Yeni yaşamı yaratmak öz savunmayla gerçekleşir

0
517

Pelşin KOÇGİRİ

Yaşamak başlı başına bir mücadele işidir.  Hayatta kalmak için, evreni oluşturan her şeyin yaşamak için içerisine girdiği her faaliyet varlığını devam ettirmeyi ifade eder. Yiyecek bulmaktan tutalım iklim koşullarına göre yaşam yerleri yaratmaya,  yaşama kasteden saldırılara karşı durmaktan neslin devamı için çocuk yapmaya kadar

her şey bu kapsam içerisine girmektedir. Evren, devamlılığını, varlığını bu minval üzere sağlamaktadır. Bu anlamda insandan hayvana, bitkiden toprağa, atmosferden evrenin en ücra köşesindeki bir yıldıza kadar her şey bu yasaya göre yaşamaktadır.  Bunun doğruluğuna ikna olmak için şöyle bir çevremize bakmamız yeterli olacaktır. Örneğin çevresinden gelebilecek saldırılara karşı kendisini donanımlı kılmamış bir hayvan bulamazsınız. Yılanın zehri, kirpinin oku, tavşanın hızı verilebilecek en belirgin örneklerdendir. Koparılmayı önlemek için bir bitkinin kendisini zehirle donattığı bile söylenmektedir. Bakmaya doyamadığımız gülün dikenleri de kendini koruma refleksinden öte algılanamaz. Bu aklıyla kendisine yeni bir doğa oluşturmuş insan için daha farklı bir anlam taşımaktadır. Doğa karşısında fizikmen güçsüz olan insanın kendi yaşamını oluşturmak için aklını kullanması, araç gereçler geliştirmesi, barınaklar, yurtlar yaratması, yaşamına anlam verecek yeni öğeler ortaya koyması, özcesi toplumsallığı için oluşturduğu her şey varlığını ve yaşamını savunma durumudur. Bu toplumsallığın oluştuğu ilk andan itibaren böyledir fakat ne zamanki insan kendi yarattığı şeylerin etkisi altına girdi ve tüm yaratımları yalnız kendisi için istemeye başladı ondan sonra varlığını savunma durumu daha farklı bir mecraya aktı. Erkek aklı, başkasının varlığını kendi varlığı hizmetine sokma çabası içerisine girdi. Bu da kendisiyle beraber köleleştirme, biat ettirme, yapamadı mı benzeştirme ve en nihayetinde soykırımlarla yok etme gibi insan vicdanı ve sağduyusuna bağdaşmayan uygulamaların gelişmesini beraberinde getirdi.

 Tarih artık bu uygulamaları anlatan kanlı bir olaylar bütünü olmaya başladı ve bu şekliyle evrendeki diğer tüm canlılardan uzaklaştı insan. Çünkü erkek egemen akıl ile başlayan bu zor ve zulüm uygulaması evrendeki başka hiçbir canlı türünde yok. Misal hayvanlar da avlanır, birbirine saldırır, kendini korumak için savaşır ama bunların hiçbiri keyfi değildir ve daha fazla güç için yapılmaz. Yaşamda kalmasına yarayacak kadardır sınır ve hiçbirisinde bir soyu tümden ortadan kaldıracak mecraya ulaşmaz. Oysa insan soyunda bunun tam aksi gelişir. Daha fazla güç için silahlar oluşturulur, ordular kurulur, psikolojik baskı mekanizmaları kurulur, insanların duygularını düşüncelerini yönlendirme araçları geliştirilir böylelikle zor ve şiddet yaşamın her alanına, nefes alışa kadar indirilir. Başta kadın olmak üzere tüm insanlık, toplum ve halklara yönelen bu sistemli yok etme, zor ve zulüm uygulamaları karşısında karşı duruşlar da kendisini sistemli bir hale getirmiştir. Getirmek zorundadır, çünkü yaşamın kuralı bunun üzerine kuruludur ve hayatta kalmak için böylesi bir karşı bir duruş gerekmektedir. İşte hayata kasteden bu zulme, şiddete gazaba karşı kendini koruma mücadelesine “öz savunma” diyoruz. Yani özünü, varlığını kendini koruma anlamına geliyor. Aslında evrenin vazgeçilmez kuralının tanımı anlamına geliyor. Tarihten günümüze kadar kadınların, halkların ve toplumların tüm direnişlerini bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor.

 Kürt halkı kendi varlığını yaşama mücadelesi vermektedir

Bugün Kürt özgürlük hareketi, Kadın özgürlük hareketi olarak otuz yılı aşkındır geliştirdiğimiz mücadele de bu kapsam üzerine gelişmektedir.  Kimliği, kültürel değerleri gibi yaşam anlamı, bir bütün varlığı yok sayılan bir halkın kendisini var etme mücadelesidir bu. Saldırıyı, yok etmeyi başkasına hakim olmayı, sınırlar kurup sınırlar yıkmayı değil, kendi varlığını yaşama zeminlerini oluşturmayı ve bunu korumayı içerir. Böylesi bir evren yasası,  ona dayanan felsefe ile oluşturulmuş bir savunma sistemi, varlığını koruma ve özgürlüğü oluşturma sistemidir. Onun için yıkımı değil insanca ve kendi renginde yaşamak için yeniden toplum ve yaşam inşaasını öngörür. Yaşamın her karesini bu yasaya göre oluşturmayı ve ele almayı ister. Her kesimin ve her şeyin yaşam hakkına saygıyı içerir. Çok renkli çok sesli bir toplum ve yönetim sistemini yani gerçek hakiki demokrasiyi oluşturma direnişinin adıdır. Bundan dolayı savunma görevini oluşturulmuş bir güce bahşetmekten çok yediden yetmişe toplumun her kesiminin içerisinde olduğu ve her çalışma alanını, yaşam karesini kapsayan bir olgu olarak görür ve kendisini buna göre örgütler. Savunmayı gerektirecek husus fiziki bir müdafaayı gerektiriyorsa ona göre karşı durur ve tehdidi ortadan kaldırmayı hedefler. Bunun yanında toplum yaşamını ideolojik, siyasi, propagandatif, psikolojik vb zorla tehdit eden, yaşam zemini olan doğayı tahrip edip yok eden her yaklaşıma karşı kendisini örgütler ve gerektiği biçimde, gerektiği kadar yanıtlar oluşturur. Karşı durur ve alternatifini geliştirir. Yani salt fiziki anlamda savunmanın ötesinde tüm toplumsal çevre ve güçleri içerisine alan bir karşı duruş ve insana has alternatifini yaratma mücadelesi, direnişi, çabası ve bunun etrafında oluşan sistemidir. Bu anlamda sonradan gerek duyulan bir şey değildir. Yaşam hakkının korunmasına dayanan evren yasasının uygulanmasıdır. Yaşam hakkına yönelen saldırıların gelişen toplumla birlikte kendisini sistemleştiren egemenlikli zihniyetin yönelimlerinin boyutlanması ölçüsünde boyutlanmış ve kendisini bu şekilde tanımlayarak sisteme kavuşturmuştur. Yani egemenliğin, zorun yok etmenin olduğu her yerde öz savunma vardır. Gerek duyulmasının tek nedeni insanın kendisi ve toplumunun rengiyle yaşamasını sağlamak ve bunun üzerinde beş bin yıllı aşkın bir süredir devam eden egemenliği, zulmü ve yok etmeyi ortadan kaldırmaktır. Yok sayılan Kürtler için varlığını garanti altına almak, kadınlar için toplumsal cinsiyetçiliğin her tür uygulamalarını yerle bir edip daha özgür soluk alıp kendisi olmak anlamını taşır. Öz savunmanın böylesi bir anlamı ve kapsamı vardır. Şimdi yaşam hakkın en fazla çiğnenen zamanları yaşıyoruz. Kürt halkı ve kadınlar olarak büyük ve vahşi bir soykırım uygulaması ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla insan olduğumuzu, kadın olduğumuzu ve yaşadığımızı söylemek istiyorsak bunun karşısında durmak bir zorunluluk oluyor. Başka bir yaşam seçeneği ya da tercihimiz yok. Bu nedenle öz savunma yaşamak için ekmek ve sudan daha gerekli.

Şu anda Sur’da, Cîzre’de, Nusaybin’de, Kerboran ve Silopî’de süren direnişlerde öz savunmanın rolünden bahsetmekten ziyade bunların bir bütün öz savunma direnişleri olduğunu görmek gerekir. Özerklik bir halkın, toplumun bir kesiminin kendi yaşamı hakkında kendisi karar vermesi yetisine ulaşması anlamındadır. Yine öz yönetim oluşturmak demek, kendi yönetimini ikinci üçüncü bir gücün eliyle değil kendisinin yapması anlamına gelir. İçinde kendini bulacağı, geleceği ve nasıl yaşayacağı hakkında kendisinin karar vereceği, öz değerlerini taşıyacağı, tamamen kendisine ait hissedeceği bir sistemdir. Dolayısıyla bunu gerçekleştirme çabasının kendisi öz savunma direnişi anlamına gelir. Yani kendi toplumsal yaşamını, öz yönetimini oluşturma ve savunma çabasıdır. Halkımız bu direnişleriyle kendi kaderine sahip çıkmaya çalışıyor. Kaldı ki  bu çabanın kendisi uluslar arası insan hakları sözleşmesinde üç temel haklar çerçevesinde ele alınan vazgeçilmez haklar olarak tanımlanmaktadır. Yani tamamen meşru ve yasal haklar çerçevesinde gelişen bir direniş olmaktadır.

Dikkat ederseniz yürütülen mücadelelerin hiçbiri farklı bir yere saldırma ve işgal biçiminde değildir. Gençler ve kadınların öncülüğünde toplum kendi yaşam alanlarında haklarına yapılan saldırılara karşı kendisini korumakta, soykırım ve tecavüz uygulamalarına karşı durmaktadır. Toplarla, tanklarla her türden teknikle sokaklar, caddeler, evler bombalanırken yine yetmişlik dedeler, hamile analar, kadınlar hunharca katledilirken halkın bunun karşısında kendisini savunmaktan başka bir tercihi kalmaz. Bunun karşısında sessiz kalmak zulme başeğmek dolayısıyla insan olmaktan vazgeçmek anlamına gelir. Onurdan yitirmektir bu. Direnişin amacı bu onursuzluğu kabul etmemek anlamına gelir ve hedefi saldırıyı yürüten kolluk güçleri, yaşam haklarını engelleyen her uygulama ve bunu uygulayan kesimlerdir. Bu saldırılar olmazsa toplum her kesimiyle kendi yaşamını barışçıl yöntemlerle oluşturacaktır çünkü. Ancak Hitleri aşan uygulamalarla yürütülen diktatöryel rejim bu haklı talepleri bastırmak, esasen de bir halkı tümden soykırıma uğratmak hedefiyle yönelmektedir. Dolayısıyla başta da söylediğimiz gibi bunun karşısında duran ve var olma adına yürütülen her çaba öz savunma direnişidir. Kaldı ki bunu şu an fiili olarak yürüten halk güçleri kendilerini Sivil savunma güçleri olarak tanımlamaktadır. Bu adlandırmanın kendisi dahi kapsamını ortaya koymak için yeterlidir.

Öz savunmada en aktif rol kadınlara düşmektedir

Öz savunma ihtiyacı varlık ve benliğe yönelen saldırı, yok etme, yok sayma, kısıtlama vb uygulamalar karşısında açığa çıkar. Bu yönelimleri durdurmayı ve bu hakları korumayı, yaşamayı ve yaşatmayı hedefler. Bu denli sınırlı bir tanımlamayla dahi ele aldığımızda böylesi bir savunma ihtiyacını en fazla kadınların duyduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Düşünce, ruh, duygu, beden ve bir bütün kendisini ifade eden her anlamda tam bir cendere altında yaşayan kadının yaşamı krizlerle dolu bir yaşamdır.  Yedi bin yıllık bir tarih boyunca sürekli kendisini yenileyerek büyüten toplumsal cinsiyetçiliğin yarattığı bir sonuçtur bu ve yaşamın her karesinde evde okulda işte sokakta hatta bir toplu taşıma aracında dahi her an bir saldırı ve yönelimle karşı karşıya kalabilmektedir. Artarak devam eden taciz tecavüz vakaları, yine artık haberlerin vazgeçilmez bir öğesi haline gelen kadın cinayetlerine bakmamız bile kadının yaşamının ne kadar kendisine ait olduğunu ya da ne kadar yaşamını kendisinin belirlediğini görmemizi sağlar. Kendi bedeni hakkında dahi karar verme yetisi kadının elinden alınmıştır. Toplumsal alanın tümünde kadın mal-mülk ilişkisi cenderesinde kalmaktadır. Mülk olmak elbette kadına düşer. Salt bir gün televizyon seyretmek bile kadının yaşadığı trajedinin boyutlarını gözler önüne sermeye yetiyor aslında. Oradan anlarız ki kadının saç telinden ayak tırnaklarına kadar parçalanıp pazara sürülmedik yanı kalmamıştır.  Reklamlardan, dizilere, modaya, yaşanan cinayet haberlerine kadar yayınlanan her programda kadına biçilen bu pozisyon an an saniye saniye topluma enjekte ediliyor. Yani tecavüz salt fiziki bir saldırı konumunda olmaktan çıkmış durumdadır. Bedeni kadar, ruhuna düşüncesine duygusuna benliğine yönelik her an geliştirilen saldırı ve tecavüzler sözkonusu çünkü. Bununla birlikte cins kimliklerinin yanında etnik, mezhepsel, dini kökenlerinden dolayı da kadınlar zor uygulamalarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Kırımlardan geçiriliyorlar. Örneğin bugün Kürt kadınlarının karşı karşıya olduğu katmerli şiddet ekseni bir kırım değil de nedir? Kürt olmanın yanında kadın oldukları için de ayrı bir faşizan uygulamayla karşı karşıya kalan Kürt kadınları süren otuz yıllık mücadele de en fazla darp edilen kesim olmuştur. Öyle ki ölen kadın gerillaların cansız bedenleri dahi bu uygulamalardan nasibini almıştır. Çok uzak değil daha dün Ekin Wan’ın cenazesine yapılanlar ortadadır.

Egemenlikli güçler açısından savaşın bir yasası vardır: irade kırmak. Bunu gerçekleştirmenin en etkili yolunun kadına yönelip ilkin onun iradesini kırmaktan geçtiğine inanırlar. Toplum böylece kadın elinden kırılmaya tabi tutulur. Savaşların yurdu olan Ortadoğu coğrafyasında çok değil son on yılın savaşlarına baktığımızda bu gerçekliğin ne denli acımasız uygulandığını ne yazık ki görebilmekteyiz. Bir iki yıldır süren ve tecavüz-talan kültürünün ulaştığı en uç boyut olan DAİŞ vahşeti, neyle karşı karşıya olduğumuzun kanıtı olmaktadır. Yine böylesi bir vahşet karşısında nasıl ayakta kalabileceğimizi de göstermektedir. YPJ şahsında süren direniş bu anlamda kadının kendi yaşamına sahip çıkma böylesi bir vahşete karşı özünü benliğini koruma direnişidir. Bu somut örneklerden yola çıkarak bu denli vahşileşebilen bir sistem karşısında kadının salt yaşamak, hatta nefes alıp vermek için dahi bir karşı koyuş içerisinde olmasının zorunluluğu olduğunu söyleyebiliriz. Yaşamın her alanı ve her anını kuşatan böylesi baskın bir yaklaşıma karşı yine yaşamın her alanına ve her anına yönelik bir alternatif duruş, cevap, yaşam yaratımı ve bunun için direniş gereklidir. Bunun için tek boyutta ya da tek yönlü sergilenen direnişler yeterli olmaz. Dolayısıyla bundan öte sistem yaratma, yeni bir yaşam zemini oluşturma inşa etme zorunluluğu vardır. İşte bu özerlik ve özyenetim direnişleri böylesi bir yaşamı yaratma çabaları ve direnişleridir. Dolayısıyla her kesimden daha fazla kadına hitap etmekte onun direniş alanı olmaktadır.  Aslında yaşamı yaratmak, yaşam alanları oluşturmak kadına ait bir özelliktir. Kadın çocuğunu koruma, yaşam devamını sağlama adına içerisine girdiği faaliyetlerle toplumsallaşmayı yarattı. Bu toplumsallaşmanın kendisi bile fiziki doğanın sert koşullarına karşı bir öz savunma duruşunu ifade ediyor. Yaşamı yaratmak ve savunmak bu anlamda kadının doğasına ait bir olgudur. Dolayısıyla bu gün Kürt halkının kendi şahsında başlattığı öz savunma direnişleri sömürgeci faşist rejim karşısında bir yaşam yaratma çabası olduğundan bu nokta da en altta kalan kesim olan kadınların öncülüğünde yürüyecektir. Yeni bir yaşam çabası kadının kendisini bulma ve kendi olarak yaşama refleksidir. Bu anlamda öz savunmasız kadın duruşu günümüz açısından mümkün değildir. Kadınlar bunu derinden hissediyor, yaşıyor ve biliyorlar. Bundandır şu ana kadar süren bütün direnişlerde kadınlar bu işin öncüsü ve esas belirleyeni olmuştur. Kendilerini bir örgütlülüğe kavuşturdular da. Direnişin sürdüğü alanlarda YPS- jin olarak kendilerini adlandırmaya ve organizeye kavuşturdular. Kadın özgürlüğü noktasında duyarlılığı olan, şiddete ve her türden yönelime karşı olan başta kadınlar olmak üzere tüm vicdan ü kesimlerin kadınların bu özgürlük çığlıklarını, anaların artık yeter diyen tilililerini, bedualarını dualarını havarlarını duymaları sahip çıkmaları lazım. Bu gereklilikten öte bir insanlık borcu, insan olma koşuludur.  

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here