Zorbalık ve Yalana Dayalı Düzene Karşı Özgürlük ve Adalete Dayanan Düzenin Direnişi

0
50

“Hukuk ve etik konusundaki kitapları açıyorum; profesör ve hukukçuları dinliyorum ve zihnim tavlayıcı öğretileriyle dolu olarak, medeni düzenin kurmuş olduğu barış ve adalete hayranlık duyuyorum; siyasal kurumlarımızın bilgeliğini kutsuyorum ve yurttaş olmanın bilinciyle, ben aslında bir insanım diye ağlamayı kesiyorum. Ödevlerim ve mutluluğum konusunda dersimi iyice almış biri olarak kitabı kapatıyor, derslikten çıkıyor ve etrafıma şöyle bir bakıyorum. Demirden boyunduruklar altında inleyen lanetlenmiş halkları görüyorum. Bir avuç zalimin elinde unufak edilmiş insan- lığı görüyorum. Zenginler kurbanlarının kanını ve gözyaşlarını rahatça içerken, ızdırap ve yokluktan mah- volmuş, açlıktan kırılan ayak takımını görüyorum. Her tarafta güçlülerin, yasanın dehşetli kudretiyle zayıflara karşı silahlanmış olduğunu görüyorum.“ JJ. ROUSSEAU

Doğa, insan ve toplum gerçekliği‚ sistemsel bir şiddete, kıyıma ve saldırıya karşı, varlık ve yokluk mücadelesini vermektedir.

Yaşam-ölüm, var olma-yok olma vb ikilemler arasında şekillenen bir insanlık tarihiyle karşı karşıyayız. Doğanın bu ikilemler arasında yaşanan çelişki ve çatışmalar içerisinde kendisine yol açtığını, tüm canlı ve cansız varlıkların oluşturduğu denklem arayışları içerisinde‚ kendini yenileyerek oluşturduğunu görebiliyoruz. Doğanın düşünsel ve hissel yolculuğunun son halkası olan insan ve toplum gerçekliğinde de bu ikilemlerin yeri, yine bu ikilemler arasındaki dengenin önemi 21. yy’la birlikte daha çok sorgulanıyor. Nereden geliyoruz,kimiz, nereye gidiyoruz sorularıyla birlikte, yaşam nedir, varlık ve yokluk nedir sorgulamaları da derinleşiyor.

Bu sorgulamaların bu denli derinleşmesi ve yoğunlaşması, insan ve toplum gerçekliğinin karşı karşıya kaldığı büyük tehlikeyle bağlantılıdır. İnsan ve toplum, bağrından çıktığı, kendini var ettiği doğa ile birlikte bir var olma ya da yok olma sorunuyla boğuşmaktadır. İnsanın doğa içerisinde varoluşunu anlamlı ve değerli kılan‚ toplumsallık günümüzde bu sistemsel şiddetin hedefi konumundadır. 1. doğanın devamı olan 2.doğaya karşı yürütülen bu şiddet karşısında insanlık da‚ kendini koruma, varlığını savunma sancılarını ve arayışlarını yaşıyor. Doğada var olan‚ her canlının yaşama mücadelesi doğal bir süreç iken, günümüz açısından bu doğal süreç, insan toplumsallığı içerisinde doğal olmayan bir müdahaleye uğramıştır. Doğal toplum aşamasında insan kendi varlığını, ölüm etkisi karşısında yaşam tepkisiyle sürdürmeye çalışırken, bunu doğa yasaları içerisinde yürütmüştür. İktidar-şiddet üretimi olmadan, doğa yasaları içerisinde kalarak, yine doğanın yaşam uyumunu bozmadan verilen bir yaşam mücadelesi insanı insan yapan bir gerçekliği ifade etmiştir.

Doğa-insan-toplum zincirinin koptuğu halka olan iktidarlı-sınıflı ayrışım, tarih açısından bir sapma olmuştur. İktidarın doğal toplum içerisinde merkezileşmesi, toplumsallığa yabancılaşması, bir yerde biriktirilmesi, gücün tekleşmesi yaşam-ölüm ve var olma-yok olma mücadelesinin de niteliğini, amacını, araçlarını farklılaştırmıştır. Kadının köleleştirilmesi, ilk sınıf olarak kapatılması, toplumun kendini var etme- sürdürme-yaşatma gücünün yitirilmesini beraberinde getirmiştir. Kadın, toplumun ölüm-yok olma etkisi karşısında yaşam-var olma tepkisinin kimliğidir. Toplum,Doğa, insan ve toplum gerçekliği, sistemsel bir şiddete, kıyıma ve saldırıya karşı, varlık ve yokluk mücadelesini vermektedir.

Insan, kadının toplumsallık gücüyle varlığını sürdürmüş, korumuş ve kendini geliştirmiştir.  kadın, ilk toplumsallığı kendi yaşam kültürü etrafında örerek doğadaki çetin ve acımasız zorlukları karşısında bir öz-savunma kaynağı olmuştur. Bu toplumsallıkta ezen-ezilen çelişki ve çatışması yoktur.

“İlkel toplumlarda ayrı bir iktidar organı yoktur, çünkü iktidar toplumdan ayrılmamıştır, çünkü bir birlik bütünlük olarak, bölünmemiş varlığını korumak, bağrında efendiler ve uyruklar, şef ve kabile arasında eşitsizliğin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla iktidarı elinde tutan toplumdur.” (CLASTRES, P, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, 1992, Ayrıntı Yay, s. 109)

Doğa-insan-toplum dengesinin bozulması ardından, var olma-yok olma ikilemi, ezen-ezilen ikilemi ile doğal olmayan bir süreci başlatmıştır. İnsan, artık doğa yasalarının dengesini bozmadan varlığını koruma mücadelesi yerine, toplumsallığın karşısına çıkan iktidarsal güçlerin hırsızlama-şiddet ve yok etme saldırısı halinde egemenlere karşı bir mücadeleyi sürdürmekle karşı karşıyadır. Bu aşama ile birlikte egemenlerin şiddeti ile buna karşı ezilenlerin karşı-şiddeti vardır. Bu süreç artık, hegemonik normların ve kültür öğelerinin iktidarcı-savaşçı zihniyet ve yapı tarafından belirlendiği bir süreci ifade etmektedir. Bu süreçten itibaren yeni bir ikilem olarak çatallaşan şiddet ve karşı-şiddet olgularını doğru temelde değerlendirmek önemlidir. Ezilenlerin karşı- şiddetini egemenlerin normları dışında kavramak gerekmektedir. Ezilenlerin egemenlerin şiddetine karşı artık geliştirdikleri karşı-şiddeti, ezilenlerin egemenlerin hegemonik normlarıyla ve kültür öğeleriyle birleşmemelerine, kendilerini bunların dışında tutarak, varlık ve özgürlüklerini, doğal yaşam yasalarıyla yaşama tercihlerine bağlı olarak değerlendirmek en doğru ele alış tarzı olacaktır.

İktidarlı-egemenlikli ilişki ve sistemler, şiddet üreterek, yok ederek kendini oluşturan ve kurumsallaştıran bir yapılardır. Bu sistem, şiddet üreterek kendini var etmeye çalışır. Günümüz ‘modernitesi’ içinde bu şiddet kurumlaşmasını en somut olarak zihinlerde görebilmekte, zirvesini de aileden itibaren ‘devlet’li sistemlerde görmekteyiz. Kadın üzerinde inşa edilen  erkek egemenliği, zihniyetlere dönük şiddetiyle kendini topluma düşmanlık temelinde devlet olarak inşa etmiş, varlığını sürdürmenin saldırı organları olarak da günümüzün ‘ordu-polis vb’ kurumlaşmalarını geliştirmişlerdir. Toplum her an terörize edilerek kontrol altında tutulmaktadır. Düşünceler, duygular, davranışlar, güdüler vb terörize edilerek, sorunlu halde tutulmaktadır. İnsanın kendisiyle, yaşadığı doğayla ve toplumla uyumu, ortaklaşması, paylaşımı, üretimi, kısaca yaşaması için gereken savunma kaynakları elinden teker teker alın- maktadır. Kadın, erkek, toplum, doğa adeta savunmasız

bırakılmaktadır.

Bu aşamada karşımıza, birey ve toplum gerçekliğinde özsavunma olgusu çıkar. Özsavunma; doğada karşılıklı etkileşim dengesi içinde varlığını sürdürmek isteyen maddenin gösterdiği tepki ve direnç olmaktadır. Bir toplum doğaya ve doğa yasalarına bağlı gelişir-değişir. İktidarlı-egemenlikli hegemonik sistemin böylesi bir topluma yöneliminde en büyük şiddet ve saldırı noktaları; toplumun maddi ve manevi özü, yine toplumsal varlık değerleridir. Bu saldırılar etki, yani ölüm- yok etme-ezme-eritme-asimile etme vb yönelimiyken, buna karşı toplumun tepkisi de kendini-varlığını savunma biçimindedir. Etki ne kadar yoğun, şiddetli ve ağırsa, tepki de aynı şekilde olacaktır. Etki ve tepki dengesi birbirini koşullamaktadır.

Günümüze dek ezen-ezilen mücadele tarihi boyunca egemenlerin şiddeti ile ezilenlerin bunun karşısındaki karşı-şiddet duruşu hep sorgulanmıştır. İktidarcı-egemenlikçi sistemin zirvesel örgütlülüğü olan devletlerin her türlü şiddeti hep meşru gösterilmeye çalışılırken, kadının, halkların, kısaca ezilenlerin direnişleri bunun dışında tutulmaya çalışılmıştır. Günümüz modernitesinin işlediği temel ‘hak’ olgusu ‘egemen ve güçlü olan yönetendir’ anlayışıdır. Egemen ve güçlü olmanın temel aracı da şiddet olmaktadır. Devlet-şiddet ilişkilerine baktığımızda bu aracı devlet hem üretmekte, hem de yaymaktadır. Salt bir araç olmaktan da çıkararak bir kültür olarak zihinlere, tüm toplumsal ilişkilere yerleştirmeyi, ‘şiddete’ dayalı ilişkileri ‘doğal’laştırmayı esas alsalar da, Naom Chomsky’nin ‘Rıza Üretimi’ adlı kitabında da belirtildiği gibi; ‘bütün devletler, şiddet üreten ve şiddet kullanan kurumlardır.’

Baskı ve şiddete dayalı sistemin, devletlerin ve iktidarların kendilerini meşru kabul ettirmeleri çok önemlidir. Devletler de, iktidarlar da yönetecekleri bir topluma-sosyal yapıya ihtiyaç duymaktadırlar. Egemenlerin her türlü ahlak dışı uygulamalarının meşru kılınması zor yoluyla olduğu gibi, yasa-hukuk vb yollarla da sağlanılmaya çalışılır. Egemenlerin “medeni ideolojisi” şiddet sorununu her şeyden önce meşruluk sınırları dâhilinde tartışmaya açar; ona göre ‘medeniyetin’ yani düzenin sahibi kendisidir; yasa koyucusu da koruyucusu da kendisidir; dolayısıyla bunun için uyguladığı her türlü şiddet vb de meşrudur. Bu zihniyet her dönem, devlet ve toplum arasındaki ilişkinin ve dengenin bozulmasına, devletli-iktidarlı yapının toplum üzerindeki baskı ve zor uygulamalarının artmasına neden olmuştur. Bunun karşısında toplumların ve tüm ezilenlerin, kendi varlıklarını ve yaşamlarını korumak amacıyla devreye koydukları meşru savunma, demokratik bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır.

Devlet-toplum ilişkilerinin düzeni açısından meşru savunma (haklı savunma), sadece toplumun devlet şiddeti ve saldırısı karşısında kendini korumasını değil; bu saldırıyı durdurmak ve etkisizleştirmek amacıyla orantılı güç ile bir karşı-saldırı hakkını da kapsamaktadır. Buna ‘baskıya karşı direnme hakkı’ da denilir. Direnme, Freeman’a göre ‘zorlamanın karşısındaki savunma hakkıdır.’

Günümüzde Devlet-toplum ilişkilerini düzenleyen hukuk ve yasaların işletilmesi kadar, bu hukuk ve yasaların devlet-toplum dengesini koruması, bu dengenin bozulması halinde de devreye girerek hakları tanımlanması yoğun bir tartışma konusu durumundadır. İnsanlık tarihi, devlet-toplum dengesini belirleyen sözleşmelerin, anayasaların iktidar gücü olan devletlerce bozulması örneklerine sahne olduğu kadar, buna karşı halkların-ezilen kesimlerin meşru direnişlerine de tanıklık etmiştir. Günümüzde halen de tanıklık etmeye devam etmektedir.

Devlet, iktidar gücünün toplumlar, halklar karşısındaki egemenliğini koruma istemini yasal çerçeve içinde ifade etse de, her zaman meşru olması söz konusu değildir. Farklı tarihsel aşamalarda devletin egemenliğini sürdürme pratiklerinin meşruluk kadar yasal ve hukuk- sal ihlalleri de olmuştur. Buna karşı toplumun ve devlet dışındaki kesimlerin, kısaca demokrasilerin de kendi varlığını ve yaşamını korumak amaçlı çıkışları, isyanları, tepkileri yaşanmıştır. Siyasal iktidarların egemenliklerini kullanım biçimi ve yapısı, demokrasiyle denge içinde sürdürülürken, iktidarın doğası gereği zor ve şiddeti de bu egemenliğin temeline oturtmuştur. Bu araçları devreye koyan siyasal iktidarlara karşı direnme hakkı da doğal bir hak olarak toplumsal yasalarda yerini almaktadır. Bir siyasal iktidar, egemenliğini kurduğu toplumla ilişkilerinde yazılı yasalarda veya hukuksal olarak bu hakkı tanımlarken, tanımlamayanlar da vardır. Bu noktada demokrasi güçleri açısından egemenliğin baskı- zoru ve şiddeti karşısında kendisini savunması için yazılı yasa beklememesi gerekir. Demokrasiler, devletle oluşturduğu sözleşme (anayasa-hukuk) içinde karşılıklı ilkeleri belirlerken bu hakkını tanımlamak varsa ilişki dengesi egemenden yana kaydığında da bu hakkını kul- lanmak yoksa da anayasa ve hukukta yazılı hak olarak belirlenmesini sağlamak için de meşru savunma-direnmeyi sergiler.

Devletli-iktidarlı yapılarda, bir siyasal sistem iki şekilde hukukun dışında kalır. İlki iktidarın hukuk dışı bir biçimde ele geçirilmesi; ikincisi de yasal olarak iktidarı ele geçiren ancak süreç içinde hukukun, insan hak ve özgürlüklerinin dışına çıkılması durumundadır. Baskı ve zulüm haline gelen hukuksuzluk, direnme hakkını doğurur. Hukuk açısından yasaların belirlenmesi kadar bu hukukun toplumlar-demokrasiler tarafından kabul edilebilir olması, hukukun toplumlar üstü olmamasına, devleti baskın güç haline getirmemesine, adalet, ahlak ve özgürlük ilke ve ölçülerine uygunluğuna bağlıdır. Hukuk, devlet ve demokrasinin ilişkilerini, yine farklılıklarıyla birlikte her iki olgunun yaşam alanlarını tarif eder.

Bir devletin hukuk dışı olup olmadığına ilişkin çeşitli tarifler yapılmıştır. Hukuk devleti “hukuku olan devlet” ya da “devletin koyduğu hukuk” değil, “hukukun egemen olduğu”, “hukuka dayalı bir devlettir.” Bu tariflerde hukukun üstünlüğü kavramının kesinlikle kanunların üstünlüğü olarak anlaşılmaması gerektiği belirlenir. Yine ‘devlet organlarının hukukla bağlı olması, bireylerin hukuki güvenlik içinde olması, birey hak ve hürriyetlerinin tanınması ve korunmasının hukuk devletinin gerekleri’ olduğu belirtilir. Bir diğer belirleme ise şudur: ‘Devletin dayandığı hukuk, bireysel hak ve özgürlükleri gözetmeyip farklı kimlikleri, kültürleri ve söylemleri bastırmaya kalkışırsa ortada hukuk devleti kalmaz. Hukuk devleti anlayışında, bir ülkede yerleşmiş hukuk düzenine yalnız bireylerin değil, yönetimin de uymasını gerektiren bir ilke vardır. Hukuk devleti ilkesinin bir anlam kazanabilmesi için ülkede egemen olan hukukun yönetilenlere ve devlete karşı da hukuk güvenliği sağlaması gerekir

Bu temelde bakıldığında ortaklaşılan bakış açısı şudur: Birey ve toplumu karşısına alan, hizmet etme yerine birey ve toplumun üstünde egemenlik kuran ve yöneten, güç kaynaklarını da birey-toplum için değil de, kendi egemenliği için kullanan devlet meşruiyetini kaybetmiştir. Burada ‘meşruluğun kaybedilmesi’ salt pozitif hukuk normlarına uygunluk olarak da algılanmamalıdır. Yani ‘yasal olma’ Ancak öyle yasalar da vardır ki, insan hak ve özgürlüklerine ters ve karşıt olabilmektedir. Türkiye’deki 12 Eylül anayasa gerçekliği gibi…

Meşruluğun, yürürlükteki hukuk kurallarının toplumsal yasalarla uygun olması karşımıza çıkar. Toplumsallığı, dayanışmayı, birey-toplum barışını sağlayan sosyal hukuk kurallarıyla da uyum meşrulukta önemlidir. Hukukun birey ve toplumla uyumunda bir diğer ölçü de özgürlük olarak tanımlanmıştır. ‘Hukuk düzenleri amaç değil araçtır. Amaç, toplum ve insanın mutluluğudur. Sömürü, baskı ve köleliğin var olduğu düzenlerde, insanın amacı olan mutluluk gerçekleşmez. Mutlu yaşamın en önemli unsuru ise özgürlüktür. Öz- gürlük, insanın özünden gelişen bir kavram ve olgu olup varoluşunun ana koşuludur. Hukuk düzenlerinin meşruluk ölçütü özgürlüktür. Özgürlüğü sağlayamayan hukuk düzenleri meşruluklarını yitirirler.‘

Meşru savunma, iktidara direnme, nerede, hangi biçimlerde ve hangi noktada devreye girmelidir?

Geçmişten beri her siyasal yapı ve toplum içinde bu tartışılmıştır. Düşünürler bunu tarif etmeye çalışmışlardır: örneğin 16. yüzyıl siyasal düşünürlerinden Calven’e göre; iktidar, tanrısal iradenin belirlediği sınırları aşıp dine karşı çıktığında itaat edilmemesi gereken bir kurum haline gelir. 17. yüzyıl siyasal düşünürlerinden John Locke, meşru ve gayrı meşru iktidar sorununda iki ölçü belirtir: İktidarın gaspedilmesi ve zorbalık. Yakın Çağ siyasal düşünürlerinden Benjamin Cons- tant’a göre, “Kendi sınırlarını aşan iktidar gayrı meşrudur. İktidarların sınırı ise, kişinin özel ve bağımsız alanının sınırıdır. Kişi özgürlüğü ve güvenliği, vicdan, düşünce ve inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı iktidarın sınırını oluşturur. Hiçbir iktidar meşruiyetini kaybetmeden bu kutsal hakları ihlal edemez. Bu özgürlükleri ihlal eden iktidarın kökünde halk iradesi varsa o da gayrı meşru sayılır.”

Siyasal düşünürler‚ devlet’in mutlak iyi ve mutlak adil olmadığını belirtirler. Devletin, adaletsiz, haksız, olumsuz karar ve uygulamalarının olmasının, ‘egemenlik kurumu‘ olması nedeniyle kaçınılmaz olduğunu söylerler. Bu açıdan meşru savunma hakkı, direnme hakkı da toplumlar (demokrasiler) açısından vazgeçilmez ve kaçınılmazdır. Lord Acton, bütün iktidarların suistimale yatkın olduğunu, mutlak iktidarların ise suistimalsiz yapamayacağını söyler.

Bu gerçekliğe karşı direnme hakkının kullanımı Orta Çağ Avrupa’sında yaygındır. Bu çağdaki zalimlere ve zalimliklere karşı bir direniş olarak tarif edilir. Hıristiyan felsefesi içinde bu konu işlenmiştir. Aquinaslı Thomas, halkın, iktidarı zorbalıkla ele geçiren veya meşru yoldan iktidara gelse de zulüm yoluna sapan hükümdarlara karşı ayaklanmayı veya onu devirmeyi bir ‘hak’ olarak tarif eder. Direnme hakkının pozitif hukuktaki ilk örneklerinden biri 1215 yılında İngiltere kralı John ile 25 Lordun imzaladığı Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Beratı)‘dur. Kralın bu belgeyi ihlal etmesi du- rumunda Lordların krala karşı isyan etme hakkı oldu- ğunu tarif etmektedir. Yakın Çağ’ın meşru savunma ve direnme hakkı kazanımlarına bir örnek de Amerika Birleşik Devletleri tarihinden verilebilir: 12 Haziran 1776 tarihli Virginia Haklar Bildirgesi’nde şunlar belirtilir: Tüm insanlar doğuştan eşit, özgür ve bağımsızdır. Yaşama, özgürlük, mülk edinme, mutluluk ve güvenlik haklarını içeren bu haklar hiçbir zaman devredilmez ve vazgeçilmez haklardır. (mad. 1) Dolayısıyla siyasal iktidarın halkın bu yararları dışına çıkması, bu görevini yerine getirmemesi karşısında bu iktidarın halk tarafından değiştirilmesi de bir görev olarak tarif edilir. XVIII. yüz- yılda da direnme hakkı, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde “yönetenler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal, devredilmez haklarını sağlamak içindir; halk bu amaçtan sapan yönetimi değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir” şeklinde yer alır. 1789 Fransız Devriminde, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde de, “Her siyasal kuruluşun amacı insanın zamanaşımına uğramayan doğal haklarının korunmasıdır. Bu doğal haklar, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkıdır” denilmektedir. (mad. 2) 1793 yılında açıklanan Haklar Bildirisinin 35. Maddesinde; “Hükümet halkın haklarını çiğnediği zaman isyan etmek, halk için ve halkın her kesimi için hakların en kutsalı ve ödevlerin en gereklisidir” derken, 34. maddesine göre ise; “Toplumun tek bir üyesine zulüm yapıldığı zaman, bütün topluma zulüm yapılmış demektir. Topluma zulüm yapıldığı zaman da onun her üyesine zulüm yapılmış demektir”denilir. İslam hukukunda da, zulme-baskı iktidarına karşı başkaldırma tarif edilmiştir. Allah’ın hukuku dışına çıkana itaat edilmemesi gerektiği belirtilir. Yine‚ halifenin adaleti kaybetmesi, azli için bir sebeptir. İslam hukuku, devlet başkanı, acizliği, haddini aşması, adalete aykırı davranması, hukuk devleti sınırlarını zedelemesi gibi hallerde azledilir. Buna doktrinde “huruc ale’l-imam”, “huruc ale’s-sul- tan” veya “hal” denir. Adalete aykırı fiillerde bulunan imama karşı direnmek şarttır‘ Bugün, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde bireysel ve kolektif hakların, yine yaşam hakkının tarifi yapılırken; “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan hakları hukuk rejimi ile korunmalıdır” denilmektedir.

Kuşkusuz direnme hakkını kullanan toplum-halk, meşru savunma halindedir. Meşru savunma halinin pratikteki biçimleri arasında sivil itaatsizlikten silahlı ayaklanmalara kadar birçok boyut vardır. Jürgen Habermas, sivil itaasizlik eylem biçimini, çağdaş demokratik hukuk devleti düzenlerinin sürekli karşılaştığı toplumsal bir olgu olarak ele alır. John Rawls “Sivil İtaatsizliğin Tanımı ve Haklılığı”, Sivil İtaatsizlik, adlı çalışmasında sivil itaatsizliği,“yönetim siyasetinin ya da yasaların değişmesini isteyen, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan, yasa dışı bir eylem” olarak tarif eder. Sivil itaatsizlikte yasadışılık vardır, kamuoyuna açık bir eylem biçimidir. Hedefi bellidir, eylemcileri de politik ve hukuki sorumluluğu üstlenmelidirler. Şiddetten arınmışlıkla birlikte evrensel hukuk ve toplumsal ahlak açısından yarattığı motivasyon ve güç nedeniyle etkili bir eylem olmaktadır.

Aktif direnme ise baskı ve zor rejimlerinin hukuk dışılıkları ve hak ve özgürlükler karşıtı uygulamalarının sistemli olarak artması karşısında devreye girer. Egemenlikli sistemin kullandığı şiddet karşısında, gasp edilen yaşam hak ve özgürlüklerin geri alınması için ezilenlerin karşı-şiddetidir. Güç kullanımına dayanır. Bu açıdan güçlerin çatışması vardır. Devletin zor gücü, ordudur. Bu açıdan ezilenlerin aktif savunmaları bu güç karşısında kuvvet kullanır.

İktidar güçleri karşısında toplumların sergilediği direnme hakkına ilişkin M. Foucault’un da tariflerine yer vermek gerekmektedir. Foucault iktidar ilişkilerini incelerken direniş biçimlerini de ele alır. Ona göre‚ iktidar ilişkileri hem amaçsaldır, hem de öznel değildirler. Amaç ve hedef olmaksızın işletilen iktidar yoktur, iktidarın akılsallığını niteleyen taktiklerdir. Nerde iktidar varsa orada direnme vardır. Foucault direnme noktalarının iktidar ağının her yerinde bulunduğunu ve kendiliğinden sert, yalnız, planlı, saldırgan, şiddetli ya da tavizkar, katılımcı ve kendini feda edici olabileceklerini belirtir. Yine direniş biçimlerinin mücadelelerinin bir iktidar kurumuna, gruba, elit kesime ya da sınıfa saldırmaktan çok, bir iktidara ve iktidar biçimine saldırmak olduğunu söyler. 3 mücadele tipinden bahseder: ya tahakküm biçimlerine karşı, ya bireyleri ürettiklerinden ayıran sömürü biçimlerine karşı, ya da bireyleri başkalarına bağımlı kılan duruma karşı.

Meşru savunma, kutsal ve temel bir hak sayılan yaşama hakkının ihlali karşısında devreye girer. Birey ve toplumların, iktidar ve devlet gücü ve şiddeti karşısında varolma duruşu olmaktadır. Meşru savunmada şiddet üretmek ve uygulamak bir amaç değildir. Meşru savunma mücadelelerinin felsefesinde insanın yaşam hakkı üzerinde bir şekillenme vardır. Meşru savunmanın silahlı direniş halini almasının koşulu da, yaşamak için hiçbir seçeneğin egemenlerce bırakılmaması koşuluna dayanır. Sonuçta meşru savunma bir seçenek değil bir zorunluluk olarak devreye girdiğinde anlamını bulur.

Devlet-demokrasi ilişkileri açısından meşru-öz savunmanın, biçim ve amaçları bakımından devreye girme aşamaları için şunlar belirtilebilir: Toplumun temel yaşam hakkının sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, hukuki ve askeri boyutlarda topyekün gasp edil- mesi, ortadan kaldırılması süreçlerinde, topyekün direnmek, saldırı odaklarını etkisizleştirmek için sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, hukuki, askeri çalışmalar yapmak. Zor ve şiddet araçlarının devreye konularak, farklı yöntemlerle imha amacının güdülmesi karşısında, özsavunma amaçlı askeri örgütlenme aracılığıyla karşı tarafı etkisizleştirmek, aktif direnişe ve savunmaya geçmek. Saldırı durumunun kırılması halinde ve pasif savunma haline geçiş durumunda meşru savunmanın pasif savunmaya geçmesi ve her alanda toplumsal yaşam hakkının kullanımı için gereken demokratik siyaset ve toplumsallaşma koşullarını oluşturmak. Toplumun siyasal, siyasal, kültürel, hukuki, ekonomik vb ihtiyaçlarının ahlaki temellerde kurumlaştırılması, toplumsal güçlerce güvenceye alınması ile birlikte meşru savunma güçlerinin askeri boyutuna son vermek.

Demokrasi mücadelelerinde meşru savunma hakkının kullanımı açısından amaçlar çok önemlidir. Demokrasilerin, ezilenlerin egemenlikçi-iktidarcı sistemlerden farkını ortaya koyması gereken yanlarından biri de bu amaçlar kısmıdır. Demokrasi güçlerinin toplumsal yaşam sistemi, egemenlikçi, sınıflı, kısaca ezen-ezilene ilişkisine dayanmayan bir modeldir. Amaç, varlığını, kimliğini devletli sistem karşısında korumak, asimile olmamak, erimemektir. Devlet ve toplum birbirlerinden farklıdırlar. Birlikte yaşam hukukunun ihlali halinde, yani devlet zorunun topluma müdahalesinin, taciz ve tecavüzlerinin sistemli bir şiddetle sürmesine karşı özsavunma ahlakı ile direnmenin, meşru savunma felsefesinin özünü oluşturur. Demokrasinin meşru savunma mücadelesinde amacı devletli sistemi kendi içinde kurmak değildir, olmamalıdır. Devlet sistemi, toplumsallığa yabancı bir sistemdir. Ona karşıt temelde oluşmuştur. Onun sömürüsü üzerinden var olan bir yapıdır. Yine topluma saldırı halinde olan devletli-iktidarcı sistemdir. Bu açıdan meşru savunma toplumun yaşam- sal değerlere karşı süren haksız yönelimlere karşı bir var olma, varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama aracıdır.

Meşru savunmada zoru kullanma hakkı, toplumsal varlığın maddi ve manevi kaynaklarına saldırı olduğunda, özgür gelişim ve dönüşüm anlarında (buna devrimci doğuş süreçleri deniliyor), bu süreçleri engellemek isteyen zor güçlerine karşı ortaya çıktığı için meşru, zo- runlu, yerinde bir haktır. Ancak bu koşulların ve amaçların dışına çıkmış bir meşru savunma egemenlerin zor karakterine kayacak, benzeşecek, yozlaşacak, hedefinden sapacaktır. Bu açıdan meşru savunmanın doğru amaç ve ilkeler temelinde, doğru zaman ve aşamalarda kullanımı kadar, gereken an ve süreçlerde kullanılmaması da aynı sonuçlara yol açacaktır.

Günümüz kapitalist sistem gerçekliğinde şiddet- savaş‚ ‘herkesi herkesin kurdu haline getirme’ anlayışıyla sürdürülmektedir. Ister Doğu, ister Batı, ister Kuzey, ister Güney olsun, dünya yüzünde doğa-insan ve toplum açısından büyük bir güvenlik sorunu bulunmaktadır. ABD, AB gibi ülkeler bu sorunu uyguladıkları şiddetle yaratırken, ‘güvenlik sorunu var, terör sorunu var’ diyerek insan hak ve özgürlüklerini askıya alma kavgasını toplumlarla yürütmektedir. Buradaki‚ ‘güvenlik sorunu’ toplumsal güvenlik sorunu değil, egemenlerin kendi çıkarlarına dair güvenlik sorunudur. Bu sistemin yol açtığı doğa tahribatı, toplumsal bunalımlar; toplumsal cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik, bilimcilik temelinde yaşanılan yaşam katliamları, toplumun çevre, sağlık, beslenme, üretim-tüketim, eğitim, ekonomi,hukuk sorunlarını arttırmıştır. Tarih boyunca ilk defa insanlık ve toplum vazgeçilemez yaşam unsurlarından bu kadar mahrum olma sürecini yaşıyor. Yaşanılan kaos sürecidir ve kapitalizm çözümsüzlüğü derinleştirmektedir. Toplumun tüm maddi ve manevi değerleri, kendini yaşatacağı, güç alacağı alanlar (sanat, bilim-teknik, siyaset vb) sistemce işgal edilmiştir. Toplumu ve insanı ayakta tutan toplumsal dayanışma çözülmeye uğratılmıştır. Aşırı iktidar tekelleşmesi, bunun da globalleşmesi yaşamın en büyük tehdidi durumuna gelmiştir. Toplumsal dayanışmanın parçalanması, devlet-birey şiddetinin artmasına neden olmaktadır. Hukuk devletinin en kabul edilebilir eşitlik normları bile uygulanmamakta, devlet iktidarlarınca gözükaraca geriye itilmektedir. Uluslararası insan hak ve özgürlüklerine duyarlı kurum, kuruluşlar, egemen devletlerin ve kapitalist sistem tekellerinin amaçlarına dokunma korkusunu yaşamaktadırlar. Devletçi-iktidarcı sistem karşısında, demokrasi güçlerini, toplumları, kadınları, çocukları, etnik kültürleri, halkları savunacak mekanizmalar bırakılmamaktadır. Sonuç; kadın kırımı, toplum kırımı, kültür kırımı, halkların kırımıdır, bu kırımın sistemin kültürü olarak süreklileştirilmesidir. Halklara, kadına, toplumlara karşı devrede olan bu sistemin terörü iken, yargılanan bu teröre karşı direnenler, meşru savunma halinde olanlardır.

Katliam kültürünü yaşamlarının her alanında maddi ve manevi olarak yaşayan, hissedenlerin varlıklarını ve özgürlüklerini savunma hakları işte bu süreç ve koşullarda doğmuştur. Açıktır ki, devletçi-iktidarcı sistemin saldırı ve şiddeti ne kadar büyürse, buna karşı meşru savunma gücü de büyüyecektir. Eşitlik kuralları uygulanmadıkça, insan hak ve özgürlüklerine engeller konuldukça, bu hakları savunma hakkı da zorunlu hale gelmektedir. Demokrasilerin kendilerini her boyutta savunma çağındayız. Eylemselleşen demokrasi çağındayız. Eylemi olmayan demokrasi, elleri-ayakları-dili kesilmiş demektir. Halklar tüm yaşam alanlarını korumak için eylem haline geçiyorlar. Kapitalist sistemin pervasız şiddeti ve savaş kültürü karşısında, özgür yaşam hakkının savunulması vazgeçilmez bir düzeye ulaşmıştır. Bu, şiddete karşı yaşamı savunmaktır. Ölüm etkisine karşı, yaşam tepkisini vermektir.

Bu çağın temelinde bireyle birlikte zihniyetten başlayan bir meşru savunma duruşu vardır. Zihniyeti, duyguyu, düşünceyi, sonuçta da pratiği egemenlikçi sistemden korumak en önemli özsavunma başlangıcı olmaktadır. Bu duruşun toplumsallaşması, toplumsal akla dönüşmesi, yani örgütlenmesi de diğer meşru savunma ilkelerindendir. Zihniyette başlayan özsavunma; örgütlü, eylemli, direnişli, süreklidir. Özsavunma eylemleri yapıcı, pozitif eylemler olmakla birlikte, egemenlerin katliam girişimlerine göre de ayaklanma,silahlı direniş olarak da aktif cevaplar verilir. Halkların, demokrasi güçlerinin tüm direniş, meşru savunma hareketlerine, hiçbir güç, hiçbir yasa‚ ‘meşru değildir, yasal değildir, terördür‘ diyemez. Eğer bir anayasada direniş hakkı topluma aittir denilmiyorsa, bu, o anayasanın çoktan meşruiyetini ve geçerliliğini kaybettiğini gösterir.

Bu açıdan iktidarın saldırılarının kırılmasına, tüm hakların meşru ve yasal açıdan güvenceye alınmasına, demokrasinin kendi yaşam alanlarını özgücüyle işletme aşamasına ulaşmasına kadar özsavunma-meşru savunma devrede olacaktır. Devletin, demokrasinin gelişimi ve özgürlüklerin yaşanması önündeki engel konumunu aşmasını sağlamakla beraber, asla devlet sistemini yeniden kurma güçlendirme amacı güdülmemelidir. Ulusal kurtuluş mücadeleleri süreci olan 20. yy boyunca sergilenen direnişler hakların meşru savunmaları olmakla beraber devleti ele geçirme-kurma amacını da güttüler. Devlet sisteminin hedeflenmemesi, demokrasi alanına saldırılara cevap verilerek, egemenleri geriletmek, küçültmek ve iktidarcılığı aşmak meşru savunma ilkeleri arasındadır. Bu açıdan klasik ulusal kurtuluş savaşı esas alınamaz. Devlet amaçlı değil de, demokrasi ve özgürlükler amaçlı olmak en doğrusudur.

Içine girdiğimiz çağ, özgürlüklerin ve demokrasinin, tüm hakların demokratik mücadeleyle kazanılacağı bir çağ olmaktadır. Kadının, halkların, toplumların, kısaca tüm ezilenlerin hak mücadelesi varlıklarını koruma ve özgürlüklerini sağlama amaçlı olmaktadır. Açlık-susuzluk bir noktaya kadar alışılabilir, ama adaletsizliğe, hak- sızlıklara asla alışılamaz. Özgürlük, onurlu yaşam insanın varlık nedenleridir. Bu nedenlere saldırıya cevap vermek, sessiz kalmamak da insan olmanın ölçüsüdür.

Kaynak: Demoktatik Modernite Dergisi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz