Tecavüz; insan ol­ma gerçeğine ay­kırı uygulamaların toplam ifadesidir

İktidarcı zihniyetin kültürel yapısı olan teca­vüz kül­türü zorla el koyma esasına dayanarak 5000 yıldır erkeğin kadına, devletin erke­ğe ve topluma, egemenin halklara zorla sa­­hip olmasına yol açmakta, iradesizleşmiş top­lum üzerinden siste­min kendisini yürütme­sini sağlamaktadır. Yani sistemin işleyiş ka­nunudur tecavüz kültürü. Dola­yısıyla birey­den devlete kadar bir kadının bedenine, ru­huna, toplumun öz kimliğine, iradesine, halk­ların özgürlüğüne, varlığına yönelik gasp, talan, zorla sahip olma biçimleri tecavüz kül­türünün yansımaları olmaktadır. Teca­vüzle amaçlanan irade kırma, kişiliği çöz­me, teslim al­ma, onurunu zedeleme, mücade­le gücünü kırma, onu bir eşya statüsüne in­dirgeyerek canlı, dü­şünen, hisseden varlığı­nı yok saymaktır. İktida­rın uygulanma aracı, baskın olmanın, güçlü ol­manın ilan edilme biçimidir. Tecavüz; insan ol­ma gerçeğine ay­kırı uygulamaların toplam i­fa­de­sidir.

Tecavüz kültürü nedir, ya da tecavüz kültürünün bizdeki algısı ve çağrışımları nelerdir sorusuna oluşturulacak doğru yanıtlar, bu kültüre karşı yürütülecek mücadelede öncelikli ve önemli bir kilometre taşı olmaktadır.

Doğru yanıt, sorunun doğru tahlilini, doğru tahlil ise doğru bir tarih ve toplum bilinci ve anlayışını şart kılmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında bahse konu olan tecavüz kültürünün bir oluşum ve gelişim tarihinin olduğu gerçeği ile karşılaşmaktayız. Tecavüz salt bir kavramın ötesinden bir misyon ve karakter kazanarak bir kültür haline gelmiş ise; zaten geçmişten, yani bir tarihten ve bir de dayandığı toplumsal bir gerçeklikten bahsetmiş oluyoruz. Bahsettiğimiz tecavüz kültürü günümüz dünyasında insanlığın yaşadığı problemlerin en başında ve hatta en kompleks sorunu olarak yaşanan diğer bir çok soruna kaynaklık etmekte ve dayanak oluşturmaktadır. Bu anlamda bu kompleks sorunun dayandığı toplumsal realite ve tarihsel gerçeklik neydi sorusunun doğru yanıtı bu noktada hayati önem kazanmaktadır.

Reber Apo’nun bu soruya yanıtı ‘ben kadın sorunu için beş bin yıllık tecavüz kültürü dedim. Nasıl Marks’ı anlamak için Hegel’i anlamak gerekir deniliyorsa, iyi bir kadın özgürlük savaşçısı olmak için de egemen olan beş bin yıllık tecavüz kültürünü iyi anlamak gerekir. Hegel’deki köle-efendi diyalektiği ben de kadın-zorba egemen erkek diyalektiği şeklinde ifadelendirilmiştir. Bu ilişkiyi iyi görmek gerekir. Hegel köle-efendi diyalektiği temelinde ele alıyor ama biz beş bin yıllık bir kadın-zorba erkek çelişkisini işleyip kendimizi, bu sorunu çözümleyerek bu güne kadar taşıdık’ şeklindedir. Demek ki tecavüz kültürü beş bin yıllık geçmişe, yani tarihe ve toplumsal olarak da erkek egemen karaktere dayanmaktadır. Bu karakter dünden bu güne, yani kısa bir zaman dilimini içermemekte, salt bu gün yaşananlar ile sınırlı bir durumun ötesinde bir gerçekliği ifade etmektedir. Söz konusu olan bir tarih ve bir de süreci belirleyen erkek egemen, eril karakter olmuştur. Bu karakter toplumsal doğa, yani orijinal ve doğal olandan sapma olarak ortaya çıkmıştır. Esas anlamında evrenin amacı olarak ifade edilen özgürlükten sapıştır. Sapılan tecavüz kültürünün esasta dayandığı zor, şiddet, gasp, el koyma ve mülkleştirme kavramlarının yer almadığı, bilinmediği ve bu kavramların tanınmadığı doğal anacıl toplumdur. Yani anacıl, doğal olandan sapılmıştır. Zayıf-güçlü, zengin-fakir, kadın-erkek, yaşlı-genç, siyah-beyaz, canlı-cansız, gibi farklıkların olmadığı, ya da günümüz literatürüyle farklıkların ayrışma, korku ve kategorileşme değil de toplumsal olanı tamamlanma, farklıkların birlikteliğinin güçlenme duygusu yarattığı ve zenginlik olarak kabul gördüğü; farklıkların eşit yaşadığı doğal toplumsal sistem veya düzenden sapıştır. Evrensel birikintilerin tecrübesinden, birikiminden ve duyusal olanından tümden kopuş ve salt analitik olanın hâkim olduğu gerçekliğine yol alış sürecidir. Kadın ve zorba erkek çelişkisi bu anlamda insanlık açısından en temel ve öncelikli bir çelişki olarak diğer tüm çelişkilerin başında yer almış ve bu çelişkilerin çıkış zemini haline gelmiştir. Zorba erkeğin kadına karşı geliştirdiği ilk büyük hâkimiyet savaşı ve kadının buna karşı yürüttüğü mücadele de başkaldırı ve direnişlerin ilki olma özelliğini taşımaktadır.

Erkek egemen veya ataerkil süreç olarak da ifade edilen bu beş bin yıllık tarihe bir anlamda da iktidar, hiyerarşi ve militarizmin tarihi demekte pekâlâ mümkündür. İktidar, hiyerarşi ve militarizmin dayandığı ideolojik, siyasi, sosyal, ekonomik kurum ve örgütlenmeler zora, gaspa, el koymaya ve mülkleştirmeye dayalıdır. Bu anlamda ilk olarak zora, el konulana, gaspa ve mülkleştirmeye konu olan ve maruz kalan kadının emeği, bedeni ve kendisi olmuştur. Bu anlamda doğa ve insanlık ilk büyük tecavüze kadın şansında maruz kalmıştır. Neolitik toplum olarak da ifade edilen anacıl-doğal toplum sisteminin birikimlerine, kadının emeğine ve bedenine uzatılan zorba el, bir anlamda da insanlığın ilk büyük gaspına ve mülkleştirmesine uzanan eldir. Kadına karşı geliştirilen zor, gasp ve mülkleştirme hâkimiyete, sınıflaşmaya ve dolayısıyla iktidarcı-hiyerarşik cinsiyetçiliğin inşasına götürmüştür. Söz konusu inşa sürecinin en temel kurumu olan devlet, cinsiyetçiliğin gelişiminde çok temel role sahiptir, bir nevi tecavüz kültürünün kurumlaşması ve kendisi de denilebilir. Reber Apo devletin tecavüz kültürü ile kavramsal ve kurumsal bağını ‘örneğin devletin kelime anlamı, ele geçirilen bir kadınla yaşanılacak gece anlamından türemedir. Devletin kelime olarak bile tecavüz ve köleleştirilmeyle ilişkisi oldukça ilginçtir’ olarak ortaya koymaktadır. Cinsiyetçilik artık ideoloji olarak tecavüz kültürünü bir doku olarak örmeye ve topluma hâkim kılmaya çalışmıştır. Cinsiyetçilik ideolojisinin kaynağında bu anlamda hiyerarşik, iktidarcı, devletçi zihniyet vardır.


Tecavüz kelimesi sınırını aşmak, geçişe izin verilmemiş olanı ihlal etmek anlamına gelen arapça cevaz yani cvz kökünden türer. Bu nedenle türkçe’deki kullanımı ile arapça’daki kullanımı arasında fark vardır. Çoğunlukla cinsel saldırı anlamında kullanılsa da, kavram kelime kökeni bağlamında değerlendirildiğinde bedenin sınırına varana kadar birçok sınırın aşıldığının bilinciyle ele alınmalı. Saygınlıklar, kutsallıklar, yasaklar, günahlar, temel insan ve toplum hakları, ahlaki sınırlar yıkılmadan bir bedene uzanmak o kadar kolay değildir.

Tecavüzün kadınlara ve halklara karşı bir silah gibi kullanılmasının tarihi oldukça eskilere gider. İlk izlerine mitolojilerde, savaş ve soykırım hikayelerinde rastlamak mümkün. Bu korkunç yöntemle çok yönlü bir toplumsal yıkım yaşatılır. Tecavüzün tarihsel izlerini sürdüğümüzde sümer dilinde köle kadınlar için kullanılan “geme” sözcüğü ile karşılaşırız. Sümer dilinde “köle-kız” simgesi gerçekte munus, “kadın” ve kur, “dağ” sözcük işaretlerinin birleştirilmesinden oluşmuştur; “dağ-kadın” düşüncesini açıklar. Sümerler köle-kızlarını çoğunlukla çevrelerindeki dağlık bölgelerden ele geçirdiklerinden bu bileşik işaret tam olarak sümerce “köle-kız”, “geme” sözcüğünü göstermektedir.(1) dağlardan getirilen köle kızlar muhtemelen devletli uygarlığa direnen dağlı halkların erkekleri katledilerek kaçırılan kadınlardır. Ekonomisini talana ve savaşlardaki ganimetlere dayandıran köleci, sömürgeci devletler, toplumların kendini savunma hatlarını kırdıklarında toprağa, kadınlara ve tüm maddi ve manevi değerlere el koyarlar. Erkekler çoğunlukla öldürülürken kadınlar işlevli köleler olarak görülmüşlerdir. Hizmetçilikte, bakım işlerinde kullanıldıkları gibi cinsel açıdan sömürülür, eğlence aracı haline getirilir ve çocuk makinesi olarak kullanılırlar. İstenildiği zaman satılıp paraya çevrilebilmelerinden ötürü de köle kadınlar bir yatırım aracıdırlar. Arapça’da akışkan, bir yerden bir yere geçiş yapan cyr kökünden türemiş olan cariye, akan, elden ele dolanan, parayla alınıp satılabilen köle kadın (2) biçiminde tanımlanmıştır. Mülk ve mal varlığı hesaplanırken kişinin sahip olduğu cariyeler de mal kapsamındadır. İmparatorların, kralların, dini önderlerin, zengin kişilerin çok sayıda cariyesinin olması zenginlik nişanesidir. Sarayların harem bölümlerinde tutulan bu kadınlar en iyi hizmeti sunacak eğitimlere tabi tutulurlar. Mitolojide tecavüz kültürü

Kutsal olanın sınırının aşılması mitolojik anlatımda tanrıçalara dönük tecavüzle başlar. Kadının toplumsal konumundaki geriye düşüşünü onu temsil eden inanç ve kutsallıklara yönelmiş saldırıyla başlatır uygarlık güçleri. Sümer panteonundaki en güçlü tanrı olarak öne çıkan enlil tanrıça ninlil’e, sümerler’in kurnaz tanrısı enki nintu’ya ve bu tecavüz sonucu doğan ninmu’ya onun kızı olan  ninkurra’ya ve yine bu tecavüz sonucu doğan uttu’ya tecavüz etmiş bundan da dünyadaki bitkilerin doğduğu rivayet edilmiştir. Tüm kutsallıkların, bereketin, aşkın ve savaşın tanrıçası inanna’ya tecavüz eden bahçıvan sukaletu da bunun başka bir örneğidir. Yunan mitolojisinde zeus tam bir tecavüzcü tanrı olarak tanrıçalara ve ölümlü birçok kadına tecavüz etmiştir. Denizler tanrısı poseidon medusa’ya tecavüz etmiştir. Medusa’nın trajik hikayesi lanetlenen tecavüz mağdurlarının en çarpıcı örneğidir. Roma’nın kuruluş mitolojisinde komşu sabin halkını festivale davet eden romalılar, sabin’li kadınlara tecavüz etmişlerdir. Hindistan’da persliler’in saldırılarına karşı kadınların ele geçmemesi için ksanthos’lu erkekler kadın ve çocukları kalenin içine toplayarak yakmışlardır. Racistan’da bikaner kalesinde erkeklerin savaşta öldüğü duyulduğunda kadınlar ellerini sıvaya bastırıp, geride el izlerini bırakarak kendilerini ateşe atmışlardır. Cohar denilen bu gelenek sati(3) geleneğinin bir başka versiyonudur. Kadınlar bir yandan, saldırılabilir, öldürülebilir, alınıp-satılabilir ve tecavüz edilebilir kılınırken, öte yandan ise buna maruz kalan kadınların boyun eğmesi ya da kendini öldürmesi beklenir. Tecavüz kadınlar üzerinde hep çifte cezalandırma mekanizmasıdır. Kadınları o konumda tutan ve onlara bunu uygulayan erkekler değil, tecavüze uğramış kadınlar kirli, namussuz görülmüşlerdir.

En Çok Okunanlar

İlgili Makaleler