Zihniyet devrimini her şeyin başına koymak ve geliştirmek esastır

0
78

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, PKKOnline sitesi için kaleme aldığı makalede zihniyet mücadelesinin önemine dikkat çekerek “Zihniyet devrimini her şeyin başına koymak, kişilik devrimini bu temelde ele almak, soykırıma karşı devrimci mücadeleyi zihniyet devrimine dayandırmak, bütün partileşme, halklaşma, gerillalaşma süreçlerinin hepsini zihniyet devrimi temelinde geliştirmek esastır” dedi.

Duran Kalkan’ın yazısı şöyle:

Önderlik ‘bir toplumu sömürüye açık hale getirmek için politika ve ahlaktan yoksun kılmak gerekir’ diyor. Politika ve ahlaktan yoksun kılmanın esas yolu da zihniyet kırımından geçiyor. Kapitalist modernitenin toplum kırımının esası zihniyet kırımıdır. Kültürel soykırımın esası da zihniyet kırımıdır. Kültürel soykırım başka bir şey değildir. Dolayısıyla kültürel soykırıma karşı çıkmak, ona karşı mücadele edebilmek için her şeyden önce zihniyet kırımını aşabilmekle, zihniyet kırımına karşı mücadele edebilmekle, kendi zihniyetini oluşturabilmekle mümkündür. Bu konuda savaş yapabilmek, siyaset yapabilmek, örgüt kurabilmek, eğitim yapabilmek için önce zihniyet inşası gereklidir. Bunun için de bütün inşaların başında zihniyet inşası vardır.

Şöyle değildir: İnsanlar maddi gelişme yarattılar ondan sonra da yaptıklarını anladılar, biçiminde değildir. Yeni bir şey yapmaya adım atmakla anlamak iç içedir, birliktedir, paraleldir. Önderlik ‘insan sopayı eline aldığı an onun ne anlama geldiğinin düşüncesine sahipti’ diyor. Bir düşünce gelişimi başlamıştı. Onun için insan tür olarak düşünce gücüyle zaten diğer türlerden ayrılıyor. Dolayısıyla düşünce gücü, zihniyet yapılanması olduğu kadar diğer türlerden ayrıdır. Kendisine ait herhangi bir zihniyet inşası yoksa, o aslında insan olarak yok demektir. Bu bakımdan zihniyet oluşumu önemsenmelidir.

Reel sosyalizm toplumu eğitmedi, insanları sosyalist zihniyet ile yetiştirmedi. Ekonomik indirgemecilikle, yasalarla ‘komünalizmi geliştiriyoruz’ dediler ve ekonomik üretim, paylaşım yaptırdılar ama insanlar ne yaptıklarını, niye yaptıklarını anlamadılar, sonrasında reel sosyalizm çökünce de kimse sahip çıkmadı.

Kemalist hareket iktidar olur olmaz en çok eğitim üzerinde durdu, her yerde okul geliştirdi. Devletin dışındaki eğitim kurumlarının hepsini en büyük gericilik olarak tanımlayıp şiddetle bastırdı. Medreseleri, eğitim kurumlarını yasakladı. Şimdi ise bütçenin en fazlasını eğitime veriyor. Bunu insanları çok sevdiği için mi yapıyor, hayır, kendisine hizmet edecek insan yapısını ortaya çıkartmak için yapıyor. Böylelikle her türlü sömürüye açık, tam köleleşmiş, devlete bağlı insan yaratmak için yapıyor. Bunun da yolu zihniyet inşasından geçiyor. Bu kadar okulu onun için açıyor. Kürdistan’da başka hiçbir şey işlemiyor, işleyen tek şey okullardır. Bir tane Kürtçe kursa bile izin verilmiyor ama Türkçe Kürt çocuklarını eğitebilmek için her şey yapılıyor.

1960 öncesi her şeye yasak konulmuştu ancak 1960’lardan sonra Kürt çocuklarını üniversiteye de almaya başladılar. Osmanlı sürecinde var olan okullara Kürtler gitmiyorlardı. TC zihniyet oluşturmak için her şeyi okula bağladı. Okuldan önce kreşler, anaokulları açılıyor. Devlet, çocukları çok mu seviyor, kadınları çok mu seviyor, hayır, çocukları daha hiçbir şey öğrenmeden kendi ölçülerine göre düşünce yapısına kavuşturmak için bunları yapıyor. Kadınları da çocuklardan arındırıp çalıştırıp sömürmek için yapıyor.

Önderlik çıkışta bu durumu ‘düşünsel sömürgecilik’ olarak değerlendirdi. Şimdi ise Önderlik buna ‘zihniyet kırımı’ diyor. Bu anlamda zihniyet kırımı çok önemlidir. Dil çalışmaları yapılıyor ama zihniyete dayalı olmayan dil çalışmalarının hiçbir başarısı yoktur, bir anlamı yoktur. Demek ki kültürel soykırımı, zihniyet kırımını iyi anlamak lazım.

Kültürel soykırım niye bu kadar etkili oluyor? Çok açık ki toplumu zihniyet kırımına uğrattığı için oluyor. Köye biraz baskı yapılıyor, insanlar metropole düşmanın merkezine koşuyor. Biraz baskı yapıyor okullara götürüyor. TC, Kürdistan’da ne yaparsa yapsın kimse göçmeseydi sömürgecilik böyle hakim olamaz, Kürt toplumu bu hale gelmeyebilirdi. Hiçbir aile çocuğunu Türkçe okullara göndermeseydi TC devleti böyle bir soykırım uygulayamazdı. Niye insanlar bu kadar kolay topraklarını terk ediyorlar? Niye insanlar kendilerini yok ediyor olarak gördükleri gücün kucağına çocuklarını atıyorlar? İşte bu durum zihniyet kırımından kaynaklanıyor. Çaresizlik; örgütsüzlükten, güçsüzlükten ortaya çıkmıştır. Güçsüzlükte düşüncesizlikten, zihniyet kırımından kaynaklanıyor. Kendisine değil, karşıtına hak veriyor. Kendisinin çıkarlarını, geleceğini göremiyor, düşmanın çıkarlarını görüyor. Önderlik “bir insan soyunun en kötü hale getirilmesi kendi geleceği için düşünce üretemez, plan yapamaz hale getirilmesidir” dedi. Kültürel soykırımın en kötü hali olarak Önderlik bunu değerlendirdi. Bu da zihniyet kırımıdır.

‘Dünya zaten bir köy haline geliyor, bu kadar iç içe geçme var, entegrasyon oluyor, biz de entegre olalım!’ denilemez. Çünkü dünya Kürt’ü kabul etmiyor, ‘ancak köle olabilirsin’ diyor. Kendin olamadan başkasıyla özgür ve eşit ilişki geliştirilemez. Onların içine girebilmek, Demokratik Ulus oluşturabilmek için ulusal özgürlük şarttır. Onun da temelinde özgür zihniyet, düşünce gücü var. Dolayısıyla bu düşünce gücü üzerinde iyi durmak gerekiyor. Pratikteki başarısızlıkların altında yatan, tarzda, taktikte daralan, tıkanan, yaratıcı olamayan, hata yapan, irade gösteremeyen tutumların hepsinin altında zihniyet kırımı, düşünce kırımı var. Bunları biz en iyi bir biçimde görüyoruz. O halde bunlardan ders çıkartıp değişimi, düzeltmeyi buradan yapmayı bilmeliyiz.

Parti böyle bir örgüt haline eğitimle geldi. Gerilla bu kadar fedai çizgisinde mücadele edebilecek bir düzeye gelebiliyorsa, demek ki fedailik önce zihniyette oluşuyor, zihniyet inşasına dayanıyor. Onu da eğitimle kazanıyor. Gerillanın bu düzeyde fedaice savaşabilmesi zihniyet inşasının önemini, rolünü gösteriyor.

Önder Apo “beyni ve yüreği bizimle olmayanın eylemi de bizim olmaz” dedi. Zihniyeti, duyguları partiyle olmayanın pratiği de partinin olmaz, partiye hizmet etmez. Ne kadar pratik yapsa da zihniyeti kime aitse; duygusu, zihniyeti, yaptıkları ona hizmet eder. O halde partiye hizmet edebilmesi için doğru ve yeterli zihniyet, düşünce gücü gereklidir. Ne yaptığımızı anlamak, bilmek ve inanmak gereklidir. Düşman toplumsal dokuyu dağıtıyor, okullar kuruyor, her şeyi yaparak parçalıyorlar ki toplumu soykırıma açık hale getirebilsin. Demek ki zihniyet sorunları esastır.

Doğru partileşmek, Önderliğe ruh birliği düzeyinde katılmak demektir. Bu da zihniyet birliğiyle, zihniyet gelişimiyle olur. Maddi imkanlarla gerçekleşmez. Önderlik çizgisinde partileşmenin, tam bir birlik, bütünlük yaratmanın yolu Önderliği doğru anlamak ve ona doğru katılmaktan geçiyor. Bu da Önderliği doğru anlayacak zihniyet gücüne ulaşmakla mümkündür.

Partileşmeyi böyle ele alırsak, herkes böyle çaba harcarsa o zaman güçlü bir birlik, bütünlük, gelişme ortaya çıkar, işleri doğru ve başarılı yapma oluşur. Önderliğe yaklaşım, doğru anlama ve başarılı uygulamadır. Önderliği zafere taşıma; onun için yaratıcı pratik, örgüt, eylem geliştirme şeklinde olması gerekiyor. Doğru militanlık budur, doğru yurtseverlik budur.

DEVLETİN ULUS-DEVLETLE ULAŞTIĞI DÜZEY BİR ÖZEL SAVAŞ DÜZEYİDİR

Devletin, ulus-devletle ulaştığı düzey bir özel savaş düzeyidir, aslında bir soykırım ve toplum kırım düzeyidir. Sadece egemenlik ve sömürü yoktur, onu aşan bir toplum kırım var. Bu da ulus devletin toplumun her şeyine hükmetmesiyle geliştiriliyor. İnsan zihniyetinin, duygularının, medya üzerinden, sanat üzerinden yapılandırılmasıyla, onlara hükmedilmesiyle sağlanıyor. Böylece toplum kırım sadece maddi imkanlarla, baskı, sömürü, açlıkla olmuyor. Aslında ruh, duygu, düşün dünyasında da geliştiriliyor. Maddi alanda, metafizik alanda da gerçekleşiyor. Tümüyle devletleşen, devleti esas alan, devlet dışında düşünemeyen, devleti kutsayan yeni bir kölelik durumu ortaya çıkmış bulunuyor. Devlet sorunu, iktidar sorunu günümüzde bu kadar büyümüş bir sorundur. Bir dönem güya sorunları çözme iddiasıyla ortaya çıktı, artık ürünün gelişimini, üretimi, bölüşümü daha iyi örgütleyecekti ama zor ve hileyle onu kendi sistemi içerisinde bölüştürdü ve toplumdan vergi olarak aldı, kendi sistemini kurdu ve sorun kaynağı haline geldi. Böylelikle sorunları çözen değil, sorunu arttıran, büyüten bir noktaya geldi. Ulus-devlet ise bunu toplum kırım düzeyine çıkartarak en temel sorun haline geldi. Artık kaldırılamaz, dayatılamaz bir sorundur.

Önder Apo çok net olarak ‘bu devlet sistemini doğa da toplum doğası da kaldıramaz’ dedi. O noktaya gelmiştir. Onun için durmadan doğa tüketiliyor, topluma kölelik vaaz ediliyor. Toplum kırımla medya üzerinden baskı ve sömürüyle örgütlülükler dağıtılarak topluma dair her şey bitiriliyor. Böyle de yaşanılır kılınıyor ama bunun sonu yoktur. Doğa da buna dayanmaz, bu biçimde toplum tüketilirse devlet neyin üzerinden var olacak, var olamaz, kendi yok oluşunu da bu durumda kendisi geliştiriyor. Demek ki devletin günümüzde geldiği noktayı da görmek lazım. Başlangıcıyla özü aynıdır ama hacmi ve yöntemleri çok değişmiştir, topluma hükmediyor, sorunun büyümüş durumunu böylelikle görmek gerekiyor.

Kapitalist moderniteyle, ulus-devletle sorunlar çok daha büyüdü ve genelleşti, aslında toplumsal sorun olmaktan öteye toplumu kıran, yok eden, yirmi dört saat toplumu bitirmekle, yok etmekle uğraşan bir düzeye gelmiştir. Bu kadar tehlikeli bir durumdur. Başka türlü devletin anlaşılacak bir yanı yoktur. Ulus-devlet kendi devamlılığı için uydurduğu yanlar çoktur. Bunları da ortaya çıkartmak gerekiyor. Devleti vatan ile özdeşleştiriyorlar, devleti ulusla özdeşleştiriyorlar, dille ve kimlikle, tarihle özdeşleştiriyorlar. Bir toplum ismiyle değil devlet ismiyle tanımlanıyor. ‘Birleşmiş Milletler’ diyorlar, aslında ‘Birleşmiş Milletler’ diye bir şey yoktur, devletlerdir. Bunu yürüttüğümüz savaşta çok iyi görüyoruz. Ortada bir TC devleti yoktur, Birleşmiş Miletler tarafından organize edilen devletler sisteminin Anadolu’daki koludur. Onu o düzeyde ayakta tutuyorlar.

AHLAK ORTAK YAŞAM İLKELERİDİR

Toplumsal örgütlülük gelişirse, bilinçlenme ve örgütlenme gelişirse elbette iktidar ve devlet düzenlerini yıkabiliyor. Toplum nedir, toplum neyle izah ediliyor, dolayısıyla toplumsal sorunlar nasıl ortaya çıktı? Önderlik; Kapitalist, feodal, köleci, Müslüman toplum, Hıristiyan toplum ya da alt toplum, üst toplum biçimindeki toplum tanımlamalarını doğru bulmadı. Toplumu ‘politika ve ahlak’ olarak tanımladı. Toplum, insan bireylerinden oluşuyor. ‘İnsanın varoluş biçimi’ diyoruz. İnsan diğer türlerden ayrılarak bir tür olarak var olduğunda toplum olarak da var oluyor. Ondan önce topluluktur. Hayvan topluluğu, bitki topluluğu gibi insanlarda da topluluk var. Topluluktan çıkıp toplum haline gelmek politika ve ahlakla oluyor. Belli kuralları ve ilkeleri edinen, ortak plan yapan, planlı bir biçimde yaşamı ortak olarak yeniden üretmeyi bilen bir düşünce yapısına kavuşmayla, toplulukların ya da insanların birbirine bu temelde bağlanmasıyla toplum haline geliniyor.

Toplumu var eden ölçüler politika ve ahlaktır. Ahlak; ortak yaşam ilkeleridir. Politika; yaşamı yeniden yaratmaktır. Üretimi, tüketimi, korunmayı, üremeyi sağlayacak planlar yapabilmektir. Örgütlü ve planlı hareket edebilmektir. Geleceği için örgütlü ve planlı hareket eden bunu da belli ilke ve kurallara bağlı olarak yürüten bir yapıya kavuştuğu zaman topluluk, toplum haline geliyor. Demek ki toplum insanlardan oluşuyor ama yüz insan bir araya geldi mi toplum olur, yüzden aşağı olursa toplum olmaz! diye bir kayıt yoktur. Bu sayıyla bağlantılı değildir. Örneğin Müslüman mıdır, Hıristiyan mıdır, biçiminde değil, onlar toplumun aldığı biçimler oluyor ama toplum olarak var olmak onlara bağlı değildir. Demek ki başka değerlerle ve ölçülerle belirleniyor. O ölçüler de ahlak ve politikadır. Ahlak ve politikanın yeni tanımını Önderlik çok net olarak geliştirdi, anlaşılır kıldı.

Toplum, politika ve ahlak olarak var. Politika ve ahlak ne kadar özgür ve güçlü işliyorsa bir toplum o kadar özgürlüğe yatkındır ve gelişkindir. Politika ve ahlak olarak ne kadar zayıflarsa işlemez hale gelirse toplum özgürlük değerlerini o kadar çok kaybetmeye yönelir, politika ve ahlak işlemezse toplum olmaktan çıkar ve köleleşir. Kölelikle özgürlük arasındaki ayrım da böyledir. Toplumu eski kalıplardan kurtularak anlamamız gereklidir. Ezberlememek gerekiyor, anlamak lazım, çünkü biz de içerisinde yaşıyoruz. Toplum olup olmama sorunu en çok Kürtlerde var olan bir sorundur. Herkes de yaşıyor ama günümüzde çok acı bir biçimde ağır çatışmalı olarak güncel planda bunu yaşayan Kürt gerçeğidir. Gerçekten de toplum olarak var olacak ve gelişecek mi, yoksa toplumsal yok oluş mu yaşanacak? Böyle bir ikilem içerisindedir. ‘Varlık-yokluk içerisindeyiz’ diyoruz ve bunun savaşını yürütüyoruz, her türlü tehlike ile yüz yüze olmak var. Tehlike, toplumun politika ve ahlak olarak kendi iç yapılanışını kaybetmesidir. Onu kaybederse de köleleşir, soykırıma uğrar, başka toplumsal hakikatler içerisinde erir, kendi gerçeğini kaybeder.

Toplumsal sorunlar, doğal toplum içerisinde insan eliyle yaratılan sorunlar oluyorlar. Doğayla sorunlar ise doğal sorunlar oluyorlar. Bir de doğal olmayan, analitik zekanın, insanın yarattığı sorunlar var. Dolayısıyla insanı tür haline getiren de analitik zekadır, duygusal zeka değildir. Evet diğer türlere göre insanda duygusal zeka daha güçlüdür, fakat onlardan çok ayrılacak türden değildir, duygusal zekayı da daha güçlü işler hale getiren analitik zekadır. Politika ve ahlak analitik zekanın ürünüdür. Öyle gelişiyor ama duygusal zekaya da dayanıyor. Analitik zekanın da olumlu ve olumsuz boyutları var, tehlikeler arz eden boyutları var. Bir yandan yeni şeyler yaratıp geliştiriyor ama bir yandan da tehlikeyle yüz yüze getirerek sorunlar yaratıyor. O halde toplumsal sorun dediğimiz sorunları yaratan analitik zekadır.

Eskiden Marksist sosyalist bilim ‘yabanılık, barbarlık, uygarlık dönemi’ olarak insan türünün tarihsel varoluşunu dönemlere ayırıyorlardı. Yabanılık; hayvanlar aleminden kopuş süreci olarak tanımlanıyordu. Barbarlık dönemi; özgür topluluklar dönemi olarak tanımlanıyordu. Aslında barbar, vahşi olarak tanımladıkları özgür toplumlardı. Uygarlık; iktidar ve devlet sistemidir. En büyük gelişme iktidar ve devlettir, tarihin en büyük devrimi, en büyük hamlesi, en kalıcı olanı insan türünün, aklının ortaya çıkardığı mucizevi gelişme olarak tanımladılar, her şeyi oraya dayandırdılar.

Barbarlık ve uygarlığı yeniden tanımlamak gerekiyor. Marksist sosyalist bilim, özgür varoluşu ‘barbar’ diye tanımladı ve kötüledi. Biz o kavramları ve tarihsel gelişmeleri ele alırken yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Çünkü dil de kavramlar da önemlidir. Önderlik “kavram oluşturmakta zorlanıyorum, bu konular üzerinde çalışanlar, yoğunlaşanlar yeni kavramlar oluşturabilirler” dedi. Biz de onlar üzerinde kafa yormalıyız. Özellikle Türkçe bilim yapmak biraz zordur, çünkü yeterli bir bilim dili değildir, o düzeyde gelişmemiştir. Bir de çok ideolojik ve ulus devletle son yüzyılda cumhuriyetle birlikte yaratılan bir dildir. O bakımdan devleti ve iktidarı kutsayan bir dildir. Erkek egemen zihniyeti, politikayı kutsayan ve esas alan bir dildir. O kadar çok gelişmiş değildir. Bir de ölçüleri ve ideolojik kalıpları var, ona göre değerlendiriyor, onunla uygun olmayanları atıyor, çarpıtıyor, değiştiriyor. İdeolojik kabullerine göre her şeyi tanımlıyor ve kavramların özünü, içeriğini değiştiriyor. Kendi ideolojik kabullerine uygun hale getiriyor.

Bizim ise tarihsel bakışımız farklıdır. Demokratik uygarlık sistemi, demokratik uygarlık tarihine bakacağız. Klan, kabile dönemi, neolitik devrim dönemlerini değerlendireceğiz. Bir de uygarlığın gelişimi deniliyor. Böylelikle demokratik uygarlık tarihini öne alıyoruz.

Neolitikten sonra MÖ 3 bin yıllarından itibaren bir uygarlık yarılması yaşanıyor. Uygarlık yarılmasının olabilmesi için uygarlığın var olması lazım. Demek ki önceki süreçlerde de uygarlık varmış. Yarılma, iki yapı yaratıyor. Bir tekelci uygarlığı, bir de demokratik uygarlık biçiminde ortaya çıkıyor. Tekelci uygarlık iktidar ve devlet sistemini ortaya çıkartıyor. Sınıf, kent, devlet üçgeninde hile, baskı, zorla artık ürünün biriktirilmesiyle tekelleşme ve toplum üzerinde örgütlü bir egemenlik sistemi toplum içerisinden ortaya çıkıyor. Marksist sosyal bilim de bunu öyle kabul ediyordu. Ulus-devlet toplumdan kopuşu ortadan kaldırdı. Ulus-devlet öncesinde devletler biraz toplumdan kopuktular. Ulus-devlet ise bunu tersine çevirdi, bireyi devletleştirdi, devleti bireyselleştirdi, kendisini toplumsal varoluş olarak ifade etmeye çalışıyor.

Toplumsal sorunlar; iktidar ve sermaye tekellerinin, artık ürünün birikiminin ortaya çıkardığı, bu temelde baskı ve sömürünün ortaya çıkardığı sorunlardır. Bunlara ‘sorun’ diyoruz. Sorun, aslında merkezi ya da tekelci uygarlık sistemidir. İktidar ve devlet sistemidir. Onun yarattığı alt yapı ve üst yapı kurumları denen kurumlaşmalardır, toplumsal sorunlardan kastedilen sorunlar bunlardır.

Bu sorunların gelişim tarihi de biliniyor. Önderlik toplumsal sorunların tarihsel gelişimini üç dönemde ya da üç aşamada değerlendiriyor. Birincisi, MÖ 3.000-MS 500 Roma’nın yıkılışına kadar olan tekelci uygarlık dönemi, Sümer’den başlayarak bir taraftan Mısır’a diğer taraftan İran’a ve Çin’e kadar yayılan ama ana uygarlık olarak Sümer-Babil-Akat-Asur-Grek-Roma kanalı biçiminde devam eden uygarlık kanalı oluyor. Birinci toplumsal sorun aşaması burada oluştu diyor ve inceliyor.

Toplumsal sorunlar nasıl gelişti? Bu dönemin iktidar devlet yapılanmaları, sermaye ve iktidar tekelleri nasıl gelişti, ne tür sorunları ortaya çıkardılar?

Toplumsal sorunların ikinci dönemi olarak MS 500 ile 1500 arasındaki bin yıllık süreci tanımlıyor. Roma’nın yıkılışı Amsterdam’ın gelişmesi arasındaki dönem oluyor. Bu döneme damgasını vuran olarak da İbrahimi dinleri inceliyor, daha çok onlara dayalı iktidar ve devlet yapılanmalarının yol açtığı sorunları ifade ediyor, değerlendiriyor. Yahudiliği, Hristiyanlığı, Müslümanlığı geniş bir biçimde inceliyor. Toplumla bağlarını, çıkış aşamalarını, nasıl bir iktidar ve devlet ideolojisi haline geldiklerini gösteriyor. Bunlar da çok yeni yoğunlaşmalardır. Önderliğin Önderliğin Teoloji üzerindeki söylediklerinin hepsi yenidir. Bu konular üzerinde bu düzeyde yoğunlaşan herhangi bir sosyal bilimci şimdiye kadar ortaya çıkmamıştır. Ya çok kutsadılar ve övdüler ya da tümden reddettiler. Önderlik ne öyle ucuzca reddeden ne de kabul eden oldu. Tam tersine yeniden yorumlayan, sorgulayan, ne anlama geldiklerini, toplumsal varoluşta neyi ifade ettiklerini ortaya koyan bir analiz, yorum gücüdür ki, bu da ilk defa bu düzeyde ortaya çıktı.

Şimdi Türkiye’de Önderliğin etkisiyle biraz gelişiyor. Bunu önlemek için ABD’nin Fethullah üzerinden çabası var. Sözde reforme ediyor gibi görünerek Avrupa’da yaptıkları gibi tekrar dini bu baskı ve sömürü düzeninde nasıl kullanacaklar, onun yeni versiyonunu yaratma çabaları içerisindedir. Güya dinde reform yapacaklar. Bunların hepsi var ve tehlikelidir, bunu görmek ve anlamak gerekiyor.

İslamiyet iktidar ve devleti de geliştirdi. İslam’ın anlamının ‘barış’ olduğunu söylüyorlar ama şu ana kadar İslam’da barışı hiç görmedik. Tam tersine İslam bir ideolojik ve askerlik dinidir, savaş dinidir. Öyle var oldu. Biraz Avrupa’nın baskısıyla geriledi, zayıf düştü, şimdi ise Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli eliyle tekrar eski yapısına kavuşturulmaya çalışılıyor. Onlar da kendilerini sözde yeni bir versiyon olarak ortaya çıkartmak istiyorlar. Bütün maddi imkanları kullanıyorlar. Şimdi bilimin, sanatın, siyasetin, sermayenin tüm gücünü elde tutuyorlar, kendilerini üretmede kullanıyorlar. Fethullahçıları bütün bu alanlardan kovdular.

Üçüncü toplumsal sorunlar dönemi; MS 1500’den sonraki dönemdir. Kapitalist modernitenin gelişme dönemi oluyor. Önderlik bu anlamda kapitalizmi, moderniteyi inceliyor. Daha önceki aşamalarda ortaya çıkmış toplumsal sorunları kapitalist modernite aşaması ne kadar uçlaştırdı, büyüttü, derinleştirdi, onları ortaya koyuyor ki, bunu Önderlik ‘en uç nokta, en tehlikeli hale gelme’ biçimi olarak değerlendiriyor.

Toplumu eğitip örgütleyebilmek için toplumsal sorunları bilmek gerekiyor. Neyi inşa edeceğimizi, neyi yok edeceğimizi bilmediğimiz için demokratik moderniteyi inşa edemiyoruz. Aslında yok etmemiz gereken birçok şeyi olumluyoruz, onu yaşıyoruz, onları doğru buluyoruz, onları eleştiren ve aşan bir duygu, düşünce ve zihniyet yapısına sahip olmak gerekiyor. Ondan sonra da onların yerine konulması gerekenleri üretimimiz lazım. Demokratik modernitenin yaşam tarzı, doğruları nelerdir? Bunlara kafa yoran, anlayan, geliştiren bir yapıya ulaşmak önemli oluyor. Neyi yok edeceğini, neyi inşa edeceğini bilmezsen inşayı yapamazsın. Onun için sorun nedir, kötü, çirkin, yanlış, kölece olan nedir? Tüm bunları tespit etmek gerekiyor.

Kapitalist modernitenin varoluşuna gerçekte ne kadar karşıyız, özü ve içerik olarak duygu, ruh, bilinç düzeyinde ne kadar karşıyız, ne kadar nefret ediyoruz? Öyle mi yaklaşıyoruz ya da çoğunu doğru bulup yaşamak mı istiyoruz? Kendimizi böyle sorgulamak gerekiyor. İşler buradan başlıyor. Pratik yapamadıktan sonra söz olarak bir sürü demokratik modernite edebiyatı yapmış olmanın hiçbir anlamı yoktur, hiçbir faydası yoktur, çünkü karşılığı yoktur. Ne olduğumuzu gösteren pratiktir, neye doğru neye yanlış dediğimizi, neyi esas aldığımızı gösteren pratik duruşumuzdur. Pratikte kapitalist moderniteyi yıkamıyor, demokratik moderniteyi kuramıyorsak o halde kapitalizmi yaşıyoruz demektir. Bunun hiç başka bir anlamı yoktur. O zaman kendimizi değiştirme mücadelesini geliştirmemiz gerekiyor. Başka türlü olmaz. Bunun yolu budur. Bunun için de önce toplumsal sorun dediğimiz nedir? Sorun demek, değiştirilmesi gerekendir. Sorun olarak neleri görüyoruz, bunu neyle değiştireceğiz, doğru olanlar nelerdir? Demokratik modernitenin boyutları nelerdir? Demokratik ulusun inşa boyutları nelerdir? Bu sorunların hepsinin karşılığı olarak Demokratik Ulus inşasında yeterli boyutlar ortaya çıkıyor.

Kavramları da doğru kullanabilmeliyiz. Bazı kavramları kullanıyoruz ama anlayarak kullanmak gerekiyor. Anlamadan, ezberleyerek kullanılmamalıdır. Anlaşılmayan kavramlar üzerinde durulmalıdır. En azından anladığımız dille ifade etmeliyiz ki doğruyu ifade edebilelim. Çünkü ezbere ifadeden bize hiçbir fayda yoktur. Ezberlemek de doğru değil, kendine hiç sorun yapmamak da doğru değildir. O halde kendimize bunları sorun yapacağız. Bir de kendimizi çözüm gücü haline getireceğiz, sorunları yaşayan değil de sorunları çözen olacağız. Önder Apo “Sizinle aramızdaki fark şudur: Siz sorunlarla gırtlağınıza kadar yüklüsünüz ve bunlarla birlikte yaşamayı kabul ediyorsunuz, ben ise sorunlarla yaşamayı kabul etmiyorum, kendime mesele yapıyor, onlarla mücadele ediyorum. Bir sorunu çözüp aşmadan durmam, dinlenmem, yemem ve içmem, böyle bir mücadele gücüyüm. Siz ise sorunlarla birlikte yaşıyorsunuz, böyle bir yaşama da güzel diyorsunuz” dedi. Önderlik gerçeği böyle bir mücadele gerçeğidir. Demek ki öyle olmayan değiştiremez, dönüştüremez, devrimci olamaz, pratikte başaramaz, doğruyu göremez, güzeli göremez, onları geliştiremez, insanları doğru eğitemez, etkileyemez, örgütleyip mücadeleye ve eyleme sevk edemez. Bütün bunların olabilmesi için kendisinin bir defa sorunlarla mücadele eder, onları aşar bilir olması lazım. Tartıştığımız konular bizden bağımsız değildir. Ne bizim dışımızda görmeliyiz ne de sadece biz olarak görmeli ve kendimize indirgemeliyiz. Birlikte aşmayı, ortak aşmanın yol ve yöntemlerini bulacağız. Başarıya götüren yaklaşım da kesinlikle böyle olur.

DEMOKRATİK MODERNİTE BİR ÇÖZÜM ALTERNATİFİDİR

Demokratik moderniteye bir çözüm alternatifi diyorsak demokratik uygarlığın çizgisini o zaman doğru anlayacağız, onun içerisinde günümüzün uygulanması olarak demokratik moderniteyi zihniyet olarak, teori olarak, ideolojik-politik çizgi olarak, strateji, taktik, tarz olarak doğru anlayacağız. Demokratik uygarlık ve demokratik modernite bütün bunları içeriyor. Tekelci uygarlığın ve kapitalist modernitenin alternatifi oluyor. Alternatif sistemi Önderlik böylelikle ortaya çıkartmış bulunuyor. Önderlik reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte çeşitli arayışlara giren sosyal bilimcileri de esas olarak burada eleştirdi. Önderlik “tek yanlı kalmışlar, tek boyutta derinleşmişler, önemli sonuçlar ortaya çıkarmışlar ama tek yanlılıkları eleştiri konusudur, çok yönlü olmalıydılar” dedi. Birçok sosyal bilimciyi böylelikle eleştiriyor. İkincisi, “bütünlüklü bir alternatif sistemi ortaya çıkartamamışlar” dedi. Önder Apo’nun onları aşan, onlara katkı sunan yanı nedir? Bir, tek yanlı değil, bütünlüklü bakmasıdır. İki, alternatif ortaya koymasıdır. Alternatif de demokratik uygarlık sistemidir. Bunlar tekelci uygarlığın sistemini ve kapitalist modernite çizgisinin alternatifleridirler. Böylece onların aşılabileceğini, alternatiflerinin gelişebileceğini, onların dışında bir insan ve toplum yaşamının var olabileceğini Önder Apo düşünce olarak kanıtlamış bulunuyor. Bunun da ilkelerini, ölçülerini ortaya koymuş bulunuyor. Gerisi bunları anlamak ve uygulamaktır.

Diğer sosyal bilimcilerin Önder Apo’ya dönük ilgileri de buradan ileri geliyor. Hiçbirisi reddetmiyor, şimdiye kadar Önderliğin eleştirilerine tepki duyan, Önderlik yaklaşımlarını somut olarak eleştiren bir düşünceyle karşılaşmadık, tam tersine hepsi büyük bir ilgi duydular, önemle benimsediler, Önderliği sahiplendiler, bu temelde araştırıyorlar. İmralı sistemine karşı Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü için dünyada yürütülen mücadeleye öncülük ediyorlar. Önder Apo için “o bir sosyal bilimcidir, insanlığın ona ihtiyacı var, özgürce tartışabilecek bir imkana, ortama sahip olmalıdır” dediler. Önderliğin savunmalarına ilişkin yazılar, makaleler yazdılar. Hepsi sentezleyici güç olarak Önderlik gerçeğini görüyor ve sahipleniyorlar.

DÜŞMAN ZİHNİYETİNİN ETKİLERİNİ TAŞIYAN TUTUMLARA DÖNÜK ŞİDDETLE ELEŞTİRİ YAPABİLMELİYİZ

Sonuç olarak şunlar belirtilebilir: Zihniyet inşasının, düşünce gücünün önemi üzerinde durmalıyız, çabamızı buraya yöneltmeliyiz. Zihniyet kırımına dönük her zaman sert eleştiri yapabilmeliyiz. Kültürel soykırımın etkilerini taşıyan, düşman zihniyetinin etkilerini taşıyan yaklaşımlara, tutumlara dönük şiddetle eleştiri yapabilmeliyiz.

Yurtseverlik ölçüleri zihniyetle bağlantılıdır. Özgür ulusal zihniyete dayanmayan yurtseverlik ölçüleri saptırılmış ölçülerdir. Onların yurtseverlikle bir alakası yoktur. Önderlik yurtseverlik ölçülerini yükseltti, toplumu bu kadar birleştirdi ve mücadeleye sevk etti. Bunların hepsi doğru bir zihniyet oluşturmakla, düşünce gücü geliştirmekle gerçekleşiyor. Buna da ‘duruş’ diyoruz. Duruşun esasında zihniyet olgusu yatıyor. Doğru duruş ne demektir? Tutum neyle oluyor? Zihniyetle oluyor. Yoksa başka bir şeyi ifade etmiyor. O bakımdan da zihniyet mücadelesi önemlidir. Zihniyet devrimini her şeyin başına koymak, kişilik devrimini bu temelde ele almak, soykırıma karşı devrimci mücadeleyi zihniyet devrimine dayandırmak, bütün partileşme, halklaşma, gerillalaşma süreçlerinin hepsini zihniyet devrimi temelinde geliştirmek esastır. Böyle olursak Önderliği doğru anlar, Önderliğe doğru katılır başarılı oluruz.

Bu konuda da sadece bazı şeyleri kabul eden değil, önceliklerimizi, çabamızı, yaklaşımlarımızı, anlayışlarımızı, doğrularımızı değiştirebilmeliyiz. Buna inanarak var olan ölçülerimizi, önceliklerimizi, davranışlarımızı, tarzımızı değiştirmeliyiz. Böyle olursa zihniyet devriminden söz edilebilir. Böyle olmazsa sadece bazı doğrular tartışılır ama tartışıldığı yerde kalır, somuta dönüşmez, pratikleşmez. Kişilikte temsil edilir hale gelmez. Oysa gerekli olan kişilikte temsil edilir hale gelmesidir. Yani kişilik devrimine dönüşmesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz