçlü bir biçimde yerine getirmiş durumdadır. PKK, şehitlerinin anısına bağlılığın, an­lamsız sözlerle değil, mücadele ateşini daha da alevlendirerek ve giderek bunu zafere ulaştırmakla yerine getirileceği inancındadır. Şimdiye kadar bu, kısmen yerine getirilmeye çalışıldı. Bundan sonra da gerekenin yerine getirileceğine hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Onların anısına ancak zaferde bağımsızlığı kaza­narak layık olacağımızın derin bilinci ve direnişçi tutumu içindeyiz. Ve zaten, bundan başka hiçbir biçimde direniş şehitleri­nin anısına sahip çıkılamaz.

ÖNDERLİK

Kaynak: Serxwebûn Yayınları 1984

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here