ZENDURA’ya saygı

0
305

Serhat EREN

ZENDURA tünellerinde canlı bir ruh var.

Onlarca uçağın kulak zarı patlatacak bombalarının sesi, kimyasal gazların kokuları, tünellere sokulmaya çalışılan köpekler, arkadan kuşatma çabaları ve sürekli teslim ol çağrıları ve daha bilmediğimiz neler neler…

Her şeye rağmen sadece direniyorlar. Gecenin ve gündüzün bir önemi yok. O tünellerde sadece gece var. Gün ışığı yok. İçerisi nemli ve soğuk. Havası geç değişir. Bütün canlılar gün doğuşunu karşılarken iki aydan fazladır güneşi göremiyorlar. Kapalı bir yer, dışarı çıkamıyorlar. Eller sürekli tetikte, düşmanı gözetliyorlar. Doğru düzgün yemek yeme yok, sürekli uyanık ve dikkatliler. En ufak aksaklıkta kimyasal gazın tehlikesi var. Karşılarında nasıl bir düşmanın olduğunun bilincindeler. Her an gelebilecek alçakça saldırıları kırmak üzerine düşünüyorlar. Başka bir düşünceye sahip değiller. Bütün kaygıları, bütün yaşamları bu olmuş durumda. Çünkü bu düşmanın kırılması halinde geleceğin nasıl şekilleneceğini iyi biliyorlar. Bir halkın varlığını o tünellerde garanti altına almak ile meşguller.

Bir halkın varlığı bir tünele mi bağlı denilebilir. Bir fırtına bir kelebeğin kanat çırpışında ortaya çıkmıyor mu? Bu tünellerde direnenlerin duyguları ve bilinçleri çok yüksek. Bundandır ki oraya çakılıp kalmış bir ordu var. İlerlemesi bir dert, geri çekilmesi başka bir dert. Şaşkınlar ve şok geçiriyorlar. Tüm hesaplarını gözden geçirip bir daha saldırıyorlar, olmuyor. Uçaklar bomba yağdırıyor bir daha deniyorlar olmuyor. Kimyasal gaz kullanıyorlar yine olmuyor. Ne yapacaklarını bilmiyorlar, geldikleri gibi geri kaçıyorlar. Sürekli oradan çıkmak istiyorlar. Bunun için kendini yaralamaktan istifaya kadar bin bir gerekçe yaratıyorlar. Kimi de ailelerini arayıp savaş alanından çıkarılmalarını istiyor. Ve bilmediğimiz daha neler neler…

Asla sıradan değil ZENDURA’da yaşananlar ve diğer yerlerde. Sıradan anlatmak da olmaz, sıradan yazmak da olmaz. Bunu yazma süresinde yaşananları tahmin etmek bile tüyler ürpertiyor. Bunu yaşamak nasıldır, en iyi ZENDURA’da direnenler bilir. Bu sıcak destanı anlatmak gerek, hakkını vererek anlatmak gerek. Belki sıcaklığından kaynaklı gereken hassasiyeti gösteremiyoruz. Fakat göstermemiz gerek. An’da yaşanan bir destandır. Bizlerin bir çay içme arasında bile orada tarih yazılıyor ve var olan tarih değiştiriliyor. Tüm insanlara umut oluyorlar. Güneşi görmelerine gerek kalmıyor. Çünkü ruhlarında güneşi yaşıyorlar ve insanlığa ruhlarında taşıdıkları güneşin ışınları oluyorlar. Yaşamı sevdiriyorlar ve uğruna dövüşüyorlar.

Beş, yedi on kişi… Yirmi, yirmi iki, yirmi beş yaşındalar. İsimleri ne, nasıl kişiler? En önemlisi de nasıl bir ruh, nasıl bir irade, nasıl bir aşk ki, zerrece tereddüt yok. Topyekûn saldırıları yerin dibine geçirmişler. Açıkça sormak gerekir, direnmeye karar verenler dışında bu denli direnişi bekleyen kimse var mıydı? Direnenler kararını vermişti zaten. Bundan daha da öte direnecekler.

Bugüne kadar bize gösterdikleri şu oldu: Bu savaşı kazandılar ve düşmanın burnunu yere sürttüler. Sayıları belki de iki elin parmaklarını geçmeyecek yiğit kadın ve erkekler Mamreşo şehitlerinin vasiyetlerini sırtlayıp bir halkın soluduğu hava, içtiği su, uyuduğu uyku oldular. Şehit gerçeğine yaklaşımın en doğrusunu gösterdiler. Her şehitte düşmana karşı kini kuşandılar.

Bu direnişe saygı duymak gerek. Bu direnişe ses olmak gerek. Bu direnişe el ve yürek olmak gerek. Eminim ki evrenin, yıldızların, toprağın, taşın dili olsa bu direnişe saygılarını dile getirirlerdi. ZENDURA’nın kayaları, taşları, ağaçları, tozu ve toprağı bu direnişi anlatmak için can atıyorlar.   

Şu anlarda ZENDURA tünellerinde canlı bir ruh var. Bize de bu ruh ile buluşmak düşer. Bu ruhu kuşanıp yaşamak ve dövüşmek gerek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz