Ümit: Toprağını seven herkes ekoloji mücadelesine katılmalıdır

0
148

Hêlîn Ümit, “Devrimci-demokrat olmaya da gerek yok; toprağını seven, güzel, aydınlık günler isteyen, temiz hava almak isteyen herkesin ekoloji mücadelesine katılması gerekli. Çok geniş bir yelpazede bir katılımı örgütlemek gerekli. Soykırım saldırıları kapsamında da özellikle Kurdistan’daki saldırılara karşı çıkmak lazım. Kurdistan’daki; göç ettirme, yurtsuzlaştırma temelinde yürütülüyor. Çok ciddi ekonomik kriz yaşayan bir Türkiye gerçekliği var. Bu faşizmi daha da hırçınlaştırıyor. Daha fazla emekçilerin, halkların, köylünün üzerine gidiyor ve elinde avucunda ne varsa onu elinden almak istiyor. Bu temelde herkesin direniş içerisinde olması gerekir. Elbette bu direnişe de genç kadınlar ve erkeklerin öncülük etmesi gerekir. Çünkü orada savunulan aslında onların geleceğidir” diye konuştu.

Çok güçlü çıkışlar yapacağına dair inancını dile getirdiği Kürt Gençlik Hareketi’nin  gündemine özgürlük, statü sorununu alması gerektiğini vurgulayan Ümit, “Hedef netleşti. Kendi hakikatimiz açığa çıktı. Şimdi nasıl mücadele edeceğimiz netleşecek. Askeri mücadelede nasıl yer alacağız? Siyasi mücadelede nasıl yer alacağız? Düşünce mücadelesinde nasıl yer alacağız? Entelektüel mücadelede aydınlanmaya nasıl öncülük edeceğiz? Kürt gençliğinin gündeminin bu temelde şekillenmesi gerekli. Böyle olursa çok önemli bir dinamizme sahip olan bir gençlik hareketimiz var. Zaten her yerde de şimdi gençlik üretiyoruz. Savaşan gençliktir. Zap’ta, Avaşîn’de, Heftanîn’de, Metîna’da, Xakurkê’de yani her yerde savaşan gençliktir. Ve PKK, bu gençlikle hep genç kalan bir harekettir” dedi.

Tecritten soykırım politikalarına, ulusal birlik konusundan ekolojiye kadar Kurdistan ve Türkiye’de etrafında gelişen önemli gündemleri Medya Haber televizyonunda yayınlanan özel bir programda değerlendiren PKK Merkez Komite Üyesi Hêlîn Ümit’in konuşması şöyle:

Öncelikle Önder Apo’ya, gençlik ve kadın arkadaşlar adına, yoldaşlar adına sevgi, selam ve saygılarımızı belirtmek istiyorum.

Önder Apo’nun İmralı işkence ve soykırım sistemi içerisindeki konumu tabii ki Kürt halkının öncelikli gündemi. Bu 25 yıldır böyle. 25 yıldır Kürt halkı bulunduğu her yerde Önder Apo’nun özgürlüğü temelinde eyleme kalkıyor, çağrı yapıyor. Bu temelde ayaktadır 25 yıldır. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü talep eden, bunun için mücadele eden bir konumdadır.

Halk içerisinde kör kuyuya atılma tabiri diye bir tabir var. Aslında bu, halk edebiyatında çok geçen bir tabirdir. Ve genellikle de aslında halkların önderlerine, liderlerine, öncülerine yönelik iktidar güçlerinin yaptığı uygulamaları tanımlamak için kullanılır. Mevcut durumda tabii Önder Apo’ya da Türk egemen sistemi, Türk egemen sınıfları, uluslararası dayanakları ile birlikte böyle bir gerçekliği reva görüyorlar. Kör kuyuda sesinin duyulmaması hem Kürt halkı hem de dünya halkları açısından buna geçerlilik kazandırmaya çalışıyorlar.

Israrla şunu söylemek lazım. Önder Apo demek, Kürt halkının gerçekliği demek. Önder Apo’yu hep böyle tanımlamak ve Önder Apo’nun özgürlüğüyle Kürt halkının özgürlüğünü özdeşleştirerek ele almak gerekli. Bu anlamıyla Kürt halkı bunu derinden hissediyor. Fakat bu tanımlama biraz dar da kalıyor. Önder Apo’yu sadece Kürt halkının önderliği olarak tanımlamak içinde bulunduğumuz dönemde dar kalan bir gerçekliği de ifade ediyor. Çünkü gerçekten kapitalist modernitenin kendisini küresel bir sistem haline getirerek hegemonyasını kurmadığı hiçbir coğrafya, toplumsal taban, halk kalmadığı, o anlamıyla emekçileri, ezilenleri, kadınları, halkları böyle bir kırım, toplumkırım politikası altında tuttuğu bir dönemde, demokratik modernite paradigması ile çıkış yapan, o anlamıyla alternatif bir sistemin önderliğini açığa çıkaran bir gerçeklik olarak halklar açısından bir umut ve aslında mücadele kaynağı oluyor.

Belki de şöyle bir gerçeklikten dolayı biz Kürt Halk Önderi olarak ya da Kürt halkının mücadelesinin önderi olarak tanımlıyoruz Önder Apo’yu. Kürt halkının içinde bulunduğumuz dönemde mahkûm olduğu statüsüzlük mü dersiniz, soykırım politikaları mı dersiniz, inkar ve imha saldırıları mı dersiniz; artık bunu birçok yönüyle insan ele alabilir. O kadar insanlık açısından bir ayıp, kabul edilemez noktada ki, o yüzden Kürt halkının özgürlük problemiyle birlikte ele alıyoruz.

ÖNDER APO KÜRT HALKININ VARLIK İRADESİDİR

Diyelim ki biz Kürt sorununda belli bir aşamaya geldik, çözüldü. O zaman Önder Apo’nun paradigması, dünyaya yaklaşımı, sisteme yaklaşımı, ideal olarak inşa etmek istediği toplumsal gerçeklik, aslında tüm dünya halkları açısından temsil ettiği önderlik gerçekliğini daha görünür kılacak. Bu anlamıyla şunu hep vurgulamak lazım. Bizim açımızdan, yürüttüğümüz mücadele açısından Önder Apo, Kürt halkının özgürlük sesidir. Onun iradesidir, onun varlık iradesidir. Bunu böyle görmek ve o şekilde mücadele yürütmek lazım. Ama bir de Brüksel’de en son sendikaların yaptığı açıklama vardı. Gerçekten çok önemliydi. Hem yaptıkları çağrılar hem de aldıkları kararlar çok önemliydi. Hem Türk devletine çağrı yapılar, Avrupa Birliği’ne uyarılarda bulundular, halklara çağrı yaptılar. Bu anlamıyla Önder Apo bunun fiziki özgürlüğünün aslında sadece ülke ve bölge demokrasisi, özgürlükleri açısından değil dünya halkları ve mücadelesi açısından da önemini, değerini gören bir anlayış giderek gelişiyor. Daha fazla yaygınlaştırmak lazım. Mesela geçmişte Cezayir’i halkının mücadelesi. Dünya halklarının, aslında dünya insanlığının vicdanen hesaplaştığı alandı. Ya da Filistin mücadelesi… Ortadoğu ve dünya halkları açısından günümüzde de öyle bir gerçekliği halen koruyor ama eskisi kadar gündeme gelmiyor İsrail’in politikalarından dolayı. Bunlar halkların kendilerine yönelik saldırıları boşa çıkardıkları merkezler olmuş durumda aslında.

DEMOKRATİK MODERNİTENİN SESİ OLABİLMELİYİZ

Dünya insanlığına dönük saldırıların birleşik olarak yöneldiği yerdir Kurdistan. Eğer Kurdistan’da insanlık kazanırsa, Kürt halkı kazanırsa, özgürlük kazanırsa, demokrasi kazanırsa, demokratik modernite mücadelesi kazanırsa aslında dünya insanlığı açısından hem ahlaken hem politik olarak çok önemli bir kazanım açığa çıkacaktır. Bunu ısrarla enternasyonal dostlarımızla birlikte diğer halklardan, aydın entellektüellerle birlikte, çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla; kapitalist modernitenin bu kadar zapturapt, üçüncü dünya savaşıyla kontrol altına almak istediği bir dünyada demokratik modernitenin sesi olabilmeliyiz. Bu anlamıyla her birini bir komün gibi düşünebilirsiniz. Bir sendika bir komündür ya da bir sivil toplum kuruluşu bir komündür. Eğer gerçekten demokratik kriterleri esas alıp, bu komünleri bir araya getirerek dünya çapında mücadeleyi yükseltmek çok önemli.

Bu, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü açısından da önemli. Ama daha fazlası insanlık için önemli. Önder Apo’nun temsil ettiği gerçekliğe alan açmak için bizim demokrasi güçleriyle daha birleşik olarak mücadelemizi büyütmemiz gerekli. Brüksel’deki açıklama açısından şunu söyleyebilirim; Önder Apo’nun üzerindeki bu politikaların neden geliştiğini doğru anlamak lazım. Herşeyden önce bir hegemonya mücadelesi yürüyor Türkiye’de. Bu hegemonya mücadelesi içerisinde AKP-MHP’nin başını çektiği faşist ittifak, demokrasi ve özgürlük isteyen güçlere alanı kapatmak istiyor. Bu yüzden Önder Apo’ya dönük bu kadar ağır saldırılar var, korku var. Çünkü ideolojik hegemonya, kültürel hegemonya, siyasal hegemonya, ekonomik hegemonya kurulmak isteniyor. Önder Apo’nun düşünce sistematiği, mücadele felsefesi, halkları örgütleme ve güç haline getirme yaklaşımı buna engeldir. Eğer o kırılırsa Türkiye’de demokrasi, özgürlük, insan hakları, adalet, birlikte yaşam gelişecek. Mevcut faşist hegemonyanın çıkarlarına denk düşmediği için bu kadar ağır bir saldırı vardır. Bunun herkes tarafından çok iyi anlaşılması lazım. Ben bu vesileyle şunu söylemek istiyorum; Türkiyeli demokratların, aydınların, özellikle Türkiye halkının geleceğini düşünen insanların, siyasetçilerin elini taşın altına koyması gerekiyor. Bu konuda sorumluluk alması gerekiyor. Gerçekten Türkiye’de Kürt sorunu çözülmeden, Önder Apo üzerindeki saldırılar ortadan kaldırılmadan, fiziki özgürlüğü gerçekleşmeden Türkiye daha ağır karanlıklara mahkumdur.

TÜRK YURTSEVERLERİN SAVAŞ ÇİZGİSİNE KARŞI DURUŞ GELİŞTİRMELERİ LAZIM

Biz mücadele ediyoruz. PKK olarak mücadele eden bir gücüz. Toplumsal alanda belli bir gücümüz var. Her yerde var. O anlamıyla bu mücadele devam edecek. Fakat Türkiye üzerindeki hesaplar ağır. Gerçek Türk yurtseverlerinin, Türkiye’yi düşünen insanların, Türkiye’deki savaş çizgisine, halklarla savaş, emekçilerle savaş, kadınlarla savaş çizgisine karşı bir duruş geliştirmeleri lazım. Türkiyeli demokratların, aydınların bulundukları her alanda; sadece Türkiye içinde değil uluslararası alanda çok daha fazla devreye girmesi lazım.

Kürt sorunun çözümü için Türkiye’de çok ağır bir faşizm ortamı olduğunu biliyoruz. Şimdi Merdan Yanardağ örneğini herkes takip ediyor, ibretle takip ediyor. Söylediği bir hakikat; İmralı’da bir gerçeklik var değil mi? Ona dönük bir hukuksuzluk var. Bu hukuksuzluğun siyasi amaçlarını afişe etti. Fakat dokunulmaz tunç yasasının işlediği bir alandı o. Önder Apo’ya ilişkin hiçbir şey konuşamazsınız. Ona dair hiçbir gerçekliği dışa vuramazsınız. Ne oldu yaklaşık bir aydır? Haksız yere gözaltında, tutuklu bulunuyor.

Bunun bir nedeni de Merdan Yanardağ’ın tek bırakılması. Gerçekten Türkiye’de birazcık  Türkiye’nin geleceği hakkında demokratikleşme kaygılarına katılıyorum diyen, adalet isteyen, ekonomik alanda eşitliği arayan aydın varsa yan yana durmayı öğrenebilmeli. Başta Türkiye ile aydınlar ve demokratlar, sol-sosyalist güçler bir arada durabilmeli. Ve sonra da bunlar Kürt halkının özgürlük mücadelesinin direnen güçleriyle yanyana durabilmeli. Yoksa devlet yaptığıyla kalıyor. Çağrım buna dönüktür.

İçinde bulunduğumuz dönemde Önder Apo üzerinde İmralı soykırım sistemi artık gizlenemez noktaya gelmiştir. Bir insanlık ayıbı olduğu kadar Türkiye’deki rejim gerçekliğini deşifre eden en önemli merkez konumundadır. O parçalanmadan Türkiye’de herhangi bir adım atılamaz, herhangi bir muhalefet gelişemez. Sistem buna izin vermez. Ama bu kırılırsa, değişirse, buna dönük söz söyleme gücü, iradesi ve cesareti açığa çıkarsa her konuda Türkiye’de siyasal ortam canlanır, dinamikler açığa çıkar.

AKP-MHP’NİN İDEOLOJİK SALDIRISINI GÜÇLÜ KARŞILAMAK LAZIM

Kültürel İslam, toplumumuzun yaşadığı İslam’la siyasal İslam ayrıdır. Bu çok hassas bir konu. Ortadoğu toplumları, inançlı toplumlar. Biz hepimiz böyle ailelerin çocuklarıyız. Toplumumuzda İslami gelenek, İslami değerlere bağlılık yüksektir. AKP-MHP ne yapıyor? İslamcı seküler ayrımı yaparak bütün İslamcıları kutuplaştırıcı bir rol oynuyor.

Cumhuriyetin ilk kuruluşundan itibaren siyasal alandaki çekişmelerin devam ettiğini görüyoruz. Bu ilk kuruluşundan beri var. Özgürlük istemeyi Batı’yla özdeşleştirme var.  Geriye ne kalıyor? Padişah rejimi, saltanat rejimi, diktatoryal rejim. İktidar güçleri bunun inşasına yöneliyor. Böyle bir tehlike var. O anlamıyla Türkiye’deki hegemonya mücadelesinin ayrıntılarına inmek lazım. Bununla doğru mücadele etmek lazım.  Demokrasinin kökeni bu topraklardır, bu coğrafyadır. Demokratik modellerin, demokratik yaşam örneklerinin en nadide örnekleri Ortadoğu coğrafyasında yaşanmış. En güzel direnişler bu coğrafyada gelişmiş. Komünal yaşam değerlerine dayalı örgütlenme modelleri bu coğrafyada gelişmiş. Hem de İslam çatısı altında gelişmiş. AKP-MHP faşizminin yaptığı, özelde de AKP’nin yaptığı bu ideolojik saldırıyı güçlü karşılamak lazım. İşte Önder Apo’ya dönük tecrit. Bununla ilgili Önder Apo, ortaya koyduğu paradigmasıyla Ortadoğu halklarına, başta Kürt halkı olmak üzere demokratik kültürde kendi değerleriyle yaşama alternatifini sunuyor. Siz bakmayın yerli-milli demelerine. Bu da Cumhuriyetin kuruluşunda İslamcı hareketin kullandığı bir slogan. Günümüzde yeniden canlandırıyorlar bu sözü. Ne alakası var? Gittiler NATO’da, NATO zirvesinde her denilene boyun eğdiler. Herkes bunu biliyor. Şimdi AKP medyası ne yapmaya çalışıyor? Sözde dış politikada düzeltme yapılıyormuş. Ne alakası var? Türkiye kendi ayarlarına geri dönüyor. Türkiye’nin ayarları ne? Türkiye, Türk ulus devleti, bağımlı bir devlettir. Türkiye’deki siyasal yapılar ancak ve ancak demokratikleşmeyle tabandan örgütlenirse, halkın iradesi ve gücü açığa çıkarılırsa ve örgütlü toplum günlük olarak siyaset üreten bir toplum haline gelebilirse bağımsız, yerli ve milli olabilir. Beş yılda bir, dört yılda bir seçimlerin yapılarak alavere dalavere ile, devlet aklının iktidara getirdikleriyle, halkın siyasetten, politikadan dışlandığı bir şeyle ne demokrasi gelir, ne özgürlük. Diğerlerinin hepsi göz boyamadır. İşte Önder Apo tüm bunları deşifre ettiği için kör kuyuya atılmak isteniyor. Bu yüzden benim çağrım, başta Türkiyeli aydınlar olmak üzere, özellikle yurt dışındaki aydınların harekete geçebilmeleri. Yurt dışında da bir sürü aydın var; onları sorumluluk almaya çağırıyorum.

‘ÇÖKTÜRME PLANI’YLA BİRLİKTE HERKESTEN DİLENİR OLDU

Savaş bütün yoğunluğuyla devam ediyor. Belki şöyle bir şey var; savaş biraz sınırın dışında, Bakurê Kurdistan’ın dışında, Medya Savunma Alanlarında yoğunlaşmış durumda. Böyle biraz duyarsızlık var Bakur alanında. Ben öncelikle onu eleştirmek istiyorum. Hem Türkiye halkı açısından hem Kurdistan halkı açısından söylüyorum. Medya Savunma Alanlarındaki savaş, Türkiye ve Kurdistan’da hakimiyeti tümden ele geçirmek içindir. Eğer gerillanın direnişi burada gerilerse; zayıflar, sağ kalmazsa artık Türkiye’de dört başı mamur koyu bir faşizmin zamanı gelir. O yüzden kendi kaderini buradaki savaşta gören, bu savaşta gerillanın yanında yer alan, onu destekleyen, ona katılan, o savaşı sahiplenen bir tutum olmalı. Türkiye halkı açısından da buna karşı çıkan, bu işgal harekatının yol açtığı sonuçları gören bir tutum olmalı.

Herkes şunu görmeli; 2015’ten beri Çöktürme Eylem Planıyla birlikte artan saldırılarla birlikte Türkiye’de ne oldu? Tüm Türkiye’deki siyasi, askeri, ekonomik, sosyal yaşama ne oldu? Herkesin çöküşü oldu değil mi? Çırpınıyor. Katar’a gidiyor, şuraya gidiyor, buraya gidiyor; herkesten dileniyor.

Ama ondan önce nasıldı? Önder Apo ile görüşmeler olduğunda, Önder Apo’nun sesinin duyulduğu dönemlerde belki de Cumhuriyet tarihinin en umutlu, pozitif gelişmelerin yaşandığı, herkesin biraz derin nefes aldığı, halklar arası birlikte yaşamın en güzel örneklerinin geliştiği bir dönem oldu. Ekonomik olarak refah düzeyi arttı. O AKP’nin marifeti değildi ki!

Biz bu durumu biliyorduk, Türkiye ekonomisinin bu savaşta ne kadar zorlanacağını biliyorduk. Bu yüzden defalarca bu konuda değerlendirme yaptı arkadaşlarımız. Bunun Türkiye toplumuna zarar vereceğini söylediler. Gelinen noktada da Zap’ta, Metîna’da, Heftanîn’de, Xakurkê’de, genel olarak Medya Savunma Alanlarında yürüyen savaş en fazla sahibini vuruyor; o savaşı sürdürenleri vuruyor. Bu anlamıyla Türkiye ve Kurdistan halklarının buna duyarlı olması lazım.

Son hafta içerisinde çok etkili eylemlilikler gelişti. Özelikle Tepê Cûdî’de. Ben bu eylemde yer alan tüm YJA Star ve HPG gerillalarını selamlıyorum. Gerçekten son bir haftadır böyle bir hamle var. Türk devleti işgalci konumundadır, soykırımcı güçtür. İstediği kadar kendisini farklı şekillerde gerekçelendirmeye çalışsın, bunu ne dünyaya ne de halklara anlatamaz. Öfkeyi büyütür. Bu da gerillanın her zaman daha güçlü bir şekilde eylemlerini sürdüreceğinin, bazı darbeler alsa da, düşman bazı yerlere gelip o teknik gücüyle tutulsa da uzun süre kalamayacağının göstergesidir.

KİMYASAL KULLANIMINA KARŞI EYLEMLER DAHA KİTLESEL OLABİLMELİ

Türk ordusu NATO’dan aldığı silahlarla savaşabiliyor. Başta taktik nükleer silahlar olmak üzere, kimyasal silahlar olmak üzere ancak bunlarla savaşıyor.

Xoşnav Ata geçtiğimiz gün eylemini sonlandırdı. Gerçekten ibretlik bir açıklama yaptı. Dedi ki; “ben 1 yıldır burada eylem yapıyorum sesimi duyurmak için, bir görüşme yapabilmek için; onu bile yapmadılar”. Bu gerçeklikten dolayı eylemini bıraktığını fakat mücadelesini farklı şekillerde sürdüreceğini ifade etti. Ben kendisine gerilla arkadaşlarımız adına sevgi ve selamlarımızı belirtiyorum. Bir yıldır gösterdiği direniş, eylem, duruş çok anlamlıydı. Bir kişinin duruşu değildi. Kürt halkının bir temsilcisi olarak orada gerillalar için, gerillalara karşı insanlık suçu işleyen Türk ordusuna karşı bir duruş sergiledi.  Bu tür eylemler daha kitlesel olabilmeli. Daha fazla sahip çıkma olabilmeli. Xoşnav Ata iki yeğeni için bunu yaptı. Onun o iki yeğeni bu Kürt halkının özgürlük militanı. Öyle bir sahiplenme ruhu. Kürt halkı bu tür eylemler içerisinde her zaman olabilmeli. Mümkün olduğunca her yerde, her alanda eylemler içinde olabilmeli. Özellikle kimyasal silah kullanımı, taktik nükleer silah kullanımı; bunlar insanlık suçudur. Bunlar yasalara bağlanmıştır. Ama söz konusu Kürtler olunca bunlar uygulanmıyor.

Yine de özellikle yurt dışında yaşayan halkımız için söylüyorum. Bu kurumların kapısını aşındırmalılar. Mümkün olan her düzeyde eylem ortaya koyabilmeliler. Bu konuda gerekli kararları çıkarttırana kadar sürdürmeliler.

Gerçekten Türk ordusunun gerilla karşısında başka bir duruşu yoktur, aracı yoktur. Ona dayalı olarak savaşı yürütüyor. Buna karşı mutlaka bir tutum koymak lazım. Bizim yürüttüğümüz savaş her zaman böyle yüksek teknolojiye karşı ideolojiye, düşünceye, iradeye, cesarete fedai, iyiliğe dayalı olarak yürüyen halk mücadelesidir. Böyle yüksek teknoloji niye bizim elimizde yok, biz o yüzden savaşamayız, direnmeyiz anlayışı yok bizde. Gerillacılık anlayışı buna terstir. Fakat kimyasallarla zehirlemek, taktik nükleer bombalar kullanmak ayrı bir durum  Buna karşı her yerde, her alanda Kürt halkının tavır koyması lazım.

Gelinen noktada savaş kilitlendi. Zaten adı “Pençe Kilit Operasyonu”. Biz operasyonun ilk geliştiği dönemlerde bu operasyon kilitlenecek demiştik. Gerçekten de mevcut o durum devam ediyor. Bu anlamıyla Türk devletinin işgalci politikalarına karşı gerekli fedai duruş sergileniyor. Herhangi bir ilerlemesinden de bahsedilemez.

KORKUNÇ BİR SOYKIRIM SAVAŞI VAR KURDISTAN’DA

Özgür basın geleneği üzerine çok ciddi baskılar var. Her gün tutuklama var, gözaltı var. Birini alıyorlar öbürünü bırakıyorlar. Onlara da sevgi ve selamlarımızı belirtiyorum. Direnişlerini selamlıyorum. Gerçekten çok önemlidir. Geri adım atmıyorlar. Bu tutuklamalar Kurdistan’daki yürütülen soykırım saldırılarını gizlemek için yapılıyor. Kürt halkı üzerindeki uygulamaların açığa çıkmasını, saldırıların açığa çıkmasını, afişe olmasını engellemeye çalışıyorlar.

Kürt halkının iradesini kıracak saldırıların devam etmesini, Kürt köylüsüne, insanına dönük katliamların sürmesini sağlamaya çalışıyorlar. Cûdî’de ağaç bırakmadılar. O da bir soykırım saldırısı değil mi? Doğakırım aslında. Senin yaşam alanını işgal ediyor.  Düşünün, şu anda ağaçların altındayız. Bu ağaçların kesildiğini düşünün. Burada yaşam olabilir mi? Ağaç yaşamdır. 2014’te karar altına alınan, planlanan, 2015’te aktif olarak devreye koyulan Çöktürme Eylem Planı, Türk devleti tarafından yürütülüyor. Bundan geri adım atma yoktur. Çöktürme Eylem Planı’nın en güncel amacı, Kürt soykırımını sürdürme planıdır. Bunun için ne yapıyorlar? Günlük olarak aslında Kürt toplumunun başında kılıç tutup tehdit etmek hatta bundan da ziyade her gün kıyıp bununla hem korkutmak hem de iradesini kırmak istiyor. Zaten katlettiğini katlediyor. Bu şekilde teslim almak istiyor.

Böyle bir soykırım savaşıdır. Dünyada eşi benzeri yoktur. Mesela diğer halklardan da soykırım saldırılarına maruz kalanlar var. Sömürgecilik uygulamalarına maruz kalan halklar var. Halkların buna karşı geliştirdiği direnişler var. Ama dikkat ederseniz Önderliğimiz Kürt soykırımını “biricik” olarak tanımladı. Dedi ki eşi benzeri yoktur. Mesela siyahi halklar… Siyahi halklar zülme uğrarken biliyorlardı neden bu zülme uğradıklarını. Derilerinin rengi nedeniyle saldırı altında kaldıklarının farkındaydılar. Yahudiler niye inançlarından dolayı katledildiklerini biliyorlardı. Kürtler katledilirken bile Kürt olarak katledilmiyorlar. Kimlikleri yok. Bundan daha ağır bir şey olabilir mi? Sudan gerekçelerle, bahanelerle Kürtleri soykırımdan geçirmek, diline yasak koymak, kültürüne yasak koymak, yaşam biçimine müdahale etmek, her türlü kirli müdahaleyi, fuhuşu uyuşturucuyla yozlaştırmak… Korkunç bir soykırım saldırısı vardır Kurdistan’da.

Halkımızın bu soykırım saldırılarını derinden hissetmesi lazım. En kötü şey, en kötü kötü hal alışmaktır. Türk devleti alıştırmak istiyor. Düşkünlüğe alıştırmak istiyor. Kendine yabancılaşmaya alıştırmak istiyor. Bu şekliyle asimilasyonu tamamlamak istiyor. Böyle bir politikası var. O yüzden sistematik olarak bunu böyle sürdürüyor. Bu bir düşürme politikası. O yüzden tüm halkımızın gerçekten soykırımı derinden hissetmesi lazım. Soykırımla birlikte yaşanamaz. Bu ahlaken düşüşü zorunlu kılar. Biz de insanlığımızdan vazgeçemeyeceğimiz göre, Kürt halkı halk olmaktan vazgeçemeyeceğine göre direnmekten başka bir seçeneğimiz yok. Bu tür saldırılara karşı Kürt halkı kesinlikle örgütlü olabilmeli. Kesinlikle tavır koyabilmeli.

Hiçbir faşizm saldırısı, hiçbir diktatoryal saldırı susmakla anlatılamaz. Gültan Kışanak’ın bir röportajında geçiyordu; “toplumsal felaketler doğa felaketleri gibi değildir, Doğal felaketleri beklersin geçer. Sonra sen kendini yeniden oluşturabilirsin. Fakat toplumsal felaketler, saldırılar, yıkımlar böyle geçmez. Eğer bir saldırı varsa, eğer buna karşı direnmezsen o kendisini güçlendirerek daha fazla sürdürür. Bu yüzden artık bekleyerek,  başka güçlerden medet umarak, birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemekle olmaz. Kimse böyle bir şeyi düşünmemeli. Kürt halkı politik bir halktır. Kürt halkı ateşlerin içerisinden çıkarak uluslaşan, demokratik uluslaşmayı böyle yaşayan bir halktır. O yüzden kendi gücünü kendisinde görmeli, örgütlenmeyi mücadele etmelidir. Bu tür saldırılarla karşı karşıya kalanlar da asla yalnız bırakılmamalıdır. Erdoğan, Esat’a “zulümle abad olunmaz” diyordu.  Şimdi kendisi zulümle abad olmaya çalışıyor. Esad’dan farkı yoktur. Hatta diyebilirim ki daha beter, daha örtülü, daha kirli ilişkiler ağı içerisinde Kürt halkının soykırımını sağlamaya çalışıyor.

DEMOKRATİK SİYASET ALANINDA TEK BİR GÜÇ VAR

Cumhuriyet’in 100’üncü yılında bu saldırılara karşı cevap veriyoruz. Onlar da Kürt soykırımını tamamlama konusunda saldırılarını yoğunlaştırmış durumda. Bu saldırılar bununla bağlantılı. Hiç kimsenin umutsuzluğa, güvensizliğe düşmesine gerek yoktur. Kürt halkının özgürlük güçleri direniyor, Önderliği direniyor, kadınları direniyor, gençliği direniyor. Bundan sonra da daha fazla da direnecek. Artık böyle aldatma, saklama, işte kandırma dönemi geçti. O anlamıyla herkesin daha özgüvenli yaklaşması lazım.

Benim bu konuda bir çağrım da demokratik siyaset alanında olacak. Demokratik siyaset alanında üçüncü yolun örülmesi lazım. İki siyasi akım arasında bekleyen, kendini konumlandıran değil de kendi çizgisini oluşturan, inşa eden, mücadele eden… Türkiye’de başka bir muhalefet gücü yok zaten. Demokratik siyaset alanı dışında, Emek ve Özgürlük İttifakı dışında, bunun içerisinde yer alan güçlerin dışında Türkiye’de bir muhalefet yok. Tek muhalefet var; bu da demokratik siyaset alanında Emek ve Özgürlük İttifakıdır. Eğer onlar rolünü oynarsa oynar. Yoksa başka hiç kimse oynamaz. Yoktur böyle bir güç. Bunu artık herkesin kabul etmesi lazım.

Bu temelde baskı gören, ezilen, horlanan, dışlanan, zulme zulümle yüz yüze kalan Kürt halkı başta olmak üzere işçileri, emekçileri, kadınları, ekolojistleri, anarşistleri, mevcut gidişattan rahatsız olan herkesi kucaklayacak bir siyasal söylem ve pratik eylem hattını örgütleyebilmeliler. Beklemenin zamanı değildir  Bir beş yıl daha bekleyecekler. Şimdi kazanacaklar ki beş yıl sonra kazansınlar.

KÜRTLER LOZAN KONFERANSI’NDA BİZ VARIZ DEDİ

Öncelikle Lozan Konferansını gerçekleştiren güçleri, kesimleri, bireyleri, aydınları kutluyorum. Cumhuriyetin 100’üncü yılında Kürt varlığını ve özgürlüğünü ortadan kaldırmak isteyen saldırılarla birlikte girdik. Bunlar devam ediyor. Fakat şöyle bir gerçeklik var. Bu yüz yüzyıl içerisinde Cumhuriyetin temel planı olan Kürt soykırımını tamamlama gerçekleşemedi. Bu konferansta Kürtler her şeyden önce yüzüncü yılında “biz varız” dedi. Lozan Konferansı’nın anlamı bu. Eksiklikleri, yetersizlikleri bir tarafa bırakıyorum. Öncelikle bunu söylemek istiyorum. Kürt halkının, Kürt halkının temsilcilerinin bir araya gelerek işte soykırım planlarının başarılı olmadığını haykırmaları ve bu temelde önümüzdeki dönemi planlayacak kararlı aşamalara gitmeleri gerçekten önemli.

Xoşnav Ata’dan ve onun eyleminden bahsettik. Ona cevaben deniliyor ki; “bir devletiniz yok ki”. Devleti olmayanlar insan yerine konulmuyor. Hep biz böyle 40 milyon Kürt halkı diyoruz da 40 milyonu herhalde çoktan aştık. Kürt halkı 50-60 milyonluk bir halk ve yok sayılıyor. Üzerinde soykırım politikası yürütülüyor. Buna karşı hiç kimseden bir ses çıkmıyor. Gerçeklik böyledir. O açıdan Kürtlerin örgütlenerek kendisini demokratik ulus olma temelinde ifade edecekleri bir konferansa ulaşmış olmaları önemlidir.  Bunun değerini bilmek lazım.

Fakat bazı kararlar daha somut olabilirdi. Mesela Önder Apo’nun özgürlüğü için karar almışlar. Genel zindanlardaki siyasi tutsaklar için de… Bu önemli fakat Önder Apo’nun pozisyonu sadece bu değil. Zindanda bir siyasi tutsak değil. Bununla aynılaştırmak yanlış gibi geliyor bana. Önder Apo’nun konumu ya da İmralı Soykırım merkezi, dört parça Kurdistan’da yürütülen soykırım saldırılarının merkezi. Bu yüzden böyle daha somut bir eylem planına ulaşmak gerekir diye düşünüyorum. Belki daha sonra bunu yapar katılımcılar. Böyle bir iç karar almış olabilirler. Fakat ben basına yansıdığı kadarıyla bunu söylüyorum.

KDP BİR ULUSAL SUÇ İŞLİYOR

Bunun dışında katılan örgütler, bireyler belli bir kararlaşmaya ulaştılar. En önemli kararlarından bir tanesi de; ulusal konferansa çağrı yaptılar. Hareketimiz, Önderliğimiz Kürt ulusal birliğini geliştirmek için gerçekten yıllardır, neredeyse hareketimizin geçmişi kadar süre boyunca mücadele verdi, yürüttü. Fakat Kürt ulusal birliği de tabii ilkeler temelinde olacak, belli kurallar çerçevesinde olacak. O anlamıyla gerçekten Kürt halkının ulusal birliğine hizmet hizmet edecek şekilde düşünmek lazım  Bu anda bile bazı şeyler daha açık tanımlanabilir. Mesela heval Karasu da programda ifade etti. Dedi ki sanki KDP’siz ulusal birlik olmazmış gibi ya da ulusal konferans gerçekleşmezmiş gibi yaklaşımlar var. Bu yanlış. Mevcut durumda mesela KDP’nin oynadığı role bakalım. Lozan’a gitti gitmedi, bunları tartışmıyorum. Kürt çocukları, kimyasalla, taktik nükleer silahla sözde onun hakimiyetinin olduğu bölgelerde katlediliyor. Bunun ortağı konumunda. Bu bir ulusal suç. Bu, suç teşkil ediyor. KDP ve KDP’ye bağlı güçler artık özel savaş güçleri; kim ne söylerse söylesin bunu haklı çıkaramaz. Türklere bakın. Dünyanın bir ucunda bir Türk’ün başına bir şey geliyor, hemen sahipleniyor  Şimdi bu kadar acı çekmiş, bu kadar zulüm görmüş bir halkın üyesi olacaksın -ki ben KDP’yi çok Kürt olarak da görmüyorum- fakat bu kadar şey olacak ve göstermelik olarak olsa bile kınamayacaksın. De ki bak, buradaki Kürtlere böyle zulüm ediyorsun, zindanları Kürtlerle doldurmuşsun, seni kınıyorum de. O da yoktur.

Ulusal birliği tartışırken, ulusal konferansı tartışırken, ölçüler temelinde tartışmak, Kürt halkının ulusal çıkarları temelinde tartışmak gerekli. Yoksa şu gelir, bu gelir, bu olur, şu olur. Mevcut güçlerin siyasi pozisyonuna göre değiştirmemek lazım. Önemli olan budur. Fakat dediğim gibi, yüzüncü yılında Lozan’da böyle bir cevap verilmesi önemlidir. Böyle bir kararın alınması önemlidir. Halen de tartışmalar sürüyor. Türkiye’de mesela Lozan tartışması yürütülüyor. HDK planlama yaptı, yürütüyor, yürütecek.

O konferansı tartışmak lazım gerçekten. Uluslararası sistem Kürt halkına nasıl bir kader yazdı? Bu kader nasıl bozulur? Bunun bölge halklarıyla ilişkisi nedir? Bu tartışmaları gerçekten yapmak lazım. Fakat somut bir eylem planına dönüştürmek ve eyleme geçmek de lazım.

HERKES EKOLOJİ MÜCADELESİNE KATILMALI

Doğa kırım politikalarının iki boyutu var. Birincisi;kapitalist modernite, kapitalist sömürü sistemi, endüstriyalizm canavarının doğayı tahrip etmesi ve aslında ekosistemi ortadan kaldıran saldırıları bağlamında. Ve söz konusu Türkiye ve Kurdistan’da soykırım politikaları bağlamında var. İki boyutlu bir gerçeklik var söz konusu Türkiye ve Kurdistan olunca. Dünyanın başka yerlerinde başka şekilde tartışılır.

Mevcut ulus devletler, güçlü ulus devletler bile kendi coğrafyalarına koruma altına alıyorlar. Fakat onlar için halkın, ulusun, insanların yaşam alanlarının hiçbir değeri yok. O toprağa duyulan sevgi de yok, saygı da yok. Hepsi talancı, işgalci ve her şeyi paraya dönüştürecek kesimlerdir. Bu yüzden de bugün Türkiye’nin en güzel, en nadide köşeleri, yıkımla karşı karşıyadır. Ben orada direnen anaları, o elleri toprak kokan, nasırlı emeğiyle yaşayan bu insanları selamlıyorum. Gerçekten etkileniyoruz. Ben kendim o anaların o ağaçlara sarılarak yaptığı direnişi gördüğümde etkileniyorum. Çünkü o ağaç onun için yaşamdır, onun geçmişidir, onun anasıdır, onun çocuklarının geleceğidir. Sadece bir ağaç değildir. Gezi’de öyle değil miydi? Mesela Gezi Direnişi’nin de çıkış noktası biraz ağaçları korumaktı. Ve şimdi Muğla’da gerçekleşen saldırı, o anlamıyla tam bir kırım politikasıdır  Bu haliyle aslında Türkiye toplumunda kalan insanlığı da kırmak istiyorlar. Bir köy toplumu, kırsal yaşam, doğa, doğayla barışık, toplum ahlaklı toplumdur. Ağacına sahip çıkan insanına da sahip çıkar. Böyle bir diyalektik ilişki var zaten. Doğal insanlar o bütünlüğü parçalamazlar. Ağaç ayrı cansız, ruhsuz, insan canlı ruhlu gibi ayrımlara gitmezler. Bizim köylerimizde de vardı. Mesela ağaçla konuşur, yürüdüğü yoldaki patika ile konuşur, ona anlam verir. Onu ruhlu görür. Gerçeği de odur zaten. Ona bir anlam yükler. Türkiye toplumunun anıları da böyle yıkılırsa, dayandığı bu ahlaki değerlerden geriye ne kalacak? Gerçekten nereye gidecek bu insanlar? Nasıl yaşayacaklar?

Ekoloji mücadelesi yalnızca geleceğin temiz havasını, dünyayı kurtaran küresel bir mücadele alanı değil. Aynı zamanda senin geçmişine sahip çıktığın bir yurtseverlik alanı. Hem yerel bağları var hem küresel çapta yürütülmesi gereken evrensel bir mücadele. Türkiye’deki tüm devrimcilerin, demokratların, duyarlı insanların… Devrimci-demokrat olmaya da gerek yok; toprağını seven, güzel, aydınlık günler isteyen, temiz hava almak isteyen herkesin ekoloji mücadelesine katılması gerekli. Çok geniş bir yelpazede bir katılımı örgütlemek gerekli. Soykırım saldırıları kapsamında da özellikle Kurdistan’daki saldırılara karşı çıkmak lazım. Kurdistan’da biraz daha farklı boyutlarla yürüyor. Kurdistan’daki Kürt halkını göç ettirme, yurtsuzlaştırma temelinde yürütülüyor. Türkiye’deki biraz daha ekonomik rant mesela temelinde yürüyor. Çok ciddi ekonomik kriz yaşayan bir Türkiye gerçekliği var. Bu faşizmi daha da hırçınlaştırıyor. Daha fazla emekçilerin, halkların, köylünün üzerine gidiyor ve elinde avucunda ne varsa onu elinden almak istiyor. Bu temelde herkesin direniş içerisinde olması gerekir. Ve elbette bu direnişe de genç kadınlar ve erkeklerin öncülük etmesi gerekir. Olması gereken budur. Çünkü orada savunulan aslında onların geleceğidir.

PKK BİR AYDIN GENÇLİK HAREKETİDİR

Birinci PKK Gençlik Konferansını selamlıyorum. İlk kez gerçekleştirildi PKK Gençlik Konferansı. Bu anlamıyla geldiği aşamayı ifade ediyor. Aldıkları kararları da büyük bir iddia ve coşkuyla pratikleştireceklerine inanıyorum.

Gençlik hareketinin tarihi mücadelemiz içerisindeki rolü konusunda çok şey söylenebilir. Önderlik dedi, “genç başladık, genç başaracağız.” PKK başından beri aslında bir gençlik hareketi olarak çıkış yaptı, bir aydın gençlik hareketiydi. PKK halen de bu özelliklerini koruyor.

Mücadelenin tüm alanlarında askeri alan başta olmak üzere toplumsal mücadeleye öncülük eden bizim gençlik hareketimizdir. Gençlik ona yön veriyor, ona ruh veriyor, ona tarz kazandırıyor. Bu anlamıyla aldıkları kararlar gerçekten önemlidir.

Tüm Kurdistan gençliğini bu konferansta birlikte gençlik hareketi içerisinde daha fazla bütünleşmeye, buluşmaya ve mücadeleyi yükseltmeye çağırıyorum. Zaten günümüze baktığımızda gençlik nefes alamaz duruma getirildi Türkiye’de, Kurdistan’da. Sistemin tüm yükü, ekonomik yük, savaş yükü, yine sosyal krizler, siyasal krizler gençliğin sırtına yıkılmış durumdadır. Patlamaya hazır bir gençlik gerçekliği var. Fakat bunu özel savaş yöntemleriyle manipüle eden bir gerçeklik de var. Ben bu vesileyle Kurdistan gençliği her şeyden önce özel savaş manipülasyonlarına karşı daha uyanık ve etkin mücadele edebilmeli diyorum.

Kendisini bir aydın gençlik hareketi gibi sürdürmeye ihtiyacı var. Bu anlamıyla okullarda, üniversitelerde, liselerde örgütlenme hamlesi ile birlikte daha etkili bir Kurdistan Gençlik Hareketi açığa çıkarılabilmelidir. Önemli olan bu. Zaten sıfırdan başlamıyor. Elli yıllık bir mücadele deneyimimiz var. Komalên Ciwan 18 yaşında. 18 yılın pratiği ile önümüzdeki dönemde aslında Kurdistan’da başlayarak Ortadoğu’da devrimci dalgalanmayı açığa çıkarabilecek hem deneyime hem de tarihsel geçmişe sahip. Acemi değil, tecrübesiz değil, birikimsiz değil, oyuna gelecek durumda da değil.

GENÇLİK HAREKETİ ÇOK GÜÇLÜ BİR ÇIKIŞ YAPACAKTIR

Ben şuna inanıyorum; gelişen savaş, Kürt halkına dönük saldırılar, Lozan’ın yüzüncü yılı, Lozan’ın yüzüncü yılında alınan kararlar ve tüm bunlar etrafında toplamda, Önderliğin fiziki özgürlüğü temelinde gençlik hareketimiz önümüzdeki dönemde çok güçlü bir çıkış yapacaktır. Bunun sosyolojik, psikolojik zemini hazırdır.  70’lerde, 80’lerde, 90’larda Kurdistan’daki gençlik hareketi ne yapıyordu? Kurdistan’ı anlatıyordu, insanları kendine getirmeye çalışıyordu. “Sen Kürtsün, bak Kürtler var, biz Kürt’üz, Kürtler olarak haklarımız var, mücadele etmeliyiz” diyordu.

Artık diyorlar ki Kürt gerçekliği açığa çıktı, herkesin kabul ettiği bir hakikate dönüştü. Şimdi özgürlük, statü sorununu tartışıyoruz. Kurdistan gençliği gündemine bunu almalı. Kurdistan gençliğinin gündeminde Kürtler nasıl yaşıyor, nasıl demokratik uluslaşacak, bu temelde inşa görevlerini nasıl yürütecek gibi sorular olmalı. Artık biz var mıyız, yok muyuz, Kürtler var mı, yok mu, mücadele etmeli miyiz, etmemeli miyiz? Bunlar değil gündemimiz. Hedef netleşti. Kendi hakikatimiz açığa çıktı. Şimdi nasıl mücadele edeceğimiz netleşecek. Askeri mücadelede nasıl yer alacağız? Siyasi mücadelede nasıl yer alacağız? Düşünce mücadelesinde nasıl yer alacağız? Entellektüel mücadelede aydınlanmaya nasıl öncülük edeceğiz? Kürt gençliğinin gündeminin bu temelde şekillenmesi gerekli. Böyle olursa çok önemli bir dinamizme sahip olan bir gençlik hareketimiz var. Zaten her yerde de şimdi gençlik üretiyoruz. Savaşan gençliktir. Zap’ta, Avaşîn’de, Heftanîn’de, Metîna’da, Xakurkê’de yani her yerde savaşan gençliktir. Ve PKK, bu gençlikle hep genç kalan bir harekettir.

O anlamıyla da PKK Birinci Gençlik Konferansı bir gençlik aşısı daha vurmuştur. Bu temelde tüm gençleri Komalên Ciwan çalışmalarına katılmaya, PKK gençlik çalışmalarına katılmaya, Apocu gençlik olmaya, Apocu gençliğin sesini başta Bakurê Kurdistan olmak üzere Kurdistan’ın her yerinde daha gür duyurmaya çağırıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz